Ekim ayının sonlarına geldiğimiz bugünlerde, Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu dengesiz tablo bir kez daha kendini gösteriyor. Enflasyon hâlâ yüksek, faiz oranları zirvedeki yerini koruyor, reel sektör daralıyor, alım gücü her geçen gün biraz daha düşüyor. Tüm bu koşullara bir de küresel ekonomideki gelişmeler eklenince; altın hem psikolojik hem ekonomik anlamda yatırımcının sığındığı bir liman oldu ve rekor üstüne rekor kırdı.
Türkiye’de uzun süredir devam eden yüksek enflasyon, artık sadece bir fiyat istikrarsızlığı göstergesi değil; aynı zamanda toplumun genel refah düzeyini aşağı çeken bir unsur. Hanelerin alım gücü hızla zayıflarken, gelir artışları fiyat artışlarının gerisinde kalıyor. Bu durum, tüketim alışkanlıklarını daraltıyor, tasarruf oranlarını düşürüyor ve nihayetinde ekonominin büyüme potansiyelini törpülüyor.
Eylül ayında yıllık enflasyonun yeniden yükselmesi, fiyat istikrarına yönelik beklentilerin zayıfladığını ortaya koydu. Gıda, konut ve eğitim gibi zorunlu harcama kalemlerinde yaşanan artış, hane halkı bütçesini baskı altına aldı. Artık birçok aile için tasarruf etmek değil, ay sonunu getirebilmek temel öncelik haline gelmiş durumda. Böyle bir ortamda yatırım araçlarına duyulan güven de farklı bir boyut kazandı: Artık kimse kazanç peşinde değil; oldukça zor koşullarda gerçekleştirdiği tasarruflar ile edindiği yatırımının değerini koruma derdinde.
Bu psikolojinin en belirgin yansıması altın piyasasında görülüyor. Eylül ayı itibarıyla yatırımcıya en yüksek reel getiriyi sağlayan külçe altın; yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) ile indirgendiğinde yüzde 9,14, tüketici fiyat endeksi (TÜFE) ile indirgendiğinde ise yüzde 8,39 oranlarıyla Eylül ayının en çok kazandıran yatırım aracı oldu. Yıllık bazda bakıldığında ise tablo çok daha dikkat çekici: Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 36,01, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 29,18 oranlarında reel getiri sağlayarak yine ilk sıradaki yerini aldı. Fakat asıl mesele rakamlar değil; altının bu dönemde kazandırdığı şey “güven duygusu”. Küresel ekonomide belirsizliklerin arttığı, jeopolitik risklerin yükseldiği ve faizlerin zirveye çıktığı bir dönemde yatırımcı, altını yalnızca bir finansal araç olarak değil, kriz dönemlerinde sığınılacak bir değer deposu olarak görüyor.
Merkez Bankası’nın faiz oranlarına yönelik daha temkinli yaklaşımı, enflasyonu dizginlemeye yönelik kararlılığı ortaya koyuyor. Ancak bu politikaların bir bedeli var: krediye erişimin zorlaşması ve maliyetlerin artması, özellikle sanayi sektörünü çok fazla etkiliyor. Artan finansman maliyetleri, yüksek enerji giderleri ve azalan iç talep, üretim ve istihdamda ciddi bir baskı yaratıyor. Birçok işletme, faaliyetlerini sürdürmekte zorlanırken yeni yatırım planlarını da ertelemek zorunda kalıyor. Bu tablo, önümüzdeki dönemde işsizlik oranlarında yukarı yönlü bir risk oluşturuyor. Ekonomideki bu gelişmeler hem hane halkı kararlarını hem de yatırımcı davranışlarını şekillendiriyor. Yüksek mevduat faizleri kısa vadede cazip görünse de enflasyonun üzerindeki kalıcı etkisi sınırlı kalıyor. Sermaye piyasaları ise hem küresel hem yerel belirsizliklerden etkilenerek zayıf performans sergiliyor. Bu durumda yatırımcıların bir kısmı dövizden uzaklaşma kararı almaya çalışırken önemli bir bölümü portföylerinde altın ağırlığını artırıyor. Yani finansal piyasalarda artık bir “reel getiri değil, değer koruma” dönemi yaşanıyor.
