‘Rus Şiirinin Çariçesi’ ve Requiem; Anna Ahmatova -2-

Abone Ol

“Böyle harabelerin altından konuşuyorum / Böyle bir çağlayanın altında ağlıyorum / Kokuşmuş bir bodrum mezarının altında gibi / Sönmemiş kireç içinde yanıyorum / Bu kış sessizmiş gibi yapacağım / Ve ebedi kapıları sonsuza dek çarpacağım / Sesimi her şeye rağmen duyacaklar / Ve her şeye rağmen ona tekrar inanacaklar”(‘Geçip Giden Zaman’adlı kitabının, aynı isimli şiirinden alıntı)

Stalin dönemi, Rus edebiyatı, doğal olarak da Rus şiiri için bir baskı ve sindirme dönemi olarak tarihe kayıtlanmıştır. Rus Devrimi’nin sanatçılarından Sergey Yesenin, ve ardından Vladimir Mayakovski’nin intihar etmesi, Osip  Mande lştam’ın bir gece ansızın evinden alınıp, Gulag Toplama Kampı’na götürülmesi ve orada öldürülmesi, yine genç öykücülerden, ünlü “Konarmiya Öyküleri”nin yazarı, Isaac Emmanuiloviç Babel’in (1894-1940) ve Aleksandr Blok’un şüpheli ölümü, dönemin dikkatle incelenmesine yol açan nedenlerin başında gelir. Dönem siyasetinin, sanatı nasıl etkilediğine kabaca bile olsa göz attığımızda bu dramatik durumu daha iyi kavrarız.

Stalin döneminde uygulanan baskı, öncelikle edebiyat gruplarının lağvedilmesine ve yazarların daha kolay denetlenebilmesi adına, tek bir çatı altında toplanması için "Yazarlar Birliği"ne katılmasını öngörüyordu. Bu anlayışla “Sovyet Yazarlar Birliği” adı altında bir otorite birliği kurulur 23 Nisan 1932’de... Edebiyatın devletleştirilmesi üzerine politika geliştirilir ve sosyalist gerçekçilik devletin resmî edebiyat anlayışı olur. Bunun bir diğer anlamı, bu anlayışta olmayan tüm sanatçıların ülkeleri içinde bir çeşit ‘sürgün’ hayatı yaşaması ve ‘söz haklarının’ ellerinden alınıp sindirilmesidir. Belki de edebiyat tarihinde ilk kez gördüğümüz ‘tuhaf’ bir uygulamayla karşılaşırız bu dönemde. Kitapların yayımlanma biçimiyle bağlantılı olarak; "gosizdat" denen ve ‘resmî organlarca yapılan sansürlü basım’, 1940'lı yıllardan itibaren kullanılmaya başlayan "samizdat" denen ve ‘sansürlü basım yerine öngörülen alternatif basım’ kavramları girer yayın dünyasına. Yani okuyucu, devletin okumasına izin verdiği şeyleri ve işaretlediği biçimde okuyabilmektedir sadece. İşte, kısaca devlet sansürü diyebileceğimiz bu dönemde; “aşırı kötümser, erotik, mistik, Rus halkına ve siyasete karşı duyarsız olduğu gerekçesiyle ‘burjuvalık’la ve ‘bireycilik’le” suçlanan Anna Ahmatova, yok sayılarak, Sovyet Yazarlar Birliği’nden atılır. 1964’de ‘Etna Taormina Şiir Ödülü’ne değer görülen, 1965’te Oxford Üniversitesi ‘nin,’Onursal Edebiyat Doktoru’ unvanı verdiği ve şimdilerde gelmiş geçmiş en büyük Rus kadın şairi olarak selamlanıp, adı yeni keşfedilen bir yıldıza verilen Ahmatova, dönemin siyasi iktidarı tarafından, korkunç bir ıssızlık içinde ‘yalnız bırakılarak’, bir çeşit ölüme mahkum edilir. Ahmatova’nın, dünya şiiri için bir efsane kabul edilen ünlü şiiri ‘Requiem’ (Ağıt), ülkesinde değil, ilk kez , Almanya- Münih’te 1963 yılında basılacak olsa da; işte tam da bu günlerde yazılır. Çok hazindir ki, bu efsane şiir, Ahmatova’nın ülkesi Rusya’da, türlü baskılar yüzünden, 1987 yılına kadar basılamayacaktır.

