Şiirin sofrasındaki “Birkaç Porsiyon Hayat”

Şair Dilek Özkan’ın “Birkaç Porsiyon Hayat” adlı şiir kitabı yeniden basıldı. Yemek tariflerinin imgeyle örüldüğü farklı bir şiir yolculuğunun nasıl başladığını Özkan’a sorduk

Abone Ol

Dilek Özkan’ın sofralarımızdan alıp şiire konuk ettiği yemeklerden oluşturduğu “Birkaç Porsiyon Hayat” yeniden okuyucuyla buluştu. Özkan’la kitabın oluşum sürecini, şiirleştirdiği yemekleri ve onun sofraya bakış açısını konuştuk. Özkan, “Sofra, insanlığın tüm o hırslarından, rütbelerinden, sınıfsal kibirlerinden arınarak sadece nefes alan birer canlı olarak, safi "var olmak" için buluştuğu o kadim, barışçıl sığınaktır” dedi. Sözü Özkan’a bırakıyoruz.

Sayın Özkan, mutfaktan felsefeye, ocak başından sosyolojiye uzanan bir köprü kuran bir kitabınız var önümde. Yemeklerden kurulu bu "Birkaç Porsiyon Hayat" adını ve çıkış noktası olarak yemekleri seçmenizdeki temel felsefi nedeni bizimle paylaşır mısınız?

Aslında benim mutfağım, toplumsal hayatın, insan ilişkilerinin ve tarihsel süreçlerin minyatür bir simülasyonu, küçük bir laboratuvarıdır. Kitabın adını "Birkaç Porsiyon Hayat" koyarken de tam olarak bu mikro-kozmosa işaret etmek istedim. Ben tencerelerin kapağını sadece fiziksel bir açlığı gidermek, bir yemeği pişirmek için aralamadım. O kapağı her kaldırdığımda; insanın kadim acılarını, sınıfsal çelişkilerini, göçlerle taşınan kederlerini ve bir sofra etrafında filizlenen kolektif sevinçlerini görmeye çalıştım. Yemeklerin nesnel dünyası ile hayatın öznel, soyut gerçekliği arasında deneysel ve geçirgen bir koridor inşa etmeyi amaçladım. Çalışmanın ilk adımlarını atarken, bunun ne denli riskli, bıçak sırtı ve kotarılması zor bir estetik girişim olduğunun farkındaydım. Çünkü yemeği şiire taşırken didaktik bir gastronomi rehberine ya da sığ bir nostalji güzellemesine düşme tehlikesi her an mevcuttu. Ancak kitaba gelen ilk tepkiler ve okurun o imgelerin altındaki felsefi derinliği yakalaması, bu deneysel çabanın hedefine ulaştığını gösteriyor. Yemek, insanı, ontolojik sancılarını ve toplumsal dönüşümleri anlatmak için muazzam bir eğretileme (metafor) aracıdır. İnsanlık tarihi kadar eski olan bu eylem, kültürel kodlarımızın en sadık taşıyıcısıdır. Toplum olarak bazen büyük bir tarihsel kazanda hep birlikte kaynıyor, bazen bir fırının yakıcı sıcağında olgunlaşıp pişiyor, bazen de modernizmin soğuk kilerinde, bir köşede bayatlamaya ve çürümeye terk ediliyoruz. Bu kitapta önünüze gelen tabaklar sadece birer yiyecek değil; insan ruhunun labirentleri, toplumsal rollerimizin sınırları ve varoluşsal olarak hayata tutunma çabamızın alegorik birer yansımasıdır. Kısacası ben, en gündelik ve sıradan görünen eylemden –yani yemekten– yola çıkarak doğrudan insanın kalbine ve toplumsal vicdana dokunmak istedim.

