Sinemada bir mekân olarak Adana

30’uncu Uluslararası Altın Koza Film Festivali dün (18 Eylül) başladı. Festivalin ev sahibi kenti Adana’yı beyazperdedeki halleriyle ele almaya çalıştık. Bakalım nasıl yansımış

Abone Ol

Türkçe şiirde dünyada büyük bir etki yaratan Nazım Hikmet, “Memleketimi Seviyorum” şiirinde Türkiye’nin güneyinden  söz ederken  “ve güneye/pamuk işleyenlere gitmek için/Toroslardan bir kere olsun geçemedim diye/utanıyorum” der.  Dizelere “pamuk işleyenler” ve “Toroslar” girince bir Çukurova kimliği kendiliğinden ortaya çıkıyor. Kentli şair Nazım Hikmet, buralara uğramadığı için olsa gerek şiirinde Adana ve topyekûn Çukurova, şiirlerinde kanlı canlı yer almıyor; ama bereket roman ve sinema öyle değildir. 

Adana, özellikle 19’uncu yüzyılından ortalarından itibaren sanayi kapitalizminin radarına pamuk ekimiyle giren bir kent olduğu için tam da asrın ruhunu yansıtan başlıca kültürel-siyasal gelişmeyi bağrında taşır. Tabii, Adana bir geçiş noktasında yer aldığı için çelişkilerin de yoğun yaşandığı bir coğrafyanın merkezidir. 
Bu nedenledir ki, Türk romanında hem yaratıcısının hem eserlerinin görkemi ve kalıcılığı itibariyle daima gönderdedir. Özellikle 1950 sonrasında edebiyattan epey beslenen Türk sinemasına da Adana’nın yansıması tesadüf değildir. (1)
Yazımızın konusu romancılar değilse de Adana’nın yukarıda söz ettiğimiz ekonomik ve toplumsal gerçeğini hakkıyla eserlerine taşıyanlar yine Adana’nın yazarları olmuştur (2). Sinemamızda bu romancılardan beslenerek kente yaklaşmayı başarmıştır. 

SEYYİTHAN’LA BAŞLAYAN

Yılmaz Güney’in jenerikte açık bir şekilde yönetmen olarak imzasını attığı “Seyyithan-Toprağın Gelini” (1968) filmine kadar Adana daha yer adı geçen yer yer de motif olarak filmlerde yer alır. “Seyyithan” esasında bir gerçek Kürt kahramandan kaynağını alsa da (3) Yılmaz Güney, usta bir destansı anlatımla konuyu Adana’ya ve doğduğu köye, Yenice’ye uyarlar. Uzayıp giden düzlükler, kahvehaneler, toprak ağaları ve kusursuz köy düğünü…Yılmaz Güney’in şiirsel yaklaşımıyla Çukurova kimliği alabildiğince hissettirilir. 

Sonrasında da Adana’yı ve uzantısı yaşam alanlarını çok güçlü bir şekilde aktarmak yine Yılmaz Güney’e nasip olmuştur. O’nun hem kendi hem Türk sinemasının çizgisini değiştiren “Umut” (1970) filmi kentin en önemli anıt binalarından olan Adana Garı ve meydanında başlar. Sonrası aradan geçen yarım asırlık zamanda ortadan kaybolan sayısız mekânın bir karakter gibi filmde yer alışının temaşasıdır. Ayrıca, her yaşam alanı kentteki emekçilerin varlığıyla bir kimlik kazanır. (Tabii egemen sınıflar da mekanlarıyla tanıtılır. Lüks havuzlar, çiftlikler…)