“İnsanların yakınlığında gizemli bir çizgi var / Bu çizgiyi aşamaz tutku ve ölesiye sevmek / Korkunç bir ıssızlıkta varsın birleşsin ağızlar / Ve çatlasın, parça parça dağılsın yürek” (İnsanların Yakınlığında Gizemli Bir Çizgi Var’ şiirinden alıntı)

Ahmatova’nın ‘Ağıt’ı (Requiem); rejim karşıtı bir monarşist olmakla suçlanıp,1921 yılında idam edilen ve büyük bir haksızlığa uğrayıp, sadece‘Nikolay Gumilyov’un oğlu’ olması nedeniyle tutuklanarak Gulag Toplama Kampı’na gönderilen oğlu Lev Gumilyov’a  duyduğu hararetli hasretten kaleme alınmış gibi görünse de; bir yanıyla da, Stalin’in totaliter rejiminde yaşayan Rus halkının korkunç günlerini tarihe kayıtlamak için kaleme alınmıştır. İçi yanmaktadır Ahmatova’nın.  Biricik oğlu, Lev Gumilyov, hiç nedensiz , 1938-1956 arasındaki yıllarını tutukevleri ve çalışma kamplarında geçirirken; birçok kaynakta ‘üçüncü eş’ olarak işaretlenen ama evli olmadığı halde birlikte yaşadığı, sanat tarihi profesörü olan yoldaşı  Nikolay Punin de, Leningrad Üniversitesi’nde Tarih Bölümü okuyan oğlu gibi, 22 Ekim 1935’de, rejim karşıtı gösterilere katılmak bahanesiyle  tutuklanır ve ara ara serbest kalsa bile, 1953 yılında,Sibirya’daki bir çalışma kampında yaşamını yitirir. Upuzun bir gecedir Ahmatova’nın yaşadığı... Kapkaranlık bir gece.

Oğlu ve hayat yoldaşı Punin’in 22 Ekim 1935 günü tutuklanması Ahmatova’da büyük bir telaşa yol açar. Kendi ülkesinde ve edebiyat dünyasında bir çeşit lince uğrayan şair, ‘gururlu bir yalnızlık’ içinde, dik durmaya çalışsa da; sevdiği iki erkeğinin can güvenliğinden kaygılıdır. Sonuç alacağına inanmasa da, tutup Stalin’e bir mektup yazar. “Josef Vissarionoviç, neyle suçlandıklarını bilmiyorum, ama size onurum üstüne yemin ederim ki onlar faşist, casus ya da karşı devrimci örgüt üyesi değiller. Devrimin başından beri SSCB’de yaşıyorum, aklımla ve yüreğimle bağlı olduğum ülkeyi hiçbir zaman terk etmek istemedim. Şiirimin yayınlanmaması ve eleştirmenlerin değerlendirmeleri bana çok zor zamanlar yaşattığı halde, umutsuzluğa kapılmadım; çok zorlu ruhsal ve maddi koşullarda yaşadım… Leningrad’da tam bir yalnızlık içinde yaşıyorum ve sık sık, uzun süreler hastalanıyorum. Bana en yakın iki insanın tutuklanması benim kaldıramayacağım bir darbe oldu. Josef Vissarionoviç, sizden kocamı ve oğlumu geri vermenizi rica ediyorum, emin olun bundan hiç pişman olmayacaksınız.”

