İzlerken tadınadoyamadığınız, bitince de elleriniz avuçlarınız kızarıncaya kadar ayakta alkışladığınız bir piyesin sonunda belli bir tatmin duygusu ile çıkarsınız tiyatro salonundan.
Sonraki kısa zaman diliminde oyunun size verdiklerini dimağınızdan yüreğinize doğru süzer ve doğallıkla günlük yaşam gailenize geri dönersiniz. Pek tabidir ki gerek oyun öncesi ve süresi gerekse sonrasında kuliste ne yaşandığını asla bilmez, açıkçası çok ta ilgilenmezsiniz. Oysa sahneye konan emekten yansıyan başarınınyalnızca oyunculara değil, oyunun yazanından tutun sahneye koyanına hatta dekorları kostümleri tasarlayana, ışıkları idare edenlerinden sahne çalışanlarına dek geniş bir kitleye ait olduğu hiç tartışılmaz. Sahne oyunun görünen yüzü ise kulis onun her şeyi ile asıl var olduğu yerdir. Eser dediğimiz salt tiyatro sahnesine ait değil ya, daha ne sahneler var bilinen. Futbol sahası da bunlardan biri işte. Maçın oynandığı alana sahne diyorsak, kulisine de bir ad bulmamız gerekmez mi? Hoş bana gelene dek bulmuşlar zaten. Her stadyumda var olan, kapısında “soyunma odası” yazılı yer, kulis denilenle birebir örtüşen yegâne alandır. Soyunma odası öyle bir yer ki, burayı salt isminden yola çıkıp giyinme soyunma yeri gibi düşünmeye kalktığınızda bu düşünce öncesöz konusu yerin duvarlarınca reddedilir. O duvarlar ki yıllarca yaşanan nice kavga veya acıları bedenlerinde soğurarak dışarıya aksettirmemişler, nice sevinç ve kahkahaya da büyük bir keyifle eşlik etmişlerdir. Burası dışardan bakıldığında altı üstü şöyle 40-50 metrekare kadar bir yerdir lakin ev sahibi takımın güç kaynaklarına göre bundan daha fazlasına da ulaşılması mümkün. Daha fazlası ne mi dersiniz. Eh artık içinde havuz bulunanından mı istersiniz, yoksa suyu hiç kesilmeyen sıcak soğuk masaj duşları olanından mı, yine ayrı ayrı dinlenme koltukları olan mı ararsınız yoksa teknik ekibin yiyecek içecek dahil her türlü konfora sahip meşe kaplı oturma gruplarını içeren özel odalarından mı bilemem çünkü bunlar tamamen ev sahibinin zevk ve kapitali ile doğru orantılı. Yoksa geçin bir kalem amatörü, gidin bakın gariban ilçe takımının soyunma odasında oyuncular tahtadan uzunca bir bank üzerinde sırtları duvara dayayıp diniyorlar taktikleri. Bu da yarışma kültürümüzde öteden beri süregelen dengesizliği içeren ayıplarımızdan biri zaten. Her neyse, bir futbol takımının maça gelişi oldukça gösterişlidir. Dışarıda ortalık yıkılsa da, oyuncular çevre ile hiç ilgilenmeden hızlı hızlı soyunma odasına doğru ilerlerler. Hedef bir an önce soyunma odasına kavuşmaktır zira kapısından içeri adım atılıp masöründen malzemecisine dek takımın tamamı orada hazır olunca, kapılar kapanır ve o andan itibaren sanki bambaşka bir boyuta geçilir. Büyük küçük fark etmeksizin her maçın konsantrasyon alanı olan bu yerde sessizlik maçta oynayacak ilk on birin açıklanmasına dek ciddiyetle sürer. Sonrasında gizli bir gurur ya da hayal kırıklığı eşliğinde ihtiyaçların ifadesi aşamasına geçilir. Kimi masaj istemektedir masörden, kimi oraya buraya koşturan malzemecinin peşinde ayak bileğine saracağı bezi alma gayretinde. Bu süreçlerin hiç birinde takımın teknik direktörünü oyuncularla konuşurken göremezsiniz. Açıkladığı sadece maç on biridir hocanın. Biz de pek rastlamadım ama yabancı ülkelerde az sonra çıkılacak maçta tribün baskısını hissetmemek için yüksek volümlü müzik çalındığını iyi biliyorum. Uzatmayalım, ekibin ısınmaya çıkması taraftarla o günün ilk buluşması olduğundan tribünden oyunculara doğru güçlü bir sevgi seli akmaya başlar. Bu zaman zarfında soyunma odasında kalan malzemeci her oyuncunun giyeceği forma şort ve tozlukları belli bir özenle oturduğu yere bırakır. Çok ciddi bir süreç olan ısınmanın ardından artık son hazırlıklar için dönüldüğünde, soyunma odası yeniden kutsal bir mabedin sessizliğine bürünür.
MAÇ KONUŞMASI
Maç taktiğini daha önceden paylaşmış olan teknik direktör oyunculara bu kez maç konuşmasını yapar ve oyuncuları iyice motive eder. Buraya kadarı aşağı yukarı her takım için aynıdır. Asıl hikaye ilk yarı bitiminden itibaren başlar. Eğer takım galipse pek mesele yoktur ama mağlupsa soyunma odasına bir tedirginlik hissedilir. Ufak tefek tartışmalardan ya da hocanın kimilerini paylamasından kıvılcımlar çıkıyor derken, sağlık ekibinin o dar zamanda sakatlarla canla başla ilgilenmesi ve malzemelerin yenilenmesi kargaşası arasında ikinci yarıya hazırlanılır. Bu sürecin sessiz tanıkları olan duvarlar, tartışmalarda gelişen tepkileri abartan oyuncular ya da hoca tarafından bedenlerinin yumruklanmasını büyük bir olgunlukla karşılarlar. Kim bilir belki de kendilerini de takımın bir parçası saymaktadırlar, ne bileyim. Zaman geçer, maç biter. Hüzün ya da sevinç ile bu kez kesin olarak tanışmış takım odaya girdiğinde, başlangıçtaki sessizliğin yerini ya coşkulu nidalar yahut kızgın sesler almıştır. Bazen kucaklaşmalar vardır çılgınca, hatta bağıra bağıra söylenen tribün besteleri, bazen de tekme tokat kavgaya varan hareketler görülür, yenilgiyi hazmedememekten doğan. Yalnız bu odanın adabı gereği tek bir şey dışarı sızmaz ki bu kural herkesçe peşinen kabul edilmiştir. Kol kırılır yen içinde kalır misali, en büyük sırdaştır soyunma odasının duvarları. Maç biter, seyircistadyumu terk edip evinin yolunu tutar. Herkes alacağını alıp geleceğin hesabına başlamış ve elbette bir kez daha ötelemişken yaşanan tüm dertleri, rahmetli usta Münir Özkul tarafından tiyatro sahnesinde seslendirilen ölümsüz final tiradının son cümleleri koşa koşa gelir soyunma odası koridorlarına. “Zaten aktör dediğin nedir ki?..Oynarken varızdır, yok olunca da sesimiz o boş kubbede, bir hoş sada olarak kalır......Artık kendimiz yoğuz...Seyircilerimiz de kalmadı... Ama repliklerimiz fısıldaşır dururlar sabaha kadar...Gün ağırır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır...Perde...”