FAYTONCU CABBAR

Faytonuyla ailesini geçindirmeye çalışan Cabbar, Hamal Hasan, nehirden kum çıkaran işçiler, bisiklet kiralayanlar, çıraklar, nalburlar hepsi olağan bir halde filmde bir daha yaratılan kentin içinden selâm verirler. Adı geçen Seyhan ve Ceyhan nehirleri, Misis toprağı ve köprüsü, Hamal Hasan’ın şarap aldığı köy de 1970’lerde hiçbir belge filmin kayda almadığı yerlerdir. 
Nazım Hikmet’in senaryosunu yazdığı ve 1940’ta çekilen “Şehvet Kurbanı” filmi gerçekten de şiirde söz ettiği gibi güneye inmeyen bir filmdir. Ancak 1972’de bir daha Nejat Saydam tarafından çekilen filmde bu sefer yol tabelası ve gazinolarıyla vardır. Çok ilginç, filmin jeneriğinde senarist olarak da Nejat Saydam’ın adı yer almakta. Aslı yaratıcı Nazım Hikmet’e dair bir işaret yoktur. Doğrusu Saydam’ın uyarlayıp da iz bırakan tek filmini saymak mümkün değil. (4)

ENDİŞE’DEKİ ÇUKUROVA

1970’lerde kentlerde ve tarımsal alanlarda işçi hareketi yükselirken Adana’nın işçi kenti kimliğinin sinemaya yeterince yansıdığını söylemek mümkün değilse de hem bölgenin hem işçinin varlığını hatırlatmak yine Yılmaz Güney’e düşmüştür. 1974’te ağırlıklı olarak Urfa tarafından gelen pamuk ırgatlarının yaşamını ve mücadelesini ortaya koyan “Endişe” filmi bu alanda ilk filmdir (5). Film, kamyonlara eşyalarıyla birlikte yüklenip yollara düşen işçi kafileleriyle başlar. Kamyonlar Adana’ya girdiğinde kentin etkin burjuva ailelerinin şehri neredeyse ele geçirmiş tabelaları görülür. Türkiye’nin ağır gündeminin pamuk tarlalarına yansıtıldığı filmde Çukurova’daki köylü-işçilerin dramı çarpıcı bir şekilde anlatılır. Film, 1975’te Antalya’da büyük başarı elde eder. Yılmaz Güney, cezaevinden gönderdiği mesajda “pamuğa uzanan ellerden” söz eder. 

KÖYLÜLERİN DURUMU: KANAL

Erden Kıral’ın ilk uzun metrajlı filmi “Kanal” (1978) Çukurova’da çeltik gerçeğine yüzünü çeviren bir filmdir. Film, gösterime girdiğinde Yaşar Kemal, filmin “Teneke” romanından uyarlandığını öne sürer ve yönetmenle tartışmalar yaşanır. Filmin senaryosunda ise İhsan Yüce’nin imzası yer alıyor. Filmde idealist bir kaymakamın Çukurova’da çeltik ekimi sonucu yaşanan sorunlarla baş başa kalır. Toprak ağalığı, ilerici kent aydını ve direnen köylülerin belirgin olgular olarak ele alındığı filmde Çukurova’da adı belirtilmeyen bir kasabada geçer film. Bununla birlikte, film Ceyhan Tren Garı’nda kaymakamın karşılanmasıyla başlar. Film boyunca Çukurova’nın gerçeği anlatıyla birlikte devam eder. 

Erden Kıral, ilk filminden sonra kamerasının yönünü Adana ve Çukurova’dan çevirmez. Bu sefer işçi sınıfı yazarı Orhan Kemal’in görkemli eseri “Bereketli Topraklar Üzerinde”yi aynı adla uyarlayarak yoluna devam eder. Film Adana Garı’na inen üç köylünün görünmesiyle başlar. “Umut” filminden sonra Adana kent merkezi ve tarım alanlarının belgesel değerde anlatıldığı en önemli filmlerden biridir. Orhan Kemal’in “Çukuroava’da bahar harikadır” sözünün de seslendirildiği filmde, pamuk, batöz, inşaat gibi iş alanları da gösterilir. Adana, her yönüyle filmde yer alır. 