NE YİYORSAK OYUZ

Şiirlerinize, satır aralarındaki o lezzet ve hüzün dengesine bakınca aklıma hemen Ludwig Feuerbach’ın ünlü “Ne yiyorsak oyuz” sözü geldi. Şimdi sizin soframıza dair bu derinlikli şiirlerinizi okurken, bunu zihinsel bir boyuta taşıyıp "Ne okuyorsak oyuz" diyesim geliyor. Bu felsefi paralellik hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Bu tespitinize sonuna kadar katılıyor ve bunu çok kıymetli buluyorum. Feuerbach’ın "Ne yiyorsak oyuz" tezi, insanın fiziksel varoluşunu, beden kimyasını ve doğayla ilişkisini açıklayan materyalist bir gerçektir. Sizin buna eklediğiniz "Ne okuyorsak oyuz" ifadesi ise bu fiziksel bedenin içine üflenen ruhu, zihinsel inşayı ve entelektüel omurgayı temsil eder. Bizler sadece karbonhidratlardan, proteinlerden ibaret değiliz; okuduğumuz dizelerden, zihnimize kazıdığımız felsefi sorulardan, estetik uyarılardan da inşa ediliriz. Ancak ben bu kitapta, bu iki güçlü önermeyi bir adım daha ileriye taşıyarak sosyolojik bir düzleme çekmeye çalıştım: "Hangi toplumsal iklimde yoğruluyorsak, o acının rengini alıyor; hangi mutfakta kaynıyorsak, o tencerenin isiyle kararıyoruz."

Eğer okur bu şiirlerde sadece estetik olarak işlenmiş yemek tarifleri ya da iştah açıcı tasvirler görmüyorsa; aksine, o yemeklerin dünyası ile hayatın somut görüngüleri arasında imgesel bir özdeşim kurabiliyorsa, amacım gerçekleşmiş demektir. Okur bir tabağa baktığında kendi yalnızlığını, modern hayatın getirdiği hayal kırıklıklarını ya da toplumsal sıkışmışlığını görüyorsa, kurduğum eğretileme tekniği ruhsal karşılığını bulmuştur. Şiir, hayatın acı ve tatlı sularını imbikten geçirerek damıtan bir sanattır. Biz okurlar olarak o damıtılmış sularla yıkanıyor, o kelimelerle hırpalanıyor ve nihayetinde kendimizi o dil evreninde yeniden var ediyoruz.

Kitaba aldığınız yemek ve tatlı yelpazesine bakınca, Türk ve dünya mutfağının o devasa zenginliği karşısında bu seçkinin bir parça sınırlı kalabileceğini düşünmediniz mi? Bazı yemeklere özel bir tutkuyla bağlı olan, o yemeğin şiirini de mutlaka görmek isteyen okurlarınızı biraz mahzun bırakmış olabilir misiniz?

Haklı bir soru ancak burada çok temel bir yaklaşım farkını ortaya koymak gerekiyor. Benim bu çalışmadaki birincil ölçütüm asla gurme bir seçki sunmak, bir lezzet haritası çizmek ya da şiirsel bir gastronomi atlası oluşturmak değildi. Zaten böyle ansiklopedik veya didaktik bir çaba şiirin doğasına, onun özgür ve sezgisel ruhuna aykırıdır.

Benim derdim, tamamen kendi içsel ve imgesel dünyama çarpan, bende varoluşsal bir sarsıntı yaratan yemeklerin, hangi insani duyguya veya toplumsal yaraya daha güçlü bir metafor olabileceğini keşfetmekti. Bende derin çağrışımlar uyandıran, çocukluğumun estetiğini taşıyan ya da bugünün toplumsal çelişkilerini en iyi yansıtan yemekler girebildi bu kitaba. Bir yemeğin mutfaktaki popülerliği veya lezzeti değil, bendeki imgesel karşılığı önemliydi.

Belki başka bir şair, kendi dil coğrafyasında, kendi çocukluğunun mutfağında bambaşka yemekler üzerinden çok daha farklı, belki daha egzotik ya da yöresel destanlar yazar. Ben okura zengin bir akşam yemeği menüsü kartı sunmadım; ben onlara, yemeklerin sırlı aynasından yansıyan derin, hüzünlü ve umut dolu insan manzaraları sundum. Dolayısıyla eksik kalan her yemek, aslında okurun kendi hayal gücüyle tamamlayacağı boş birer sayfadır.