Sonuç olarak; Türkiye ekonomisi yüksek enflasyonla mücadele ederken, reel sektör ve hane halkı üzerindeki baskı artıyor. Alım gücü her geçen gün biraz daha azalıyor, gelir artışları fiyat artışlarının gerisinde kalıyor. Zorunlu harcamaların payı büyürken, tasarruf kavramı giderek hayatımızdan siliniyor. Bu tablo kısa vadede “dayanıklılığı” ön plana çıkarıyor. Artık yatırımcı için mesele, “nereden kazanç elde ederim?” değil, “eldekini nasıl korurum?” sorusuna dönüşüyor. İnsanlar kazanç değil, istikrar ve güven arıyor. Ancak unutulmamalı ki, hiçbir değer aracı enflasyonun yarattığı tahribatı kalıcı biçimde telafi edemez. Gerçek kazanç; fiyat istikrarının sağlandığı, üretimin güçlendiği, gelir dağılımının adaletli olduğu bir ekonomik düzenle mümkün olur. Altın parlayabilir, faizler yükselebilir, piyasalar dalgalanabilir ama bir ülkenin gerçek ışığını yeniden yakacak olan şey; istikrar, güven ve üretimdir. Paranın değeri korunabilir, ama asıl korunması gereken insanın emeğidir.
Ekonomik Veri Takvimi
27 Ekim 2025, Pazartesi Türkiye Kapasite Kullanım Oranı
27 Ekim 2025, Pazartesi Türkiye İşsizlik Oranı
27 Ekim 2025, Pazartesi Türkiye Hizmet/İnşaat Güven Endeksi
28Ekim 2025, Salı Japonya Çekirdek Enflasyon Ölçümü
29 Ekim 2025, Çarşamba ABD Faiz Oranı
30Ekim 2025, Perşembe Japonya Faiz Oranı
30Ekim 2025, Perşembe Almanya İşsizlik Oranı
30Ekim 2025, Perşembe Almanya TÜFE (Aylık-Yıllık)
30Ekim 2025, Perşembe Türkiye Ekonomik Güven Endeksi
30Ekim 2025, Perşembe Euro Bölgesi İşsizlik Oranı
30Ekim 2025, Perşembe Euro Bölgesi Tüketici Güven Endeksi
30Ekim 2025, Perşembe ABD Tüketici Harcamaları
30Ekim 2025, Perşembe Euro Bölgesi Faiz Oranı
31Ekim 2025, Cuma Japonya TÜFE (Aylık-Yıllık)
31Ekim 2025, Cuma Japonya İşsizlik Oranı
31Ekim 2025, Cuma Japonya Perakende Satışlar
31Ekim 2025, Cuma Çin İmalat/Genel PMI
31Ekim 2025, Cuma Almanya Perakende Satışlar
31Ekim 2025, Cuma Türkiye Dış Ticaret Dengesi
31Ekim 2025, Cuma ABD Kişisel Gelirler/Tüketim
Ekonomi ve Finans Sözlüğü
Alım Gücü: Bir bireyin gelir düzeyiyle satın alabileceği mal ve hizmet miktarını ifade eder. Enflasyon oranı yükseldikçe alım gücü azalır; bu da yaşam standardının düşmesi anlamına gelir. Ekonomik refahın sürdürülebilirliği açısından fiyat istikrarı, alım gücünün korunmasında en önemli unsurlardan biridir.
Reel Getiri: Bir yatırımın, enflasyon etkisinden arındırılmış gerçek kazanç oranını ifade eder. Nominal getiri, fiyat artışlarının etkisini içerirken; reel getiri, yatırımcının satın alma gücünde meydana gelen gerçek değişimi gösterir. Yüksek enflasyon dönemlerinde nominal kazanç yüksek görünse de reel getiri çoğu zaman negatif olabilir.
İletişim: hale.tok@finansalpusula.com