ORHAN KEMAL ESERLERİ

Nejat Saydam, Orhan Kemal’in  Çukurova romanlarından olan “Vukuat Var”ı bir Yeşilçam basmakalıp filmi olarak çekip katletmeseydi bu yazıda “Vukuat Var” filminde de söz edebilirdik. Neyse ki, “Vukuat Var” ve “Hanımın Çiftliği”nin devamı sayılabilecek “Kaçak” adlı Orhan Kemal romanını Memduh Ün 1982’de ilk iki romanı gözeterek çekti ki, görece bir Çukurova filminden söz edebiliyoruz. Muzaffer Ağa’nın haksızlıklarına karşı köylülerini direnişe çağıran Habip başarılı olamaz. Son çare olarak ağayı vurur ve kaçağa düşer. Filmde daha çok Toroslar ve Adana’ya komşu Antakya kırsalı görülür. 
Yine bir Orhan Kemal romanından uyarlanan “Eskici ve Oğulları” (1990) Adana’yı Taşköprü’sü, tarihi çarşısı, pamuk tarlaları, esnafı ve küfürleriyle ortaya koyan bir filmdir. Şahin Gök’ün yönettiği filmin senaryosu Yaşar Güner’e ait. Aslında iktisadî  olarak el üreticisi esnafın yenilgisinin romanı ve filmi olan Eskici ve Oğulları Adanalı oyuncuların çokça yer alması açısından da kent kimliğini hissettiriyor. 

Aynı yıl Kerim Korcan’ın uzun öyküsü Tatar Ramazan’dan aynı adla uyarlanan yönetmenliğini Melih Gülgen’in yaptığı filmde yine Adanalı oyuncuların ağırlığını görürüz. Film mekânsal olarak daha çok Tarsus’ta çekildiyse de eski Adana Cezaevi’ni kullanması açısından dikkat çekicidir. 

SEMİR ASLANYÜREL: LAL

Semir Aslanyürek’in deyim yerindeyse Yılmaz Güney efsanesine dönerek çektiği “Lal” (2014) Antakya’da başlayarak Adana’da biten bir film. Biri “lal” iki çocuk Yılmaz Güney’in Adana’da film çektiğini (Endişe filmi kastediliyor) duyar ve efsane sinemacıyı görmek için yola çıkar. Aslanyürek’in başarısız sayılabilecek bir filmi olsa da Yılmaz Güney’in film kahramanları üzerinden zamana dönüp bakması açısından not düşülmesi gerekir. 
Bu filmlerin dışında da elbette içinden Adana geçen filmlere rastlamak mümkün. Ancak, kenti ekonomik ve toplumsal gerçeğinden koparıp bir sürekli aksiyon üreten bir film platosu veya acılı sofralardan ibaret bir alanmış gibi ele alan filmleri kent kimliği açısından bir değerlendirmeye almanın gerekli olduğunu düşünmüyorum. 

DİPNOTLAR

(1) 1948 yılında belediye rüsum vergisine yüksek bir indirim uygulanmasıyla film üretiminde hızlı bir yükselme olur. 1950’den sonra köylere elektriğin yayılmaya başlaması izleyicide de bir artış sağlar. Adana’da pamuk ticaretinden yüksek kazançlar elde eden kimi tüccarlar sinema işletmeciliği, film yapımcılığı alanlarına da el atmışlardır. Adana’nın büyük bir dağıtım bölgesi olduğunu mufassal yazmaya zaten gerek yoktur. 
(2) Reşat Enis’in “Toprak Kokusu” (1944) kayıtlara ilk geçen roman olduysa da daha çok bir gazeteci duyarlılığıyla kaleme alınan bir eserdir. 
(3) Bakınız, Ahmet Kahraman, Yılmaz Güney Efsanesi; Osman Oymak, Koçali ve Yılmaz Güney
(4) Filmdeki kent kimliğine hiçbir katkısı olmasa da filmin müziğinin henüz 19 yaşındaki Ceyhanlı müzisyen Selman Ada tarafından icra edildiğini belirtelim
(5) Yılmaz Güney’in Yumurtalık savcısı Sefa Mutlu’yu öldürmek suçundan tutuklanması nedeniyle filmin yönetimi Şerif Gören’e kalır. Senaryo olarak da Ali Habib Özgentürk’ün yazdığı hikâye çekilir. Bununla birlikte Yılmaz Güney, bu filmi kendi çizgisinde bir film olarak değerlendirmiştir.