Sahi, n’oldu şu bizim “yerli uçak” projesine…

İktidarda 18 yılını dolduran AKP iktidarının, şapka çıkarılacak özelliği algı yönetiminde sağladığı büyük başarıdır. Siyasi rakiplerinin yetersizliğinin de bu durumda etkisi büyüktür elbette… Ulaşılm...

Abone Ol
// NE UÇAK VAR NE FABRİKA Geldik 2020’ye… Ortada ne uçak var ne de fabrikası… Projenin devam edip etmediği bile belirsizliğini koruyor. Kıymetli okurlarımın, bu yazıyı okuduktan sonra benim yerli uçak üretimine karşı olduğunu düşünmelerini istemem. Elbette Türk mühendis ve işçilerinin ürettiği uçakların, Türk semalarında uçmalarını bana gurur verir. Mustafa Kemal’in yerli savaş uçağı üretiminin, sonrasında Nuri Demirağ’ın sürdürdüğü yerli yolcu uçağı aşkının söndürülmesini hep üzüntü ile hatırlarım. Ancak meselem başka… Önü arkası düşünülmeden, siyasi saiklerle gündeme paldır küldür gündeme getirilen bu tür projeler, T.C devleti açısından çok derin bir inandırıcılık sorunu yaratıyor. Ekonomide 2023 hedefleri açıklanıyor bir tanesi bile tutmuyor; defalarca Orta Vadeli Ekonomik Program (OVP) açıklanıyor bir tanesi bile tutmuyor, adı değiştirilip Yeni Ekonomi Program (YEP) deniliyor, orada da tam bir fiyasko yaşanıyor. // HEDEFLER TUTMUYOR Merkez Bankası’nın son yirmi senede açıkladığı tek bir enflasyon hedefi tutmuyor. Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı bütçe açığı, faiz dışı fazla, vergi geliri ve gider hedefleri bir kez bile tutmuyor. “Yerli uçak yapacağız, 2019’da göklerde” diyoruz, 2020’de lafı bile edilmiyor. “Yerli ve milli otomobil yapacağız” diyoruz, önce İsveçli Saab’ın çöpe attığı tasarımı 40 milyon Euro’ya satın alıyor, sonrasında biz de çöpe atıyoruz. Tasarımı bu kez bir İtalyan şirketine yaptırıyor, Alman şirketleri ile otomobil teknolojileri üzerine anlaşmalar yapıyoruz. En az 15 milyar dolara mal olacağı söylenen Kanal İstanbul’u 10 senedir konuşuyoruz ama çevre katliamı yaratacağı iddiaları dışında ne işe yarayacağını bugün bile bilmiyoruz. Rusya’dan milyarlarca dolar verilerek satın alınan S-400 hava savunma sistemlerini 2020 yılı içinde devreye alacağımızı söylüyoruz, yoksul milletin kıt dövizi ile alınan silahların akıbeti belli değil. Mavi Marmara’da yapılan katliamları yıllarca siyaset sahnesinde meze olarak kullanıyoruz, sonrasında “Gemiye binerken bana mı sordunuz” diye başımızdan atıyoruz. 2009’da başlayan sahte çözüm sürecinde, teröristlerin kimlik kontrolü yapmalarına, hendekler kazarak kentleri savaş meydanlarına çevirmelerine ses çıkarmıyoruz; sonrasında haklı olarak dünyayı başlarına yıkıyoruz. “Bu can bu bedende oldukça papaz Brunson’u kimse Türkiye’den alamaz” diyoruz, bir gece aynı papazın özel uçakla ABD’ye giderken hepimize el sallamasına tanık oluyoruz. Gazeteci Deniz Yücel’i terörist ilan ediyoruz, hakaretler yağdırıyoruz, sonrasında vatandaşı olduğu Almanya’nın baskıları sonucunda bir gece yarısı papaz Brunson gibi özel uçakla Türkiye’den ayrılmasına tanık oluyoruz. Milli eğitim gibi en hayati konuda 20 senede 8 kez köklü sistem değişikliği yapıyoruz, her sistemi de o güne kadar icat edilmiş en muhteşem sistem olarak pazarlıyoruz. Sonuç? Liseden mezun olan gençlerimizin eğitim seviyesine ayna tutan YKS sonuçlarıyla adeta kahroluyoruz. (Bknz, Ege Telgraf, 24 Ağustos 2020) Gençlerimizin bilgi seviyesinin, en temel yeterlilik testlerinde bile yerlerde süründüğünü görüyoruz. // ALGI YÖNETİCİLERE ÖNERİ Buna benzer onlarca örnek var karşımızda. Tüm bu olaylar ardı ardına dizildiğinde, bir devlet için en tehlikeli durum ortaya çıkıyor: İnandırıcılık sorunu… İktidar partisi içinde bu işleri çekip çeviren, algı yönetimi politikalarını belirleyen kişilere naçizane önerim şu: Hayal satmakla, proje açıklamak arasında oldukça kalın bir çizgi olduğunu unutmayalım. Hayal kuralım ama hayalci olmayalım. Zaten çok zor günler geçiren, ekonomik krizin etkisi ile adeta inim inim inleyen vatandaşların gelecek umudunu ellerinden alıyorsunuz. Yapmayın… Gerçekten ayakları yere basan projelere bile milletin hep kuşkuyla yaklaşmasına sebep olmayın.  

“ESKİ TÜRKİYE”DE GAZETECİLİKNASIL YAPILIYORDU?

Birkaç sene öncesine kadar “Yeni Türkiye” söylemi, siyasal jargonun gözdesi idi. Bu kez “Yeni Türkiye” eskimiş olacak ki, şimdilerde “yerli ve milli” metaforu gözde oldu. Yakında yeni bir üretimi dilimize dolamış oluruz. Neyse… “Eski Türkiye”nin berbat ve yaşanmaz bir ülke olduğu vurgusu öne sürülse de gerçek hiç de öyle değil. Sözgelimi 70’li yılların Türkiyesi’nde gazeteciliğin nasıl yapıldığını merak edenlere, mesleğimizin temiz ve onurlu kalemi ağabeyimiz Cahit Çataloğlu’ndan muhteşem bir örnek: “Yıl 1978. Ecevit iktidarındayız. Maliye Bakanı bu yıl aramızdan ayrılan Ziya Müezzinoğlu. Dev gibi boyu, heybetli görüntüsü, asık suratıyla adeta Gestapo şeflerini andırıyor. Aslında yalan da değil. Zira uzun yıllar Türkiye'nin güvenlik gizli servisini yönetmiş kişi. Sağlam bir maliyeci, aynı zamanda diplomat. Devletin çıkarlarını ön planda tutan, Maliye Bakanlığı döneminde Maliye ile başı derde girip mahkemelik olan öz kardeşi Hikmet Müezzinoğlu’na bile karışmayan çok titiz bir devlet adamı. // KUYUMCULAR PANİKTE O yıllarda vergi gelirlerinde göreceli düşüş var. Ziya Müezzinoğlu sektörleri inceletiyor. Sonuç komedi. Görkemli satış hacimlerine rağmen kuyumcuların sünnetçi kadar vergi ödemediklerini görünce kuyumculara yönelik bir çalışma başlatıyor. Amaç elbette vergi kaçaklarını en aza indirebilmek. Bunun için kayıt, belge, fiş sistemine geçilecek. Kuyumcuları bir telaş ve gelecek endişesi sarıyor. O güne kadar devlete adeta sadaka niyetine vergi ödeyen kuyumcular 100 kat, 500 kat vergiyle karşılaşacak. Doğal refleks sonucu isyan ediyorlar. Yapabilecekleri tek şey var. Basını arkalarına alarak kamuoyu oluşturmak ve Ecevit hükümetine güç göstererek karşı çıkmak. Bu yöntemle yeni tasarının ortadan kalkacağını veya yumuşayacağını hedefliyorlar. Kuyumcuları temsilen üç işadamı Hürriyet'e ziyarete geliyorlar. Genel Yayın Yönetmenimiz Nezih Demirkent görüşme talebini reddedip İstihbarat şefimiz Mehmet Türker ve benimle görüşmelerini söylüyor. Üç misafirimizi Mehmet beyin camla kaplı şeffaf odasında kabul ediyoruz. // MEHMET TÜRKER’İN CEVABI Kuyumcular dertlerini ve iş hacimlerinde oluşacak eksileri anlattıktan sonra ana konuya geliyorlar. Hürriyet'in birinci sayfasından duyuru-ilan yayınlatmak istiyorlar. Bunun için milyon Dolar'ları ödeyebileceklerini rahat bir ifadeyle belirtiyorlar. Mehmet Bey, kendine özgü müstehzi bir gülümsemeyle “Beyler, bu dediklerinizi ne siz söylemiş olun, ne de ben duymuş olayım. Hürriyet'in birinci sayfasında bugüne kadar ilan gördünüz mü? 10 milyon dolar ödeseniz kibrit kutusu büyüklüğünde bile ilan veremezsiniz.” diyerek konuyu kapatıyor. Adamlar birbirlerine bakıyorlar ve Hürriyet'in kurallarını parayla değiştiremeyeceklerini anlayıp çekip gidiyorlar. O gün üç kişilik kuyumcu heyetinin sözcüsü Kapalıçarşı'nın Nuruosmaniye kapısından girişte görkemi ve pırıltısıyla bakışları üzerine çeken “Topkapı Kuyumcusu”nun sahibi Bekir Özavar dı. Bizim dükkânlarımız da Kapalıçarşı'da olduğundan, hemen her gün uğradığım çarşıda pek çok esnafı tanırdım, selamlaşırdık. Bekir Bey nadide taşlar konusunda Türkiye değil, dünyada ünlü bir kişiydi. Astronomik rakamlarla Ortadoğu ve Arap alemindeki saraylara özel servis yapardı. // 20 MİLYON DOLAR TEKLİF Bizi ziyaretlerinden sonra samimiyetimiz artmaya, çay kahve içmeye başladık. Maliye Bakanlığı söz konusu kararnameyi çıkarttı ve tüm kuyumculara belge zorunluluğu getirdi ancak içeriği çok yumuşatılmış olarak. Dolayısıyla kuyumcular da “Olacak o kadar..” kabullenmesiyle işi uzatmadılar. Bir gün Hürriyet'i ziyaretlerinden konu açılınca merakımdan sordum: “Bekir Bey bize ne kadar teklif edecektiniz? Kuyumcular bütçe oluşturmuş muydu?” Bekir Özavar “Ben o gün 20 milyon dolar teklif edecektim. Ancak arkadaşlarım 100 milyon dolara kadar çıkmam için bana yetki vermişlerdi. Şayet kabul etseydiniz avukatlarımıza sözleşme hazırlatmıştık. O gün orada ilk ödemeyi yapacak ve işi bitirecektik. Ancak sert kayaya çarptık. Biraz daha otursaydık zaten sizin Mehmet Bey bizi kovacaktı.” diye yanıtlamıştı. 1980 öncesinde döviz sıkıntısı, mal darlığı, karaborsa ve ekonomik kriz dönemiydi. Bırakın milyon dolarları, bir bankamızın bulduğu 50 bin dolarlık dış kredi bile gazetelerin ekonomi sayfalarında adeta müjdeli haber olurdu. O günlerin Hürriyet'inden, bağımsız, özgür gazetecilikten, gazetenin yayın politikasından, ilkelerinden ve de çalışanlarından minik bir kesit aktarmaya çalıştım. Yorum sizlerin.”  