“KISIR”LA BULUŞAN TOPLUM

​Kitaptaki yemeklerden benim de ilk dikkatimi çeken ve beni sarsan şiirlerden biri “Kısır” oldu. Kısır, bizim kültürümüzde sadece bir yiyecek değil; yan yana gelmenin, dertleşmenin, dert ortaklığının çok özel bir ritüelidir. Peki, bu kolektif sıcaklığın tam zıddı olan, size yalnızlığı, yabancılaşmayı ve o soğuk modern zamanları hatırlatan yemekleriniz hangileridir?

Çok doğru bir odaklanma. "Kısır" şiiri, tam anlamıyla toplumsal bir dayanışmanın, özellikle de kadınların bir araya gelerek gündelik hayatın o ağır yükünü, ataerkil baskıyı ve geçim derdini birlikte hafifletme çabasının alegorisidir. Kısırın harcına katılan, birlikte yoğrulan her malzeme –bulgurdan salçaya, yeşillikten ekşiye kadar– aslında o kadınların paylaştığı ortak kaderin, dökülen ortak gözyaşlarının ve fısıldanan sırların birer simgesidir. Orada kolektif bir iyileşme, bir tür grup terapisi vardır. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var: Yalnızlığı, yabancılaşmayı ve modern insanın ontolojik kimsesizliğini anlatan yemekler... Bunlar benim imge dünyamda çok daha köşeli, keskin ve soğuktur. Örneğin, mutfakta tek başına, sessizce kaynayan ve içine hüzünden, yalnız pişen bir ömrün tortusundan başka hiçbir baharat girmeyen çorbalar... O çorba ki, modern insanın kalabalık metropoller içindeki derin yalnızlığını, evine döndüğünde karşılaştığı o sağır duvarları simgeler. Ya da modern zamanların o hızlı, hissiz ritmine uygun olarak; bir koşturmacanın ortasında, ayakta, plastik ambalajından alelacele çıkarılıp tüketilen soğuk, fabrikasyon yiyecekler, o ruhsuz sandviçler... Onlar, endüstriyel çağın insan ruhunu nasıl hızlıca posaya dönüştürüp kenara fırlattığının, mekanikleşen ilişkilerimizin ve o derin, yabancılaşmış yalnızlığımızın en somut, en lezzetsiz metaforlarıdır. Kısır ne kadar sıcaksa, bu ayaküstü geçiştirilen soğuk atıştırmalıklar da o denli buz gibi ve yalnızdır.

​ “Şıllık Tatlısı” gibi, adı nedeniyle genellikle mizahi ya da hafif bir tebessümle karşılanan bir yemeğin hüznünün şiirin sonuna kadar bu denli yüksek olması çok dikkatimi çekti. Neyse ki son mısra karanlığın içinden sızan bir ışık gibi biraz daha aydınlık. Bu tatlıya ne diye böyle ağır bir keder muamelesi reva gördünüz?

Bu tatlı, ne yazık ki isminin yarattığı o yüzeysel algı nedeniyle her zaman toplumsal bellekte hafif bir tebessümle, örtük bir imayla ya da kaba bir ironiyle anılır. Ben bu şiirde, tam da bu dilsel hafifliğin ardındaki trajediyi deşifre etmek ve sarsıcı bir toplumsal cinsiyet alegorisi kurmak istedim. Adı hırpalanan, dilin o acımasız dişlileri arasında hırpalanırken toplumun önyargılı, buyurgan ve ahlakçı bakışları altında ezilen, nesneleştirilen kadının hikayesidir bu. Tıpkı o tatlı gibi; incelikle, sabırla, adeta ruhunu lif lif dökerek kat kat açılan ama nihayetinde o ağır, boğucu şerbetin altında nefessiz bırakılan kadının kederidir bu tatlının kederi. Ona reva görülen bu melankoli, aslında bu topraklarda yüzyıllardır kadına reva görülen kaderin estetik bir yansımasıdır. Şiirin sonundaki o aydınlık mısra ise teslimiyetin değil, direnişin sesidir. Tüm bu toplumsal baskılara, dilsel şiddete ve şerbetin o boğucu, yapışkan ağırlığına rağmen; kadının kendi içindeki o narin, üretken ve yaratıcı güçle yeniden ayağa kalkışının, kendi küllerinden doğarak hayata tutunuşunun simgesidir. Yani o son mısra, karanlık bir gecenin sonunda elbet sökmesi mukadder olan o mağrur şafağın ta kendisidir.

