Taktik

Abone Ol

Aralarında başlangıçtan bu yana var olan hukuk doğrultusunda aritmetik efendiyle matematik üstat, sayılar aracılığıyla harıl harıl bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar insanlara. Ve belli ki yaşamın hemen her anına oldukça etkili biçimde dokunarak hemen herkesi oradan oraya sürükleyici bir nitelik arz ediyorlar. Sayıların en önemli özelliğikimseye ait olmayan özel bir dil olarak karşımıza çıkabilmelerinde. Başka deyişle, sahip oldukları derin özgürlük sayesinde, ne kadar kullanılırlarsa kullanılsınlar hiç kimsenin onlara hiçbir anlamda bütünüyle sahip olması olası değil. Futbol dünyasında sayılar, ya oyuncuların formalarının sırtlarında, ya emek verdikleri yılların belirlenmesinde ve yahut adına “taktik “denilen bir eserin oyuna müdahalesinde çıkıyor karşımıza. Taktik dedik ya, şu taktik öyle bir olay ki, bazen önümüzde zor bir matematik denklemi gibi dururken, bazen de insanı motive edecek derecede ateşli sözcükler olarak yerini alıyor yeşil sahada. Gerçek derdi şu veya bu şekilde rakibe üstünlük sağlamak olsa bile, savaşların kazanılmasına yaradığı kadar yeri geldiğinde barışın da korunmasına hizmet etiği söylenebilir. Hemen belirtmekte yarar görüyorum, taktiği oluşturmak öyle muhteşem bir zekayasahip olmayı gerektirmiyor ancak kazanan taktiği bulmak var ya, bakın işte o az da olsa diğerlerinden biraz üstün bir zekanın eseri.

SATRANÇ TAHTASI

Öteden beri hep söylerim, futbol oyun alanı bir satranç tahtasıdır. Doksan dakikayla sınırlandırılmış olsa bile üzerinde oynanan oyun yaşamdaki tüm saatlerimizin küçük bir birimini içeriyor. Öyle ya, yaşamımıza yönelen pek çok tehlikeyi genelde akılcı bir taktik aracılığı ile savuşturduğumuz gibi, onu düzenlerken de belli taktiklere ihtiyaç duymuyor muyuz? Futbolun tarihinde bilinen ilk gol atma çabası, olması gerekli bir taktikten çok, “bencilliğin aşırıya kaçmış bir görünümünden” ibaret. Bir başka deyişle futbolun ilk yıllarında topu ayağına alanın, aynı takım oyuncusuna pas vermek şöyle dursun, kendi kafasına rakip kaleye dek topla koşup gol atma gayreti, yürümeyi yeni öğrenen minik yavrunun sağa sola umarsızca koşması ile hemen hemen aynı. İlerleyen zaman içinde bunun bir işe yaramadığı görülünce oyunun kazananı ya da en azından kaybetmeyeni olmak için dimağlarda hummalı çalışmalar başlatılmış. Böylelikle oyun alanının her bölgesi, birbirinden farklı yeteneklere verilen değişik görevlerle bezenmiş mücadele alanları haline gelmiş. Tek başına verilen uğraşla bu oyunun nihai amacını gerçekleştirmeye yönelik bir sonuca varılamayacağını gören insan aklı, yaşama karşı verdiği her savaşta kullandığı muhtelif taktiklerin futbol için de geçerli olduğu sonucuna varınca, onu sürekli zenginleştirmek suretiyle mücadele kavramına daha geniş bir anlam kazandırmıştır. Bir maç sonrası stadyumdan çıkan kime sorsanız, üç aşağı beş yukarı size takımın maçta uyguladığı taktik yahut taktiklerin olumlu ya da olumsuz yanlarından söz edecektir. Yorumculara bakarsanız, onların ki bambaşka bir film zaten çünkü daha maç başlamadan kimin hangi taktikle oynayacağı yahut oynaması gerekli oyun şekli konusunda oldukça iddialı açıklamalarda bulunmaktan hiç imtina etmezler.

‘BEN DEMİŞTİM’

Nasılsa maç bitiminde hazretlerin hepsi, teknik direktör tarafından tasarlanmış taktiği evirip çevirip “ben demiştim” cümlesinin önderliğinde kendilerini doğrulayan bir şekle büründüreceklerdir. Hal bu ki taktik dediğimiz, bir maçın bütününe şamil tek bir düşünce şekli değildir. Oyun içindeki gelişmelere göre her an her şekilde değişmesi gerekebilir. Bu yüzdendir ki yıllar boyu hangi sistemin kazanan taktik olduğu hep tartışılıp durmuştur. Kırklı ellili yılların WM şeklinde sembolize edilmiş, gözü kapalı 5 forvetle rakibe saldırılan oyun şekli, altmışlı yıllarda terk edilerek bu kez dengeli bir 4-3-3 ün hakimiyetinde uzun yıllar geçirmiş, bilahare futbolda kurucu baba olarak bilinen İngilizlerin aşık olduğu 4-4-2 ve sonrasında Avrupa futbolunun uzun süre vazgeçilmezi olan 3-5-2 veya 3-4-3’ün muhtelif versiyonları derken bugün artık sahanın her yerinde her an presle rakibi hataya zorlayarak topun kazanılması yoluyla golün aranması adlı “hiçbir sayıya mahkum olmayan bir sistem” gündeme gelmiştir ki bu da bize futbolun, kendisinin ayrılmaz parçası olduğu dünya düzenine paralel gelişme gösterdiğini anlatmaktadır. Bendeniz güncel dünya düzeni dediğimizi sizlerin nasıl anladığınızı bilemiyorum. Bana kalırsa bu, kazanmak adına insan kimliğini hiçlemek dahil akla gelebilecek her şeyin acımasızca yapıldığı, açlıkla boğuşan insanların haritadan silinmesi için nasıl davranmak gerektiği konusunda çirkin biçimde uzmanlaşılırken, diğer insanların da menfaatleri doğrultusunda bu rezilliği film seyreder gibi seyrettiği, belli yaşın üzerindeki insanların yeni dünya sistemine uygun olmamaları sebebiyle muhtelif taktiklerle usul usul toplum dışı bırakılmaya çalışıldığı ve nihayet arkadan vurmanın da işi bilmek olarak nitelendirildiği bir düzendir efendim. Düşünceye saygım sonsuz elbet, düzenin böyle işlemediğine ilişkin iddia ve kuşkuları olanlar varsa, onlara stadyumlardan yükselen seslere kulak vermelerini öneririm. Ne tür bir taktik olduğu bilimsel manada henüz anlaşılamamış olsa da, artık duymayanların bile kulaklarına ulaşan “Vur kır parçala, bu maçı kazan” çığlıklarıyla kriz geçirircesine tepinen tribünler hangi asırda yaşıyor zannediyorsunuz.