Genç yazar Sena İnan Azizoğlu, ilk romanı “Arafta” iyi bildiği bir alan üzerinden şiirsel bir dil ve başarılı bir kurguyla okura sesleniyor. Çocukluğun acılarını, travmalarını alan terimlerine boğmadan akıcı bir anlatımla ören Azizoğlu, edebiyatın anlamak ve anlatmak amacına dair yeniden hatırlatmalar yapıyor. Araf kavramını da sorgulayan yazar, “Bildiğim tek şey, ruhumun güvercininin arafta havalanmış olduğudur” diyor.
- “Arafta” adlı romanınızı özel bir uzmanlık alanını merkeze alarak yazdığınız görülüyor. Romanla ilgili sorulara geçmeden önce bir psikiyatrist olarak edebiyatla olan bağınızı ve bu alana olan katkısını anlatır mısınız?
Edebiyatın temelinde “anlatmak, anlaşılmak” var dersek, aslında istisnasız her insanın edebiyatla görünmez bir bağı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, edebiyatla uğraşanlar, diğer insanlardan farklı olarak bu bağı görünür hâle getirirler. Psikiyatri ise bu bağı besleyen en temel bilim dallarından biridir. Psikiyatride herhangi bir laboratuvar değerine bakarak hastalara tanı koyamıyoruz. Sadece anlatmalarını istiyoruz; hangi dili ve tarzı kullanırlarsa kullansınlar, anlaşıldıklarını bilmelerini arzuluyoruz. Bu iletişim, iyileşmeye atılmış ilk adım oluyor bizim için. O hâlde kelamın, ruhun ilk ve en temel ilacı olduğunu söyleyebiliriz. Ve bu öyle güçlüdür ki hem anlatana hem dinleyene şifa olur. Nitekim hastalardan dinlediğim her hikâye, zihnimi başka bir noktaya taşıdı. Taşındığım her nokta, acısıyla tatlısıyla bambaşka bir zenginlik barındırdı. Nihayetinde, bu zenginliğin beraberinde getirdiği duygu öylesine kabardı ki, onu taşıyamaz hâle geldim. Ve yardım için yine kelama başvurdum. Yazdım; yazdıkça sanki yeni hikâyelere yer açtım. Kısacası,mesleğim benim edebiyatyolculuğumdaki en büyük şansımdır.
SANCILI BİR DENEYİM
-Romanın adını biraz konuşmak isterim. Arafta olmanın/kalmanın dinsel anlamının çok başka bir anlamıyla karşı karşıyayız. Başta Hakan’ın ruhsal olarak arada kalmışlığı dikkat çekici. Bu kavramın hayatımızda genel olarak bir baskın hali olduğunu düşünerek bu adı seçtiğinizi düşünüyorum. Ne dersiniz?
Çok yerinde bir tespit. Aslında herkes araftadır ancak kimi bunu derinden deneyimlerken, kimileri yüzeyde kalmayı tercih eder. Dikkatle bakıldığında, sanatla uğraşanların arafta kalma hâlini en derinden deneyimleyenler olduğunu görmek mümkündür. Bu, bir yönüyle sancılı bir deneyimdir. Hatta kimi zaman mazoşistik bir eğilim taşır. Sanatçı melankolisi de biraz buradan gelir. Nitekim bu romanı yazarken en temel duygum da gerçekten arafta olma hâliydi. Sebebini bilmiyorum. Bildiğim tek şey, ruhumun güvercininin arafta havalanmış olduğudur…
-Romanda dikkatimi çeken ilk yön cümlelerin ağırlıklı olarak hüzün dolu olmasıydı. Hakan’ın acısı bunda belirleyici. Diğer kahramanları fazla konuşturmuyorsunuz. Hakan neredeyse romanın tamamında bir sıkışmışlık içinde. Nefes alamıyor. Doğrusu, kenardan birini sahneye sürüp Hakan’a yardım etmeniz için çok bekledim. Hakan’a bu kadar yük bindirmek yazar olarak sizi yormadı mı?
