Sınırlara sığmayan kadın yazarımız: Ayşe Kulin

Ayşe Kulin 41 yıldır hem kendi hikayesini hem ülkemizin önemli dönemeçlerinin bakiyesini ortaya koyuyor. Göçler, direnişler, devrimler, aşklar ve yeniden başlangıçları kaleme döküyor

Abone Ol

Gazetecilik ve yazarlık hayatımda Ayşe Kulin’le çokça yan yana geldim. Kimi zaman bir festivalde kimi zaman bir fuarda. Bazen de İzmir’den, Adana’dan bir okur topluluğu ya da dernek onu ağırlamak istemiştir. Ona eşlik etmişimdir. Fotoğraflarda bizleri yan yana gören her yaştan okuyucu, özellikle kadın okuyucular, “Orada olmak isterdik” demişlerdir.

Ayşe Kulin, 1980 sonrasında her eve girebilmeyi başarabilen ender yazarlardandır. Bu ilginin altında yatan Kulin’in işte bu ilgiyi yaratabilme gücüdür. Son 45 yılın 40 yılında edebiyat dünyamızda özgün ve güçlü bir yeri olan Kulin, kentli ve laik bir yazar olarak 1920’lerde Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran aydınlanma çizgisini sürdüren bir kalemdir.

1980’lerin sol açısından yorgun ve yaralı ortamında bedel ödemenin yüceltildiği, “hapse girmenin” bir taltif sayıldığı ortamda hapse girmediği halde sivrilip öne çıkmasını sık sık anlatır. Buna rağmen kendi kişisel tarihini ve bu tarihin içinde değer verdiği şahsiyetlerin hayatlarını romana aktarmıştır. Kimi zaman da kişisel hikayesindeki yerlerine değinmiştir. Nazım Hikmet bunlardan biridir. Ancak, Füraye Koral’ı anlattığı “Füreya”, Türkan Saylan’ı anlattığı “Türkan”ı ayrı bir yere koymak gerekir.

Yine Türkiye tarihinde çizgi dışı yönleriyle yer almış “Hür, demokrat, adam gibi bir ülkede yaşayamadan gitti” diyen Vali Recep Yazıcıoğlu’nu anlattığı “Köprü” özellikle 1990’ların ateş çemberini yansıtan atmosferiyle de altı çizilmesi gereken bir romandır.

Kulin, bu 40 yıl içinde Balkanlar’a dayanan kendi hikayesine, Bosna’ya, 2’nci Dünya Savaşı Türkiye’sine dönüp bakar. Ancak, savaş olgusuna dair bugünlerde ele alınması gereken bir eseri de “Kördüğüm”dür. 2010’lu yılların erken şafağında Ortadoğu’da başlayan ve ülkemizi de epeyce etkileyen savaşlara bir de bu romandan bakmalıyız.

Kitabın ismi, hem kahramanın hem de yaşadığımız coğrafyanın durumunu simgeliyor. Romanın başında adı Gizem olarak geçen fakat gerçek isminin başka olduğu öğrenilen hafıza kaybı yaşayan genç kızın zihni bir kördüğüm gibi karmaşıktır. Bu kördüğüm, onun zihinsel karmaşasını değil sadece, aynı zamanda savaşlar, kirli ilişkiler ve çıkar hesaplarının iç içe geçtiği, herkesin birbirine kirli ittifaklar içinde olduğu bu coğrafyayı da yansıtır.

RADO’NUN DİZELERİNDEKİ KÖRDÜĞÜM

Kitabın adını açıklarken bir başka önemli detay da, dört bölümden oluşan eserin her bölümünün, Şevket Rado’nun bir şiirinin dizelerinden alıntılarla şekillendiğidir: "Öyle uzak ki yerim uzakları aşıyor/Bütün özlediklerim benden ayrı yaşıyor/Ya her şeyim ya hiçim, sorma dünyam ne biçim/ Bir kördüğüm ki içim çözdükçe dolaşıyor." Şevket Rado’nun bu dizelerinin son kısmı, kitabın adının arkasındaki duyguyu da açıkça ortaya koyar.

