Araştırmacı-yazar Sertaç Çelik Türk edebiyatının en uzun soluklu kadın yazarlarından Sennur Sezer’in 1970’lerde Cumhuriyet gazetesinde yazdığı sergi, söyleşi ve eleştiri yazılarını Vapur Yayınları aracılığıyla okuyucuya ulaştırdı. Sezer’in daha çok ressamlarla yaptığı söyleşi, sergi haberleri ve eleştiri yazılarını içeren kitap Cumhuriyet’in kuruluşunun 50’inci yılında (1973) İstanbul’da dikilen 50 heykelin de serüvenini içeriyor. Sözü Sertaç Çelik’e bırakıyoruz.
Sevgili Sertaç, seni etkinliklerden ve sosyal medyada edebiyat hafızasına dair paylaşımlarınızdan biliyoruz. Yine de kendinden bize kısaca söz eder misin?
Babamın memuriyeti nedeniyle çocukluğum ve eğitim hayatım farklı şehirlerde, farklı okullarda geçti. Ortaokulun son sınıfındayken babamın Bursa'dan İstanbul'a tayini çıkınca ailece İstanbul'a geldik. Lise yıllarım ve sonrasında hayatım İstanbul'da geçti.Çocukluğumdan itibaren kendimi hem edebiyatın hem de tiyatronun içinde buldum. Edebiyatla ilişkim, ortaokul yıllarımda babamın eve Kemalettin Tuğcu ve Rıfat Ilgaz kitapları getirmesiyle başladı. Lise yıllarımda ise haftada iki üç tiyatro oyununa giderdim. O yıllarda sosyal medya henüz hayatımızda olmadığı için etkinlikleri Evrensel, Hürriyet ve Özgür Gündem gazetelerinden takip ederdim.İHD’nin AKM’deki gecesi, Cem Karaca’nın cenaze töreni, Ferhat Tunç konseri, 1 Mayıs mitingleri, Ataol Behramoğlu’nun Adam Yayınları’ndaki imza etkinliği… İlk aklıma gelenlerden bazıları bunlar. Babamın lise yıllarında aldığı kamerayı yanıma alıp, neredeyse bir görevli gibi bu etkinliklere gider, kayıtlar yapardım. Hâlâ arşivimde mevcut bu kayıtlar.Lise yıllarında bir yandan da bir ajansa kayıt olmuştum. Daha lise birinci sınıftayken Naci Çelik Berksoy’un yönettiği, Kemalettin Tuğcu’nun eserinden uyarlanan Küçük Besleme dizilerinde figüran olarak rol aldım. Bu deneyim beni bambaşka bir dünyaya götürdü. Hayatım boyunca belki de kendi başıma görme imkânım olmayacak yerleri gördüm. Örneğin Küçük Besleme dizisi sayesinde Paşakapısı Cezaevi’ne girdim; orada cezaevi çocuklarından birini oynadım. Baba Evi dizisindeki bir sahne sayesinde de Kemancı Bar’da İsmet Ay ve İhsan Devrim gibi isimlerle aynı ortamda bulunma fırsatım oldu.Okul dışında, derslerden belki daha fazla sanatın içinde olduğum bir dönemdi. Çarşamba günlerimi Flash TV’de Yusuf Hayaloğlu’nun Şairin Yeri programında geçirirdim. Yusuf Abi’yle zaman içinde dost olduk.10 yıl önce TÜYAP Kitap Fuarı’nda, kitaplarını ve belgesellerini yakından takip ettiğim Nazım Alpman’la tanıştım. Bu tanışıklık hayatımın dönüm noktalarından biri oldu. Onun yol göstericiliği ufkumu açtı. Önce haftalık yazılarını bana gönderir, ben okuyup sitesine eklerdim. Daha sonra televizyon programından önce sabahları sıcak haberleri ve gazete manşetlerini toparlayıp kendisine gönderirdim. Böylece içimde hep var olan gazetecilik isteğini hayata geçirme fırsatı buldum.
SANATLA OLAN GÜÇLÜ BAĞ
Açıkçası paylaşımlarından mesleğinin gazetecilik, sinema gibi bir alan olduğunu düşünmüştüm hep. Sanat ortamına süslü okul ve bölüm adlarıyla dahil olmayan bir emekçisin. Bize sanatla kurduğun bağı tarif eder misin?
Aslında bugün yaptığım işle bunların doğrudan bir ilgisi yok. Geçimimi sağlamak için sigortalı olarak başka bir işte çalışıyorum. Yazmak, araştırmak, röportaj yapmak ve sanatın içinde olmak ise benim için manevi bir ihtiyaç. Bu yüzden bunların peşinden hiçbir zaman bir meslek gibi koşmadım. Elimden geldiğince öğrenmeye, emek vermeye ve üretmeye çalıştım.Beni yazmaya teşvik eden, önüme yol açan insanlar da oldu. Adil İzci, Kadir İncesu, Atilla Özsever ve Mustafa Kemal Erdemol'un üzerimde emeği var. Bana duydukları güven ve verdikleri destek sayesinde kendimi geliştirme fırsatı buldum. Sonrasında dergilerde ve gazetelerde yazılarım, röportajlarım yayımlanmaya başladı.Sanatla kurduğum bağ biraz merakla başladı. Bir kitabı okuyup yazarını merak etmek, bir söyleşiye ya da etkinliğe gidip kameramla kayıt almak, bir sanatçıyla tanışıp onun hikâyesini dinlemek... Benim için süreç böyle gelişti.Kendimi hiçbir zaman sanat dünyasının dışında görmedim ama oraya hazır bir kimlikle de girmedim. Okuyarak, araştırarak, dinleyerek ve insanlardan öğrenerek ilerledim. Bugün yaptığım işlerin arkasında da biraz bunlar var.