Sanatın en sevdiğim yanı, ona bakan her pencereye farklı bir manzara göstermesidir. Öyle esnek, öyle çeşitlidir… Bir sanatçı sanat eserini var eder ancak o eser her zaman kendi bağımsızlığını ilan eder ve ilişki kurduğu herkesle farklı anlamlar yaratır. İş artık sanatçıdan çıkar. Yani diyeceğim o ki, belki de siz ömrünüzün bir noktasında yardıma muhtaç olduğunuz, gelecek olan yardımın hayati önem taşıdığı bir deneyim yaşamışsınızdır ve Hakan’ı okurken de ister istemez o yardımın gelmesini beklemişsinizdir… Hakan’a çok yük bindirdim, evet; bu beni de yordu. Ama benim zihnimdeki Hakan’ın hiç yardım beklentisi ve yardıma ihtiyacı yoktu. O, bu yükü deneyimlemeyi bekliyordu.
RENKLER VE ACILAR
-Romanın şiirsel yönü, cümlelerin duygu yüklü olması üzerinde konuşulması gereken bir konu. İmgeler de epey yoğun. Benim dikkatimi çeken renklerle ve nesnelerle kurduğunuz bağ. Örneğin, “Akıttığı her acıdan var ettiği kırmızı yünlü kazaklar”, Acının renginin kırmızı olmasına dair neler söyleyeceksiniz?
Acının rengini deneyimler belirler. Daha genel bir tabirle, soyut bir duygudan bahsederken ona yüklediğimiz somut özellikler, edindiğimiz deneyimlerin sonucu olarak, üzerine pek düşünmeden serbest çağrışımla gelip zihnimizde beliriverir. Bu sebeple acının rengine kırmızı derken pek düşünmedim; zihnimde doğrudan o renk belirdi.
Şimdi düşününce, bu belki kanla ilintili olabilir. Çünkü yaşadığımız coğrafyada her kesim, maalesef yere akan kanın acısını bir şekilde deneyimlemiştir.
-Yine “Acıma duygumu sofra bezi gibi önüne serdim” cümlesi... Bir arada olmanın, aile varlığını hissetmenin buluşma alanı olan sofrayı acıma duygusuyla yan yana getirmenizin nedeni nedir? Roman kahramanlarınızın ritüelleriyle mi ilgili?
Sofranın bana hissettirdiği şey çok daha farklıdır. “Sofra” kelimesi Arapça kökenli olup sfr kökünden gelir, yolcu yiyeceği anlamını taşır. Yolcunun sofrası minnetsizdir. Kültürümüzde herhangi bir yerde sofra serilmişse, yiyeceklerimizi koşulsuz ve şartsız sunarız. O sofra, yalnızca karşıdaki kişiyi memnun etmek için vardır. O yedikçe, biz vermekten memnun oluruz. Sınırları ve kuralları o belirler. Bu, esasında bir kabulleniştir; sofranın yolcuya ait olduğunu kabul etmektir. Bu cümlede de tam olarak bu kabulü vurgulamak istemiştim. Hakan, acıma duygusunu bir sofra bezi gibi annesinin önüne serer. Yalnızca annesini memnun etmeyi kabullenmiştir. O sofrada kendi karnının değil, annesinin karnının doyması daha önemlidir.
-Romanda aslında Hakan’la sahici bir ilişki kuran tek kişinin Ali olduğunu görüyoruz. Herkesin kendi konfor alanına çekildiği yerde Ali, hala Hakan’ı anlama gayreti içinde ona yakın durur. Hakan’ı neden bu kadar yalnız bıraktınız?
Daha önceki ‘Hakan’a yardım gelmesini bekledim’ sorunuzla neredeyse aynı nitelikte bir soru bu. Bu da aslında Hakan’ın yalnızlığını ne kadar içselleştirdiğinizi bana düşündürüyor. Ve bir yazar olarak, romanın okuyucuda belli bir duyguyu bu denli alevli hissettirmesi beni mutlu etti diyebilirim.