Hafıza kaybı yaşayan genç kız, özel bir klinikte tedavi görürken geçmişine dönmeye çalışır ve kök salmanın ne kadar önemli olduğunu vurgular. Bu süreçte, hafızasının bulanık olması ona, zamanla şunları düşündürür:

"Hatırladıkça iyimserliğimi, yaşama azmimi kaybetmeye başlıyorum... şu anda olduğu gibi, geleceğimi düşünmeye korktuğum için, bu odada bir zamanlar nasıl birinin yaşadığını hayal etmeye çalışıyorum. Kim bilir, belki de benim gibi sonu belirsiz, çetrefil bir yolculuğa çıkmış bir maceraperestti. Hangi genç istemez dünyayı dolaşmayı. Ama ben gezmek, dolaşmak değil, ait olmak, kök salmak istemiştim. Nasıl bir kaderse benim ki, değil kök salmak, evime kadar dahi gidemiyordum!"

Bu sözlerin ardından kahraman, hatırladıkça ne kadar karmaşık bir girdabın içinde olduğunu fark eder. Romanda, günümüzün gazetelerine ve haber bültenlerine yansıyan sorunlar geniş bir şekilde işlenmiştir. Özellikle, sınır boylarında görülen dinî terörün ülkemizde nasıl kök salmaya çalıştığına dair bölümler dikkat çeker.

Toplumda artan güvensizlik ve devletteki yıkıcı odaklar da romanın merkezine yerleşir. Kitaptan alıntı yapacak olursak, bu durum şöyle özetlenir:

"... kimseye ama kimseye inanmıyorum, güvenmiyorum. Çünkü maskelerin ardında saklıyız her birimiz. Hepimizin içinden bir başkası çıkıyor ve her yeni yüzümüzle, tıpkı Matruşkalar gibi, biraz daha küçülüyoruz."

KÖRDÜĞÜM BİR COĞRAFYA

Bu sözler, romandaki genel karamsar atmosferi bir şekilde yansıtırken, aynı zamanda neden sorusunun cevabını da ortaya koyar. Kördüğüm gibi bir coğrafyada, her şeyin bir arada olduğu bu karmaşık ortam, romanda adeta yankı bulur.

“Tehlikeli oyunlar... Kirli oyunlar... Oyun içinde oyunlar... Çıkarlar çakıştığı için ayrılan yollar, kimin hangi maskeyi taktığı, kimin kimden yana olduğu belli olmayan başka oyunlar... Kumpaslar... Tuzaklar... Suikastlar... Sadece servet ve güç peşinde koşan, devlet içinde yuvalanan tarikatlar... Örgütler... Hücreler... İmamlar... Şeyhler... Şefler... Efendiler... Ülke bütünlüğünü bölmeye çalışanlar...”

COĞRAFYA KADERİMİZ OLMAMALIYDI

Bu karamsar tabloya rağmen, yazarın umudu tamamen yitirmiş olduğunu söylemek zor. Her ne kadar toplumda pek çok olumsuzluk olsa da, geçmişteki gibi, geleceğe umutla bakan bir kuşak da vardır. Ayşe Kulin, bir önceki romanı Kanadı Kırık Kuşlar’a atıfta bulunarak, umut ışığını kaybetmediğini gösterir:

“Madem anneannemin Hitler’in zulmünden kaçan ailesi merhameti ve umudu benim ülkemde bulmuştu, ben niye gidiyordum ki?! Merhamet, adalet, özgürlük ve eşitlik… ancak mücadeleyle elde edilebilirdi. Ve madem Tanrı canın yanında akıl da veriyordu kullarına, coğrafya kaderimiz olmamalıydı.”

Kördüğüm romanı, derinlemesine işlediği toplumsal sorunlar ve bu sorunları ele alış biçimiyle dikkat çekiyor. Ayşe Kulin, romanında aydın sorumluluğunu gösteriyor, tarihi soluklaştırmadan içinde bulunduğumuz durumu sorguluyor. Kitap, aynı zamanda gizem ve hafıza olgusunun birleşiminden güç alarak, okuruna güncel bir polisiye havası da sunuyor. Kulin, bu unsurları kullanarak romanı daha da güçlendiriyor, tıpkı hafızanın zihin için taşıdığı karmaşıklık gibi.

Bununla birlikte Ayşe Kulin’in aydınlanma çizgisine tutunmuş bir yazar olarak mutlaka bir çıkış yolunun olduğunu göstermekte ısrarcı bir yazardır. Onun, ışıklı ve umutlu kahramanlarıyla okuyucuların evlerine, kitaplarına giren yarının Türkiye’sine olan inanç onun kaleminden 41 yaşında ama 102 yılı ve öncesi sancıları da kendi maarif takvimine ekleyerek yoluna ediyor.