-Sennur Sezer hakkında birkaç cümle ile başlayıp bu kitabın hazırlanış sürecini anlatır mısın?
Bu çalışma, Sennur Sezer’in sanat gazeteciliği ve sanat eleştirmenliği alanındaki çalışmalarını bir araya getiren kapsamlı bir kitap oldu. Kitabın ortaya çıkışında beni en çok etkileyen olaylardan biri, Adnan abiyle yaptığımız bir sohbet sırasında anlattığı bir anekdot oldu. Nadir Nadi, yakın dostu ve Türkiye'nin önemli ressamlarından Fahrelnissa Zeid ile bir röportaj yapılmasını istiyor. Ancak bunu herhangi bir gazetecinin değil, iyi bir yazarın yapmasını istiyor ve Cumhuriyet Gazetesi genel yayın müdürü Oktay Kurtböke'ye de özellikle böyle birini bulmasını söylüyor. Oktay Kurtböke de Adnan Özyalçıner'e danışıyor. Adnan Abi ise hiç düşünmeden bu işi Sennur Sezer'in yapabileceğini söylüyor.
Oktay Kurtböke'nin şaşırmasının nedeni de Sennur Sezer'i daha çok şair kimliğiyle tanıması. Bu hikâye benim de çok ilgimi çekti. Hemen 30 Eylül 1972 tarihli Fahrelnissa Zeid röportajını bulup okudum. Ardından Sennur Sezer'in resim ve heykel üzerine kaleme aldığı diğer yazılarını, sergi izlenimlerini ve röportajlarını araştırmaya başladım. Zaman içerisinde bütün bu metinleri bir dosyada topladım ve Adnan Abi'ye götürdüm.
Dosyayı görür görmez, “Ya, bu kitap olur” dedi. Aslında kitabın hikâyesi de böyle başladı. Bu kitabı hazırlarken benim için önemli olan yalnızca kaç ressamın yer aldığı, kaç serginin anlatıldığı ya da kaç portre ve manzara resminden söz edildiği değildi. Sennur Sezer'in bir resmi ele alıp, o tek resim üzerinden ressamın sanatını, düşünce dünyasını ve bütün bir sergideki yaklaşımını nasıl ortaya çıkardığını gördüm. Dolayısıyla bu kitap, yalnızca Sennur Sezer'in yazılarını bir araya getiren bir derleme olmadı. Onun bir sanat eserine nasıl baktığını, bir ressamı nasıl okuduğunu ve tek bir eser üzerinden sanatçının bütün dünyasını nasıl anlamaya çalıştığını da gösteren bir çalışma ortaya çıktı.
Sennur Sezer'i daha çok şairliği ve öyküleri ile tanıdık. Edebiyat eleştirisi de evet, tamam. Ancak açıkçası resim ve heykel sanatına dair bu gazetecilik çalışması Sennur Sezer'e dair başka bir kapıyı bize açıyor. Sen bu yazıları nasıl değerlendiriyorsun? Sadece bir gazetecilik örneği değil bence. Sen ne dersin?
Sennur Sezer'in resme ve heykele bakışı, aslında onun şiire ve kendi sanatına bakışından ayrı düşünülemez. Bu yazılarda yalnızca karşısındaki ressamı ya da heykeltıraşı anlatmıyor; kendi düşüncesini, kendi şiir dünyasını da ortaya koyuyor. Bu nedenle yazılar, yalnızca bir sanatçının eserleri üzerine kaleme alınmış gazetecilik metinleri değil. Hem sanatçının resmine veya heykeline nasıl baktığını, ne anlatmak istediğini anlamaya çalışıyor hem de bunu kendi bakış açısıyla yorumluyor. Bence Sennur Sezer'i burada farklı kılan en önemli özelliklerden biri de bu. Bir gazeteci sergiyi, eserleri ve sanatçıyı okuyucuya aktarabilir. Sennur Sezer ise bununla yetinmiyor; eserin arkasındaki düşünceyi anlamaya ve sanatçının kendi sanatına nasıl baktığını çözmeye çalışıyor. Bunu yaparken de kendi şiirsel dünyasını metnin dışında bırakmıyor. Dolayısıyla yazılarında hem ressamın ya da heykeltıraşın düşüncesini hem de Sennur Sezer'in sanat anlayışını birlikte görebiliyoruz.Onun görsel sanatlarla ilişkisinin yalnızca gazetecilikle sınırlı olmadığını gösteren başka bir ayrıntı da var. Adnan abiden öğrendiğim kadarıyla, bir dönem Güzel Sanatlar Akademisi'nde heykeltıraş Kenan Yontunç'un atölyesinde öğrenci olarak heykel çalışmış. Bu bilgi benim için de çok anlamlıydı. Çünkü Sennur Sezer'in resim ve heykele duyduğu ilgiyi, sanatçılara yaklaşımını ve bu yazıları kaleme alış biçimini daha iyi anlamamızı sağlıyor.Bu açıdan baktığımda, kitap bana Sennur Sezer'in daha önce çok fazla üzerinde durulmayan bir yönünü değil, aslında onun sanatçı kimliğinin önemli bir parçasını yeniden keşfetme imkânı veriyor.