Ali’ye gelecek olursak; aslında Ali hep onun yanında. Cansu da, Reyhan da hep Hakan’ın yanında. Şöyle düşünüyorum: Hayatımıza giren bir insan, hayata bakış açımıza yeni bir açı kattıysa, o kişi ömrümüz boyunca bizimle birlikte gelir. Nitekim yol boyunca Hakan, Ali’ye dair pek çok şeyi yanında taşıyor. Fiziksel olarak yalnız olsa da, Ali’nin, Reyhan’ın ve Cansu’nun onun hayatına kattıklarını beraberinde götürüyor. Bu sebeple roman boyunca onları sürekli anıyor.
AYDINLIĞIN SEMBOLÜ
-Hakan’ın Reyhan’a olan aşkı bariz. Ancak Cansu’ya yüklediği anlam onun içindeki yarayla ilgili olabilir mi? Öyle ki kısacık bir an olmasına rağmen bu ilginin sürmesi dikkati çekiyor.
Hakan’ın Reyhan’a âşık olup olmadığından emin değilim; bu kararın okuyucuya ait olduğunu düşünüyorum. Aslında romanda bir aşktan bahsetmedim. Bana göre Reyhan ve Hakan aynı kişi, aynı ruha sahip iki insan. Biri o ruhun siyah tarafı, diğeri beyaz… Reyhan, Hakan için ruhunun kaybettiği diğer yarısının sembolüdür. Hakan, o sembolün peşinden gider.
Ancak bir şeyin peşinden gitmek kolay değildir. Yol bilinmezliklerle doludur; daha da kötüsü, yolun sonu belirsizdir. Böyle bir durumda yola çıkmak için bir ışığa, bir aydınlığa ihtiyacımız vardır. Cansu, benim için bu aydınlığın sembolüdür. Aydınlığa olan ilgimiz asla bitmez…
-Romanda sevdiklerini kaybeden insanın ruh haline dair davranışlar görüyoruz. Yani kayıp olgusunu ele alıyorsunuz. Hakan mesleğine rağmen neden sağlıklı bir yas tutamıyor ve sanrı diyebileceğimiz yolculuklara çıkıyor?
Hakan’ın en büyük şanssızlığı, bu yasla çocuk yaşta karşı karşıya kalmasıdır. Bu, yalnızca bir yas değil, aynı zamanda bir travmadır. Travma unutulmaz ve asla silinmez. Travmanın “hastalık” olarak nitelendirilmemesi için işlenmesi gerekir. Zihnimizdeki o rahatsız edici malzemeyi alır, keser, pişirir, baharatlar ve “tahammül edilebilir” bir kıvama getirmeye çalışırız ama asla yok olmaz.
Hakan’ın tek yanlışı, eğer görmezden gelirse travmanın kaybolacağına dair inancıdır. Tabii buna yanlış demek ne kadar doğru olur, bilemedim. Dediğim gibi, bu çocuk yaşta karşı karşıya kalınmış bir travmadır ve kâr–zarar dengesine göre bakacak olursak, başarı elde etmesini sağlayacak şekilde bu travmayı mantıklı biçimde yönetmiştir. Fakat insan olmak böyle bir şey olmadığı için, yıllardır yaşanmamış olan o duygular intikamını acımasızca alır.
Bu intikam ile kitabın en sonunda öğreniyoruz ki aslında Reyhan diye biri hastaneye hiç yatmamış, öyle bir karşılaşma hiç olmamıştır. Oysa tüm olaylar silsilesi o karşılaşmayla başlar. Eğer o karşılaşma hiç olmadıysa, ondan sonraki olaylar da mı olmamıştır? Biz kitabın başından beri belki de bir şizofrenin zihninde miydik? Hikâyenin hangi kısımları gerçekti, hangi kısımları hayaldi? Bunu bana soran çok okuyucu oldu ve cevabını ben de bilmiyorum. Bu sorunun yanıtını okuyucuya bırakıyorum ve diyorum ki: Siz hangi kısımların gerçek olmasını diliyorsanız, sizin gerçeğiniz onlar olsun.