Mektup, Stalin’e ulaştığı gün, Rusya lideri, bu bir yanıyla anne, bir yanıyla sevdiği erkeği korumaya çalışan samimi âşık kadınla ilgili kararını, gelen mektubun üzerine yazar; “Punin ve Gumilyev’i serbest bırakın. Sonra da bana rapor verin.”Hiç kuşku yok ki, bu ‘beklenmedik’ karar Ahmatova’yı şaşırtmıştır. Bunun nedenine dair ipucunu, Solomon Volkov’un yazdığı,‘20. Yüzyıl Rus Kültür Tarihi’ kitabında buluruz. Kitapta son derece ilginç bir ayrıntı vardır. Stalin’in kızı Svetlana’nın, şair Ahmatova’nın kaderini nasıl değiştirdiğine dair etkileyici bir ayrıntı...1939 yılında, Stalin kızı Svetlana’nın, başka birinin defterinden kendi defterine Ahmatova’nın şiirini kopyalarken görür ve ona “Neden şairin kitabını almıyorsun?” diye sorar. Ahmatova’nın kitaplarını bulmanın hiç de kolay olmadığını kızından öğrenen Stalin, şairin daha sonra yazdığına göre, ciddi bir şekilde şaşırır. Bu ılık rüzgâr kısa bir süre de olsa esmeye devam eder. Aynı yıl, Yazarlar Birliği üyeleri, sekreter Alexander Fadeyev aracılığıyla, “Rus şiirine yaptığı büyük katkılar nedeniyle” Ahmatova’ya yardım etme önerisini oylarlar. Ahmatova’ya, “bir kereliğine 3000 rublelik ödül” ve aylık maaş verilmesi kararlaştırılır. “Bir kere”  ödüllendirmenin amacını, birlik sekreteri Fadeyev şöyle açıklar yanındakilere;“Sonuçta çok yaşamaz.”(Meraklısına Not;  Ahmatova, bu tarihten sonra 27 yıl daha yaşarken; bunu söyleyen Fadayev, 17 yıl sonra, 1956’da kendisini vurarak intihar edecektir.)

Bu kısa serbesti döneminde, ‘Sovyet Yazarı’ adlı yayınevi, şairin, seçme eserlerini yayınlar. Kitap, Mayıs 1940’ta, Stalin Ödülleri’nin ilk kez verileceği bir dönemde basılmıştır. Dönemin etkili yazarları (Mihail Şolohov, Aleksey Tolstoy, Alexander Fadayev) Ahmatova’yı ödüle aday gösterirler. Stalin Ödülleri Komitesi’nin başkanı olan, tiyatro kuramcısı Nemiroviç-Dançenko da bu öneriye destek verenlerden biridir. Fakat Ahmatova Stalin Ödülü’nü kazanamaz. Toplumcu sanattan başka bir sanatın olamayacağına inanan, yakın zamanda da Kültür Bakanı olacak olan Zhdanov çıkar sahneye ve ‘yalancı bahar’ dönemi biter;“Ahmatova’nın bu ‘Tanrı’yı öven dualarla dolu rezaleti’ nereden çıktı? Kim teşvik etti bunu?” Ardından, Komünist Parti Merkez Komitesi Sekreterliği özel bir kararla, Ahmatova şiirlerinin,“ideolojik açıdan zararlı” olduğu için yasaklanmasını ve piyasadan toplatılmasını ister. Her şey karanlığa gömülür yeniden.(Meraklısına Not; Bu dönemde Ahmatova’nın 3 kitabı yayınlanır. 1940 yılında,‘Söğüt’ ve  ‘Altı Kitaptan’ , 1943 yılında ‘Seçme Şiirler’)

Anna Ahmatova, Requiem kitabının önsözünde, bu dönemin korkunç günlerinin halkı nasıl etkilediğini ve bunun karşısında, neden bu destan şiirini kaleme aldığını şöyle anlatır; “Yejovşina döneminin korkunç yılları sırasında Leningrad’ta on yedi ayımı hapishane kuyruklarında geçirdim. Günlerin birinde sıradan bir kimse beni “tanıdı”. O zaman arkamda durmakta olan ve hiç kuşkusuz adımı hiç bir zaman duymamış olan mavi gözlü bir kadın, o dönemde hepimize has bir durgunluktan silkelenerek, kulağıma: “Peki bunların hepsini anlatabilir misiniz? ” diye sordu. “Anlatabilirim” diye cevap vermiştim. İşte o anda bir zamanlar var olan, gülümseme gibi bir şey geçti yüzünden."” Şairin, 1935 ve 1940 yılları arasındaki 5 yılda parça parça yazdığı bu destan şiir; Stalin döneminde uygulanan baskı rejiminin aydınlar ve onların yakınları üzerindeki yaralanmaları,  hatta ölümcül etkileri dile getirmesiyle anıldığı kadar;  Requiem’i farklı ve özel kılan bir özelliği daha var; yazılmaya başlandığı 1935 tarihinden, Münih’te ilk kez basıldığı 1963 yılına kadar, asla yazıya geçirilmeden, sadece, Ahmatova'nın çok güvendiği  sekiz  dostu  tarafından ezberlenerek korunmuş olması...

