Top

Abone Ol

Koskoca yaşamın hiç işi gücü yok, kalkmış bizimle top oynuyor. Eşit şartlarda oynasak neyse. Tâbir yerinde ise biraz uyanıklık yaparak bizim amatörlüğümüze karşı yarattığı amatör görüntüsü altında ince bir profesyonellik var ki bakın işte bu kendisine hiç yakışmıyor efendim. Hem de hiç. Hatta galipsiniz, mağlupsunuz umurunda bile değil. Hadi bakalım oynadığınız kadar oynayın, sonra hemen eve cinsinden. Yine de olsun, biz ister bu âlemde ister başka âlemde, sonuç ne olursa olsun hep güzel top oynanmasından yana olanlardanız. İleride bir gün- o vakte kalırsa eğer –televizyonda yayınlanacak bir nostalji programında yaşama karşı yürekten oynadığımız maçlar anlatılırken duyacağımız gurur, rezilliklerini öte tarafa da taşımış olanların kafalarını yerden asla kaldıramamalarına yeter de artar bile.

Yaşam bizimle top oynuyor dedik ya, bendeniz de bugün şu “top” a takıldım her nedense. Futbol, kendi başına bir hiç olan bu zat –ı muhteremi öylesine ciddiye almış öylesine önem vermiş ki, tutmuş oyun kurallarına bile yerleştirmiş. Hem de öyle arkalara falan değil, hemen ikinci maddeye,aman ne itibar ne itibar. Bakın alt tarafı top deyip geçmeyin, özel ölçüleri bile var. Yuvarlak, uygun malzemeden yapılmış olacak bir kere. Sonra çevresi 68 cm ile 70 cm, ağırlığı oyunun başlangıcında 410 gr ile 450 gr arasında ve nihayet basıncı deniz seviyesinde 0.6-1.1 atmosfer olmalı. Hani bilmeyen, belediyede yapılan bir ihaleye katılma şartları arz ediliyor zanneder. Neyse, bu kadar teknik detay yeter sanırım, biz anlatıma devam edelim. Bu top denilen varya top denilen, işte onun herkese tepeden bakan kasıntı tavrı kendisini oyunun öznesi olarak düşünmekten geçmiyorsa adam değilim. Şeytan diyor git vur şuna bir tekme. Hoş, vursak bir türlü vurmasak başka. İşin garip tarafı o ki, hadi vurduk diyelim, mübarek hasbelkader gider ve ağlarla kucaklaşırsa kendinizi bir anda omuzlar üzerinde bulmanızan meselesi. