Savaşın sessiz tanıkları: Kadınlar

Abone Ol

Savaş başladığında önce şehirler yıkılmaz. Önce hayatlar kırılır. Ve o kırılan hayatların parçalarını en çok toplayanlar çoğu zaman kadınlardır. Savaşlar genellikle haritalarla anlatılır. Sınırlar değişir, şehirler düşer, cepheler kayar. Ama savaşın gerçek haritası çoğu zaman bir kadının hayatında çizilir. Çünkü savaş yalnızca cephede yaşanmaz. Savaş bazen bir annenin sessizce yeniden ayağa kalkmasında, bir kadının kaybettiklerinin arasından hayatı toplamaya çalışmasında yaşanır. Savaşta kadın olmak yalnızca hayatta kalmak değildir. Bazen yıkılan bir dünyanın içinden hayatı yeniden kurmaya çalışmaktır. Evini kaybeden, yolunu kaybeden, sevdiklerini kaybeden… Ama yine de bir çocuğun elini tutup yürümeye devam eden kadınları düşünün. Savaşın ortasında hayat çoğu zaman parçalanır. Ama o parçaların arasında yaşamı yeniden kurmaya çalışanlar vardır. Çoğu zaman kadınlar. Tarih bize bunu defalarca gösterdi. Şehirler yıkıldığında, aileler dağıldığında, hayatın en ağır yükü çoğu zaman kadınların omuzlarına bırakıldı. Çocukları koruyan, yaşlılara bakan, açlıkla mücadele eden, hayatı yeniden örgütleyen çoğu zaman kadınlar oldu. Belki de bu yüzden, savaşların görünmeyen yüzü kadınların hayatında saklıdır. Filozof Hannah Arendt kötülüğün bazen gürültüyle değil, sessizlikle büyüdüğünü söyler. Gerçekten de savaşların en tehlikeli yanı bazen onların sıradanlaşmasıdır. Uzaktan bakıldığında savaş çoğu zaman soyut bir kavram gibi anlatılır: stratejiler, zaferler, kayıplar… Ama savaşın gerçek yüzü çok daha somuttur. Bir annenin çocuğunu kaybetmesidir. Bir kadının evsiz kalmasıdır. Bir kız çocuğunun geleceğinin elinden alınmasıdır. Eğer güvenli bir mesafeden savaş çağrısı yapıyorsanız, o savaşın kurbanları için yas tutma sorumluluğunu da taşırsınız. Çünkü hiçbir ideoloji, hiçbir siyasi söylem, hiçbir stratejik gerekçe bir annenin çocuğunun cansız bedenini kucağına almak zorunda kalmasını açıklayamaz. Kadın hakları, özgürlük ya da güvenlik adına konuşan herkesin önce bu gerçeğe bakabilmesi gerekir. Bir İspanyol siyasetçinin mecliste söylediği sözler bu açıdan çok çarpıcıydı: “Tam da feminist olduğum için bu saldırılara karşıyım. Kadın hakları sivillerin kanıyla savunulamaz.”

Bu cümle aslında çok basit ama çok güçlü bir hakikati hatırlatıyor: İnsan hayatı hiçbir davanın aracı olamaz. Çünkü savaşlar önce en kırılgan olanların hayatını değiştirir. Çocukların, kadınların, sivillerin. Ve yine de insanlık tarihi başka bir gerçeği de gösterir. Yıkımın ortasında bile hayatı yeniden kuranlar vardır. Amerikalı şair Maya Angelou bir şiirinde şöyle yazar: “Yine de ayağa kalkarım.” Belki de dünyanın umudu tam da bu cümlede saklıdır. Çünkü savaşlar hayatı parçalar. Ama kadınlar çoğu zaman o parçalarla yeniden bir dünya kurar. Bir çocuğun elini tutarak… Bir evi yeniden kurarak… Bir hayatı yeniden seçerek… 8 Mart’ta kadınları konuşurken yalnızca başarı hikâyelerini değil, bu görünmeyen direnci de hatırlamak gerekir. Savaşın ortasında bile yaşamı savunan kadınları. Kaybettiklerinin ardından yeniden ayağa kalkabilenleri. Sessiz ama güçlü bir direnişle hayatı sürdürenleri. Belki de bu yüzden kadınların hikâyesi yalnızca acının hikâyesi değildir. Aynı zamanda umudun hikâyesidir. Çünkü savaşlar hayatı parçalar. Ama kadınlar… O parçaların içinden yeniden bir dünya kurmayı bilir.

Sevgilerle…