“On yedi aydır feryat ediyor,  / Seni eve çağırıyorum   / Celladının ayaklarına da kapandım   / Sen hem oğlum hem de felaketimsin.  / Her şey sonsuz bir kargaşa içinde  / Ve ben kimin hayvan, kimin insan olduğunu artık çözemez oldum.  / İnfazını bekleyişim daha ne kadar sürecek, bilmiyorum  / Görkemli çiçekler etrafta, çan sesleri  / Ve hiçbir yere uzanan ayak izleri   / Koskoca bir yıldız, gözlerimin içine bakarak, yakın bir ölümü vaat etmekte” (‘Requiem’ şiiri, V.Bölüm)

Sayın Zeynep Günal’ın, 2001 yılında, Ankara Üniversitesi Dil veTarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi’nde yayımlanan, (Anna Ahmatova ve "Requiem") adlı ayrıntılı incelemesinden öğrendiğimiz kadarıyla, bu ezberleme işi son derece sıkı ve hiç riske girmeden gerçekleştirilmiştir. Ünlü çocuk kitabı yazarı ve edebiyat eleştirmeni Kornei Çukovski'nin kızı Lidya Çukovskaya’da Ahmatova’nın çok güvendiği bir dostudur. Çukovskaya, yıllar sonra hazırladığı ve o dönemi anlatan kitabında şöyle der o günleri anlatırken; “Anna Andreyevna beni ziyarete geldiğinde, Requiem'den dizeler okuyor, elbette fısıltıyla (...) Konuşmanın ortasında birdenbire susuyor ve gözleriyle bana tavanı ve duvarları işaret ederek eline bir parça kağıt ve kalem alıyordu; sonra yüksek sesle "çay alır mısınız?" ya da "ne çok yanmışsınız!" gibi sıradan şeyler söylüyor, ardından kağıt parçasını el yazısıyla dolduruyor, bana uzatıyordu. Şiirleri okuyorum, ezberleyince de geri veriyordum. "Bu yıl sonbahar erken geldi" diyordu yüksek sesle Anna Andreyevna, kibriti çakıp kağıdı kül tablasında yakarken."

Baskının adı olan Stalin, 1953 yılında ölmüş olsa bile, Ahmatova, ‘Requim’i basmayı düşünemez yine de. Neredeyse bir 10 yıl kadar daha... 1958 yılında Rusya’nın başına Nikita Kruşçev geçer. (Meraklısına Not; 1958 - 1964 yıllarında Rusya’yı yöneten Kruşçev, Stalin dönemindeki parti üyelerinin çoğunu tasfiye etmeye çalıştığı için, parti içi bir hiziple görevden alınması ve öldükten sonra, devlet töreni yapılmaksızın gömülmesinin yanı sıra; 1958 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanan Boris Pasternak’ın bu ödülü almasına izin vermeyen devlet başkanı olarak da bilinir.) 1962 yılın Ekim ayında, şiiri ezberinde tutan dostlardan üçü bir araya gelirler ve "Epilog" bölümünü daktiloda yazıya aktarırlar. Ahmatova, yazılanları okuyup imzalar. O güne kadar ezberde tutulan ‘Requiem’ ilk kez yazıya dökülmüştür. Aynı yılın Aralık ayında da, tüm şiir ilk kez yazıya aktarılır.

Zeynep Günal, çalışmasının bu bölümünde şöyle yazmaktadır; “Bu dönemde Ahmatova Requiem'i, bir yandan sansüre uğramadan yayımlayabilecek bir dergi aramaktadır, diğer yandan daktilolanmış nüshalar elden ele yayılmaktadır. 1963'te ise Ahmatova, Requiem'in Paris'te yayımlanması konusunda tereddüt içindedir. Çünkü şair yapıtın orada yayımlanması durumunda kendisinin takibe alınacağı, oğlu Lev'in ise bu kez öldürüleceği inancındadır. Bununla birlikte Ahmatova aynı yılın 28 Aralık günü, Çukovskaya'ya, Requiem'in Münih baskısını gösterecektir: "Çantayı açtı, içinden bir kitap çıkardı ve bana uzattı. Bu küçük, beyaz bir kitaptı, çerçevesi siyahtı ve beyaz kapağına iri, okunaklı harflerle: ANNA AHMATOVA - REQUIEM yazılmıştı. Ellerim buz kesti, kalbim ise dizlerimin üzerinden yere fırlayacakmış gibiydi. Requiem yayımlanmıştı en sonunda!"