GÜZEL SANATLARDAKİ KARŞILIĞI
Kitapta Türkiye'nin en önemli ressamlarına dair değerlendirmeler ve etkinlikler var. Bu kitabın güzel sanatlar fakülteleri başta olmak üzere akademi dünyasında bir karşılık bulmasını bekliyor musun?
Evet, böyle bir karşılık bulmasını elbette bekliyorum; hatta bulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü kitapta Türkiye resim sanatının önemli isimlerinin yalnızca yaşam öyküleri ve sanat hayatları değil, aynı zamanda sanata ve resme nasıl yaklaştıklarına dair değerlendirmeler de yer alıyor.Bence özellikle güzel sanatlar fakültelerinde okuyan öğrenciler için burada önemli bir birikim var. Bir öğrencinin, örneğin Metin Eloğlu'nun resim yaparken nelere dikkat ettiğini, hangi kaynaklardan beslendiğini, sanatına nasıl bir bakış açısıyla yaklaştığını öğrenmesi çok değerli. Kitapta yer alan yazılar, sanatçıların eserlerinin yanı sıra düşünme biçimlerine ve sanatsal yaklaşımlarına da ışık tutuyor.Bu açıdan bakıldığında Resim Defteri yalnızca geçmişteki önemli ressamlar ve sanat etkinlikleri üzerine bir kitap değil; genç sanatçılar ve sanat öğrencileri için de üzerinde düşünülmesi gereken bir kaynak niteliği taşıyor. Bir sanat öğrencisi bu yazıları okurken, ustaların resme hangi sorularla yaklaştığını görebilir ve belki kendi sanat yolculuğunda kendisine yeni sorular sorabilir.Bu nedenle kitabın güzel sanatlar fakülteleri başta olmak üzere akademi dünyasında ilgi görmesini ve bir karşılık bulmasını çok isterim.
Kitapta İsa Çelik ve Kadir İncesu'nun fotoğraf katkısı var. Bu konuda bize neler söylemek istersin?
Aslında İsa Çelik'in katkısı, kitabın yayına hazırlanması aşamasında başlayan bir destek değil. Sennur Sezer, Cumhuriyet'in 50. yılı dolayısıyla İstanbul'un çeşitli noktalarına dikilen yirmi heykelin hikâyesini 1973-1974 yıllarında yakından izlerken, bu çalışmayı fotoğraf sanatçısı İsa Çelik'le birlikte yürütüyor. Kitapta yer alan o dönem fotoğrafları da bu ortak tanıklığın önemli bir parçası.Ben kitabı hazırlarken, aradan geçen yarım yüzyılın ardından bu heykellerin akıbetini de merak ettim. Yaptığım araştırmada yirmi heykelden yalnızca altısının günümüze ulaşabildiğini gördüm. Bu kez fotoğraf sanatçısı Kadir İncesu ile birlikte bu altı heykelin izini sürdük; yerlerinde bulup yeniden fotoğrafladık ve kayıt altına aldık. Böylece kitapta iki ayrı dönemin tanıklığı yan yana geldi. Bir yanda Sennur Sezer ve İsa Çelik'in 1970'lerde yaptıkları çalışma, diğer yanda ise elli yılı aşkın bir süre sonra bugün ayakta kalan heykellerin Kadir İncesu tarafından fotoğraflanması... Bu nedenle her ikisinin katkısı da kitap için son derece önemli ve çok değerli. Bu vesileyle, kitabın bu önemli bölümünün ortaya çıkmasına katkı sunan İsa Çelik ve Kadir İncesu'ya bir kez daha içtenlikle teşekkür etmek isterim. Son olarak şunu söylemek isterim. Bu kitap benim için yalnızca bir kitap hazırlama işi olmadı. Sennur Sezer’in yazılarının, Adnan Özyalçıner’in tanıklığının, İsa Çelik ve Kadir İncesu’nun fotoğraflarının buluştuğu bir çalışma oldu. Benim ismimin de onların isimleriyle birlikte böyle bir kitapta yer alması benim için ayrıca çok anlamlı.Belki bütün bu çalışmalarda yapmaya çalıştığım şey de biraz bu: Kaybolup gitmesini istemediğim insanları, yazıları ve fotoğrafları bulup yeniden gün yüzüne çıkarmak. Çünkü edebiyat ve sanat hafızasının ancak hatırladıkça ve aktardıkça yaşayacağına inanıyorum. Resim Defteri de benim için bunun bir parçası.