Olmaması gereken bir olayın gerçekleşmesi karşısında kendimizi tedirgin hissedebiliriz. Örneğin Sigmund Freud’un tekinsizlik kavramını bebekler ve balmumu heykelleriyle birlikte örneklediği söylenmiştir. Bunun bir örneğini The Conjuring (2013) filminde görürüz. Filmde oyuncak bir bebeğin kendi kendine yer değiştirdiği anlatılır. Bunu her kim deneyimlerse, kendini tekinsiz bir durumun içinde bulur ve psikolojik olarak garip, tuhaf, korkmuş hisseder. Bu örnekleri The Boy (2016) veya klasikleşmiş Chucky filmlerinde de görürüz. Hareket ettireni olmadan hareket etmemesi gereken nesnelerin hareket ettiklerine şahit olmak, evdeki bir oyuncak bebeğin sürekli olarak koyduğumuz yerden ayrılmasına şahit olmak gerçekten ürkütücü bir hisse kapılmamıza neden olur. Bir diğer korku filmi olan Shutter’da (2004) ise tekinsizliğin nesnesi fotoğrafik görüntülerdir.
Fotoğraf ve Gerçeklik
Fotoğraf, icat edildiği günden bu yana gerçeklik dediğimiz olguyla yan yana getirilmiştir. Bunun örneğini insan kültürünün fotoğrafı nasıl kullandığına bakarak anlayabiliriz. Örneğin fotoğrafik görüntü, bilimde, gazetecilikte, hukukta bir kanıt olarak kullanılır. Günümüzde her ne kadar gerçekçi yapay fotoğraflar üretilse de uzmanlar tarafından fotoğrafın gerçek olup olmadığı anlaşılır ve kendine has kanıt değerini taşımaya devam eder. Fotoğraf felsefesinin temel makalelerinden birini yazan Kendall Walton, 1984 yılında yazdığı makalesinde fotoğrafın insanlığa yeni bir görme biçimi armağan ettiğini ve fotoğrafik görüntüye baktığımızda nesnenin kendisini, geçmişteki hâlini gördüğümüzü iddia etmiştir. Fenomenolojik olarak nesnenin kendisiyle fotoğrafik görüntü arasında fark olduğunu hissetsek de fotoğrafın insanlığa yeni bir görme biçimi vermediğini yazmamız yanlış olur. Shutter filmi de fotoğrafın gerçeklikle olan doğrudan ve nedensel ilişkisini kullanarak fotoğrafların tekinsiz hissettirdiği durumları korku ögesine çevirmiştir.
Fotoğraf ve Korku
Fotoğraflara her ne kadar şüpheyle yaklaşsak da fotoğrafik görüntüyle karşı karşıya kaldığımızda orada durmuş olan bir nesnenin olabileceği hissine kapılırız hatta bunu içten içe biliriz. Shutter filminde fotoğraflarda yani çekildikleri anda orada olmaması gereken hayaletlerin belirmeye başlaması korku temasının temelini oluşturur hatta tekinsizlik kavramına bir örnek getirebilir. Filmde, fotoğraflara duyulan şüpheyi ortadan kaldırmak için Polaroid makinelerin kullanılmaya başlanması, özellikle laboratuvar ve ev sahnelerinde çekilen Polaroid fotoğrafların her ne kadar kurgu olduğunu bilsek de fotoğrafa olan inancımız bizi ürpermekten alıkoyamaz. Öte yandan fotoğraf tarihinde ruh fotoğrafçılığı veya ölü fotoğrafçılığı gibi tuhaf kültürlerin de olduğunu biliyoruz. Öyle ki ruh fotoğrafçılığını hatayla keşfeden William Mumler’ın insanların ölü yakınlarını fotoğraf sayesinde geri getirebileceğini söyleyerek bir çok uygulama yaptığı ve bu yolla para kazandığı için sahtekârlıktan hukukun önüne çıktığı bilinir. 1800’lerde fotoğrafa olan gerçeklik algısının metafizik boyutlara ulaşabileceğini düşünmek gerçekten ilginç. Fotoğrafın gerçeklikle doğrudan olan ilişkisini kullanarak ne denli tekinsiz ortamlar yaratılabileceği de hayal gücünün sınırlarını zorlayan bir araştırma konusu.