-Kitap boyunca hüzün dolu derin cümleler okusak da aslında “Ferhat’ın alnından akan kan”dan, özellikle Dersim’im mistik inancını barındıran direnci fısıldayan bir hava var. Ancak, kitabın son sözlerinin ölüme dair olması kanımca bu gizil atmosferi yaralıyor. Böyle bir bitişi neden tercih ettiniz?
Direnci başlatan ölüm değil midir? ‘Ölüm’ gerçeği ise; hayatımızda, filmlerimizde, eserlerimizde ve mitolojilerde çoğu zaman akan kırmızı bir kanla simgelenmez mi? Bu kırmızı renk, kitabın farklı noktalarında da dikkatinizi çekmişti. Sonra o akan kırmızı kan toprağa değer ve Dersim’in en kıymetli simgelerinden biri olan ters lale filizlenir.
“Öldürdüm” diyerek bitirdim kitabı, evet; ama bana göre tam da bittiği yerde kendi direncini başlattı.
-Bundan sonra edebiyata dair neler yapacağınızı sizden dinlemek isteriz. Ayrıca eklemek istediğiniz bir husus varsa seve seve yazarız
Edebiyata dair neler yapabileceğimi şu an kestiremiyorum. Çünkü şu anda ben de bir yas sürecindeyim. Kitap bittikten sonra derin bir boşluğa düştüm. Hayatımda her gün düşündüğüm bir Hakan vardı, ama artık yok. Her gün konuştuğum yakın bir arkadaşımı kaybetmiş gibi hissediyorum. Bu yası hakkını vererek yaşadıktan sonra, edebiyatın cezbedici ateşi gelip beni yine yakacaktır. O gün geldiğinde kalemimi özgür bırakacağım.
Sena İnal Azizoğlu, Arafta, Mona Kitap, 189 s., 2025, İstanbul
ŞARKILAR VE ROMAN
-Ali’nin şarkılara verdiği değer bence çok çarpıcıydı. Sizin yazar olarak roman boyunca müzik seçimini belirleyen Ali’nin bakış açısı mı oldu?
Bu sorunun cevabı benim için çok duygusal… Ben romanı yazarken gerçekten romanın içindeydim. Belki fark edersiniz; önceki sorulara cevap verirken, ister istemez Hakan’ı savunuyor ve onun hakkında fikir öne sürüyorum. Zaman zaman Hakan benmişim gibi davranıyorum. Yaşayan bir karakter gibi romanı bu kadar sahiplenmem tamamen müzik sayesindedir. Ben her satırı, kulağımda bir müzikle yazdım. Hatta bazen müzikle hayal kurdum, sonuca bağladım; oturdum, ağladım, acısını çektim, sonra yazdım. Yaşadığım bir deneyim gibi yazdım. Müziğin sihri, mucizesi de tam olarak bu: Yaşamadığımız bir şeyi yaşamışız gibi, duygusal olarak deneyimlememizi sağlıyor. Eğer yazdığım cümlelerde samimiyet ve hakikat hissini size geçirebildiysem, bu müzik sayesindedir.
Seçtiğim müzikler, günlük hayatta dinlediğim şahsi müziklerdir. Bazılarını yazarken keşfettim. O anki duyguma göre, en çok ihtiyacım olan melodi mutlaka gelip beni buldu. Hepsini kitaba yazamadım elbette; ancak yazarken sıkça dinlediğim ve kitapta yer almayan müzikleri de sizin için sıralamak isterim:
- Gibran Alcocer – Idea 10, Can Kazaz – Bunca Yıl, Hirai Zerdüş – Ölüyoruz Bir Köşede, Manuş Baba – Aşkın Kederi, Emel – Naci en Palestina, Erik Satie, Alexandre Tharaud – Gnossienne: No. 1, Gabriel Faure – Pavane, Op. 50, Nikolai Rimsky-Korsakov, Lars Hjalmar Joakim – Scheherazade: TheTale of the Kalendar Prince, Erik Satie, Alena Cherny – Gnossienne No. 1, Handel/Orch. Hale: Keyboard Suite No. 4 in D Minor, HWV 437: III. Sarabande, Cello Suite No. 1 in G Major, BWV 1007: I. Prelude.