Ramazan Ayı’nın gelmesiyle herkeste bir geçmişe özlem havası oluşuyor malum. Madem geçmişe özlem duyuyoruz, mademki bu özel dönemle ilgili anılarımız canlanıyor; bir soru atalım ortaya, bizim bir ‘Kukla tiyatrosu’ geleneğimiz vardı, ne oldu ona?
Kukla tiyatrosu, Türk gölge oyunları ve halk tiyatrosu geleneğinin ayrılmaz bir parçası olarak yüzyıllar boyunca varlığını sürdürdü. Orta Asya’dan kalktı geldi, Anadolu’da yeşillendi ve Osmanlı döneminde en parlak zamanını yaşadı. Karagöz ve Hacivat gölge oyununun yanı sıra ipli ve el kuklalarıyla da yaygındı. "Kol Korçak" veya "Köçek Kuklası" gibi adlarla anılan kukla türleri halk şenliklerinde, saray eğlencelerinde ve ramazan etkinliklerinde sergilenirdi. Usta-çırak ilişkisiyle aktarılan bu sanat, meddah ve ortaoyunu gibi geleneksel türlerle de etkileşim içindeydi. Kukla sanatçıları, basit ama etkileyici kukla mekanizmalarıyla toplumsal eleştiriyi ve mizahı sahneye taşır, halkın ilgisini çeken hikâyeler anlatırlardı.
20. yüzyılın ortalarına doğru, geleneksel kuklacılık neredeyse kaybolma noktasına geldi. 1960’lardan sonra ise kimi sanatçılar ve akademisyenler geleneksel kukla tiyatrosunu yeniden canlandırma çabasına girdiler elbette. Bu dönemde Cengiz Özek gibi sanatçılar geleneksel gölge tiyatrosunu modern sahne anlayışıyla birleştirerek uluslararası başarılar elde ettiler. Kukla Tiyatrosu, önce TRT’de sonra özel kanallarda çok sayıda kukla programı yapıldı. Plastip Show’u yaşı yeten ya da biraz geçmişe dönüp bakmaya hevesli herkes hatırlayacaktır.
Haklarını yemeyelim elbette bugün de modern tiyatro geleneği ve teknolojik çağın imkanları ile harmanlanmış işler yok değil. Devlet Tiyatroları’nda ve özel tiyatrolarda farklı oyunlar sahneleniyor. Hatta dijital kanallarda da yapılan çalışmalar var. En bilineni ‘Youtube’dan ‘Türkiye’nin ilk yetişkin kukla kanalı’ adıyla yayın yapan ‘Kukla Kabare’ ve burada yaratılan ‘Dayı’ tiplemesi denebilir. O’na hayat veren Nazmi Sinan Mıhçı harikalar yaratıyor. Yine de bilinen anlamda ve yerleşik bir gelenekten bahsetmek oldukça zor.
NEDEN BÖYLE OLDU?
Belki de ilk sıraya Türkiye’de artık eleştiri kültürünün yok olmasını, yönetenlerin hatta toplumun eleştiriye tahammülünün kalmamasını söyleyebiliriz. İddialı olacak belki ama anaakım kanallara, yayınlara baktığımızda eleştiri bir yana gülesimiz de yok gibi. Düz, tırnak içerisinde soft komedi programları dahi kalmadı denebilir. Akademik açıdan baktığımızda ise ülkemizde bu sanatın yeterince kurumsallaşamadığını hatırlatmak gerek. Üniversitede bu anlamda bir bölüm yok. Geçmişten bugüne profesyonel bir kukla tiyatrosuna da rastlanmıyor. Batı ülkeleri bu sanatın önemini çabuk fark ederek, Royal Central School of Speech and Drama, Universität der Künste Berlin gibi önemli okullarında eğitimler vermeye başlamış. Bunun yanı sıra bu okullardan mezun olan sanatçıların profesyonel olarak sanatını icra etmelerini sağlamak için de destek mekanizmaları oluşturmuş. Bizde ise devlet eliyle kurumsallaşma bir yana hali hazırda destek de yok gibi gözüküyor. Özel tiyatroların ise ekonomik tablosu ortada, yaşam mücadelesi verirken böyle niş bir alana yatırım yapmaları pek mümkün değil gibi. Hepsini bütünlüklü olarak düşündüğümüzde dahi ‘Kukla Tiyatrosu’nun neden sürdürülebilir bir yapıya kavuşamadığını anlayabiliyoruz. Son söz olarak bilinen bir çağrıyı yapalım. Eğer bu sanat dalı yaşatılmak isteniyorsa, Kukla Tiyatrosu’nun eğitim sistemine entegre edilmesi, devlet desteğiyle kurumsallaştırılması ve sanatçılar için daha fazla fırsat yaratılması şart gibi gözüküyor. Aksi takdirde, Türkiye'nin zengin sahne sanatları geleneğinde önemli bir yer tutan Kukla Tiyatrosu, yalnızca arşivlerde ve nostaljik anılarda kalmaya mahkûm olacağa benziyor. Son söz olarak, bizim toplum olarak sahnede sorunlarımızı anlatan, bizi güldüren kuklalara ihtiyacımız var. Hayatta her an karşımıza çıkan kuklalaşmış insanlara değil…