“BÜYÜK ALTAY”IN BAŞKANINDAN TİŞÖRTLE BAKAN ZİYARETİ…

İzmirliler hakkında yaygın kanı, hayatı pek de önemsemedikleri ve rahat davrandıkları yönündedir. Doğrusu bu ön kabulü haklı çıkaracak çok örnek var. İzmir’in markalarını temsil eden kişilerin bu noktada çok daha dikkatli ve sorumlu davranmaları gerektiği de ortada. İşte somut bir örnek… İzmir’in 106 yıllık köklü kulübü Altay’ın Başkanı Özgür Ekmekçioğlu, Gençlik ve Spor Bakanı Sn. Mehmet Kasapoğlu’nu ziyaret ediyor, Bakan beye kulübün formasını hediye ediyor. AKP İzmir Milletvekili Alpay Özalan’ın da bulunduğu ziyarette Altay Başkanı; ayağında spor ayakkabı; üzerinde tişört, lütfen giyilen spor bir ceket ve kot pantolonuyla yer alıyor. Bakan ve milletvekili ise takım elbiseleri ile misafirlerini karşılıyor. Büyük Altay’ın 31 yaşındaki genç başkanı Sn. Ekmekçioğlu’nun bu tavrı, doğrusu Altay gibi köklü bir camiaya yakışmamış. Bu noktada dikkat çekmek istediğim konu, Sayın Başkan’ın görüntüsünden hareket ederek, durumdan vazife çıkarmak değil kuşkusuz… Bizleri temsil edenlerin görüntüsü ve itibarı, bizim itibarımızdır. Altay gibi her İzmirli’nin kalbinde ayrı bir yeri olan, vasat holiganlığın dışında kalmayı başarmış; Kemal Zorlu gibi, Mahmut Özgener gibi, Rıdvan Burteçin gibi hep belirli çıtanın üzerindeki insanları Başkanları olarak seçen bir camianın temsilcileri bu konularda daha duyarlı olmalılar. Bizimkisi iyi niyetli bir dost uyarısı sadece…  

ALLAH AŞKINA ŞU KOKUYU ENGELLEYİN!

İzmir’de, özellikle de sabah saatlerinde, otuz yıl önceki hatıralarımızı canlandırırcasına keskin bir koku hissediliyor. Ama ne koku! Sözgelimi Karşıyaka-Bostanlı bölgesinde sabahları insanı adeta çileden çıkarıyor. Affedersiniz, adeta kusacak gibi oluyorsunuz. Evde kapı pencere açamadığınız gibi, serinlemek için düğmesine bastığınız klimalardan bile aynı rüsva koku yayılıyor. Sosyal medya paylaşımlarından, kokunun sahile yakın muhitlerde oturanlar tarafından daha çok hissedildiği, Buca ve Gaziemir gibi denize uzak ve rakımı görece yüksek ilçelerde de aynı rahatsızlığın yaşandığı anlaşılıyor. Evlerde kapıyı pencereyi kapattıran bu iğrenç kokunun kaynağının ne olduğu konusunda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden henüz bir açıklama yok. Arıtma tesislerinin kapasitesini artırıcı yatırımları yaptığını bildiğimiz Büyükşehir’in, bu konuda tatmin edici bir açıklama yapması gerekiyor. Hem de acil olarak…   HAFTANIN SÖZÜ İncil’in ilk emri: Sev. Tevrat’ın ilk emri: Yaşat. Kur’anın ilk emri: Oku Hristiyan sevmedi, Yahudi yaşatmadı, Müslüman okumuyor… Aamir Khan