EGE’NİN OTLARI VE ZEYTİNYAĞLILARI

Meyhane Pilavı” hakkında konuşmasak bu söyleşi eksik kalırdı. Bu şiir, doğrudan İzmir’i selamlayarak “ben buradayım” diyor. Buradan yola çıkarak, yemek şiirlerinizin yazıldığı kentler, coğrafyalar ve mutfaklar arasındaki o görünmez bağlar hakkında bize ne gibi ipuçları verebilirsiniz?

"Meyhane Pilavı", benim imge dünyamda kelimenin tam anlamıyla bir "sokak, avam ve eşitlik" manifestosudur. O, lüks restoranların sterilleştirilmiş porselen tabaklarında, kibirli garsonların sunduğu fildişi kulelerde değil; hayatın tam kalbinde, sokağın o uğultulu gürültüsünde, toplumun her kesiminden insanın yan yana geldiği o demokratik ve hiyerarşisiz sofraların baş tacıdır. İzmir de tam olarak bu özgürlükçü, sınıfsız, hoşgörülü ve insanı merkeze alan varoluşsal duruşun coğrafyası olduğu için bu şiirin içine sızdı, onun mayası oldu.

Kitaptaki kentler, bölgeler ve mutfaklar aslında salt coğrafi veya idari sınırlardan ziyade, insanlığın kolektif ruh hallerini simgeler.

Doğu’nun o sabırla demlenen, tandır dumanının isiyle kokusu birbirine karışan mutfağı; insanın toprağa, köklerine, geleneğe ve o kadim acılara tutunma çabasını temsil eder.

Ege’nin zeytinyağlıları, otları ve hafifliği ise; hayatın o trajik yükünü hafifletme arzusunu, neşeyi ve doğayla kurulan barışçıl, ekolojik bir uzlaşıyı simgeler.

Ben kentleri sadece coğrafi birer harita ya da turistik mekân olarak değil; insanı yoğuran, ona dilini, acısını, neşesini ve hatta kaderini veren toplumsal birer hafıza odası olarak kullandım. Şiirlerimdeki her mutfak, aslında o coğrafyanın ruhsal ikliminin kaynadığı birer ocaktır.

SOFRA NEYİ İFADE EDER?

- Söyleşimizi taçlandıracak son bir soru sormak istiyorum: "Sofra" sözcüğü, tabağın ve yemeğin ötesinde, sizin kişisel ve entelektüel dünyanızda neyi ifade ediyor?

Sofra, insanlık tarihinin ve toplumsal ilişkilerin en yalın, en çıplak ve en dürüst alegorik alanıdır. Üzerinde ne olduğu, hangi lüks yiyeceklerin ya da ne kadar mütevazı katıkların dizildiği tali bir meseledir; asıl büyük mesele, o sofranın etrafında nasıl konumlandığımız, birbirimizin yüzüne nasıl baktığımızdır.

Sofra benim için, vahşi kapitalizmin ve bireyciliğin insanı yalnızlaştıran çarklarına karşı "bölüşebilme" yetisinin, yani insan kalabilmenin yeryüzündeki son kalesidir. Birlikte oturulan, diz dize durulan bir sofra; toplumsal barışın, ötekiyle kurulan bağın ve bir arada onurluca yaşama arzusunun en somut, en kutsal eğretilemesidir.

Ekmeği bölmek, sadece karbonhidratı paylaşmak değildir; ekmeği bölmek, aslında hayatın acısını, sorumluluğunu, sevincini ve geleceğini de bölüşmektir. Sofra, insanlığın tüm o hırslarından, rütbelerinden, sınıfsal kibirlerinden arınarak sadece nefes alan birer canlı olarak, safi "var olmak" için buluştuğu o kadim, barışçıl sığınaktır.

Dilek Özkan, Birkaç Porsiyon Hayat, Şeykitap, 86 sayfa, 2025 (yeniden basım), İzmir