Requiem, toplam 7 bölümden oluşmuş lirik bir destandır. "Önsöz Yerine" başlıklı bölümde, Ahmatova şiirin yazılış nedenini anlatmaktadır. Aydınların evine sıkça baskınlar yapıldığı ve bu baskınlar sırasında ele geçen sözde kanıtlar üzerine bu kişilerin tutuklandığı süreci, "Giriş" bölümünün ilk kısmında dile getirir. Tutuklanmadan sonra tutuklunun, hapishanedeki durumundan , "İthaf” başlıklı bölümde söz eder. Tutuklama ve hapishane yaşamının ardından, "Hüküm" bölümünde sürgün kararı ve bunun yarattığı etkiden söz eder şair. "Giriş" bölümünün ikinci kısmında, sürgüne gitme sürecini işler Ahmatova. Sürgüne mahkum edilen kişinin çaresizliği, "Çarmıha Gerilme" bölümünde dile getirilir."Ölüme” adlı bölümde ölüm, çekilen ve bir türlü bitmeyen tüm acılara son verecek tek yol olarak gösterilir şair tarafından. Requiem'in "Epilog" kısmıysa, iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde kahraman, daha önce anlattığı olayların ve yaşadığı duyguların onda nasıl izler bıraktığından söz ederken" Ve ben yalnızca kendim için değil/ Benimle orada zehir gibi soğukta ve Temmuz sıcağında kırmızı, göz alıcı duvarın altında bekleyen/ Herkes için dua ediyorum." dizeleriyle anlattığı "Epilog" un ikinci bölümünde "herkes" sözcüğünü açarak, oğlunun da tutuklu bulunduğu, beş katlı ve haç şeklindeki Kreşti (Haç) Hapisanesi’nin önünde, yakınlarını bir an için olsa bile görmek için, saatlerce kuyrukta gördüğü kişilerden bazılarını betimler.

(*Ahmatova üstüne sayısız incelemeci, sayısız araştırmalar yapmış; çok uzun süren bu ‘sanatsal karanlık gece’yi anlatmaya çalışmıştır. Çünkü eğer bunu alt kuşaklara anlatmazsak, aynı şeyler tekrar yaşanabilir endişesi duyar kendisini sanat adamı diye tanımlayanlar... Ne mutlu ki bana, BTA’nın genç yeteneklerinden biri,  henüz 15 yaşında olan sevgili çocuğum Doğa Baran’da bu koşuya, o küçücük ayaklarıyla katıldı... Umarım yaşı küçük, öğrenme düşü büyük çocuğum Doğa Baran; benim yönettiğim Ahmatova araştırmasından sonra, kendisine cesaret ve dirayet adına kimi örnek seçeceğini daha iyi anlar. Yolu açık olsun.)

"Eğer bir gün bu ülkede/ Benim anıtımı dikmeyi düşünürlerse/ Buna memnuniyetle razı olurum /  Tam buraya, üç yüz saat ayakta beklediğim/ Ve bana sürgülerin açılmadığı bu yere dikin"

Uğruna muazzam acılar çektiği oğlu Lev Gumilyov, tüm baskılara karşın kurtularak, 1992 yılında ölse de; Rus ve dünya şiirinin en büyük kalemlerinden biri olarak kabul edilen,‘Ağıt perisi’ Anna Ahmatova, çileli hayatı ve bu hayata karşı hiç bir zaman kaybetmediği direnme savaşını,  5 Mart 1966 tarihinde kalp yetmezliğinden öldüğünde kaybeder. Büyük şair; Moskova ve Leningrad'da gerçekleştirilen iki anma töreninde, açık bir tabut içinde halka gösterildikten sonra, St Petersburg'daki Komarovo Mezarlığı’na gömülür.

“Geceleyin beklerken gelişini onun  / Yaşamım pamuk ipliğine bağlı sanki  / Gençlik, şan, özgürlük nedir ki  / Karşısında o güzeller güzeli konuğun  / Geliyor kavalıyla, kaldırıp peçesini  / Ve takılıp kalıyor gözlerine gözlerim / 'Sen miydin” diyorum 'Cehennem sayfalarını yazdıran Dante'ye?” / Yanıtlıyor: 'Bendim!” (‘Esin Perisi’ şiiri)