İklim krizi artık geleceğe ait uzak bir senaryo değil. Her yaz yükselen sıcaklıklar, kentlerde gündelik hayatı biraz daha zorlaştırıyor. Buna rağmen meydanları, kaldırımları, durakları ve kamusal alanları hala güneşi hesaba katmadan tasarlıyoruz. Gölge, sıcaklığın giderek arttığı kentlerde bir peyzaj ayrıntısı değil, temel bir kent hakkı olarak görülmeli.
Ağustos ayının ortasında İzmir’de sokağa çıktığınız anda nereye gideceğiniz kadar hangi yolu kullanacağınızı da düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Birkaç dakikalık mesafe bile yol boyunca gölge olup olmamasına göre uzayabiliyor. İnsanlar güneşin altında kalan geniş kaldırımlar yerine binaların gölgesini takip ediyor, otobüs beklerken durağın arkasındaki ince bir gölgeye sığınmaya çalışıyor, karşıdan karşıya geçmek için beklerken başını koruyacak küçücük bir alan arıyor.
Sıcaklıkların 35 dereceye yaklaştığı, bazı ilçelerde 40 derece sınırına dayandığı günlerde kent yaşamı yalnızca biraz daha bunaltıcı hale gelmiyor; özellikle yaşlılar, çocuklar, kronik rahatsızlığı bulunanlar ve açık havada çalışanlar için ciddi bir sağlık sorununa dönüşüyor.
Ancak şehirleri tasarlama biçimimize baktığımızda sıcaklığın hala geçici bir hava olayı gibi değerlendirildiğini görüyoruz. Meydanlar yenilenirken zemine daha fazla taş döşeniyor, kaldırımlar genişletilirken yetişkin ağaçlara yeterince yer ayrılmıyor, yeni düzenlenen alanlarda gölgesinden yararlanabileceğimiz ağaçlar yerine görsel açıdan hoş duran küçük fidanlar ya da çalı tarzı bitkiler tercih ediliyor.
Yapılan çalışmaların tanıtım fotoğraflarında geniş, düzenli ve temiz alanlar görüyoruz ama aynı meydanın ağustos ayında öğle saatlerinde nasıl kullanılacağı pek hesaba katılmıyor. Kent estetiği konuşulurken o kentte yaşayan insanların güneşten nasıl korunacağı nedense ikinci planda kalıyor.
DÖNÜŞÜM ŞART...
İzmir gibi yaz mevsiminin uzun sürdüğü bir şehirde gölge tesadüflere bırakılamaz, bırakılmamalı. Otobüs duraklarının yağmur ve soğuğun yanı sıra güneşten de koruması, çocuk parklarının günün büyük bölümünde kullanılabilir olması, meydanlarda yetişkin ağaçların ve gölgeliklerin bulunması, yürüyüş yollarının kesintisiz bir gölge ağıyla desteklenmesi gerekiyor.
Bunlar lüks ya da belediyelerin bütçesi elverdiğinde gerçekleştireceği dekoratif uygulamalar değil. İklim değişikliğine uyumdan söz ediyorsak işe büyük raporlardan önce insanların her gün kullandığı sokaklardan, duraklardan ve meydanlardan başlamamız gerekiyor.
Üstelik sıcaklıkla mücadele meselesi toplumsal eşitsizlikten bağımsız değil. Otomobili olan klimasını açıyor, alışveriş merkezine giriyor, kafede oturuyor ya da günün en sıcak saatlerinde dışarı çıkmamayı tercih edebiliyor. Sokakta çalışanların, toplu taşıma kullananların, pazara gitmek zorunda olanların ve gün boyunca kamusal alanlarda bulunanların ise böyle bir seçeneği yok. Gölgenin az olduğu bir şehirde sıcaktan korunabilmek de satın alınan bir hizmete dönüşüyor. Bir kahve parası ödeyerek klimalı bir mekana girebilenlerle otobüsünü güneşin altında bekleyenler aynı sıcaklığı yaşamıyor. Bu nedenle gölge yalnızca çevre veya şehircilik konusu değil, aynı zamanda sosyal adalet meselesi.
Kentlerde yıllardır ağaçlandırma çalışmaları yapılıyor, her yıl kaç fidan dikildiği açıklanıyor. Fakat açıklanan fidan sayısı ile insanların gündelik hayatta hissettiği gölge miktarı aynı şey değil. Bir fidanın büyüyüp etkili bir gölge oluşturması yıllar alıyor.
Bu süreçte mevcut yetişkin ağaçların korunması, yanlış budama uygulamalarından vazgeçilmesi ve ağaçların yalnızca yol çalışmasının önündeki bir engel olarak görülmemesi gerekiyor. Dikilen ağacın türü, bulunduğu alan, bakımının nasıl yapılacağı ve yıllar sonra ne kadar gölge sağlayacağı da en az dikilen ağaç sayısı kadar önemli. Kent yönetimlerinin başarısını kaç fidan diktiklerinden çok, kaç ağacı yaşatabildikleri üzerinden değerlendirmek daha anlamlı olabilir.
Uzun yıllar boyunca şehirleri otomobillerin daha rahat hareket etmesi, meydanların daha gösterişli görünmesi ve yapılaşmanın daha fazla alan kazanması üzerine kurduk. Şimdi ise ortaya çıkan sıcaklığın sonuçlarını klimalarla çözmeye çalışıyoruz. Klimaların dışarıya verdiği sıcak hava, artan enerji tüketimi ve beton yüzeylerin gün boyunca depoladığı ısı sorunu daha da büyütüyor. Kentler geceleri bile yeterince serinleyemiyor. Doğayla bağını zayıflatan şehir, kendi oluşturduğu sıcaklığın içinde yaşamaya çalışıyor.
İklim değişiyor, sıcaklıklar yükseliyor ve yaz mevsimi giderek uzuyor. Şehirlerin de bu gerçeğe göre değişmesi gerekiyor.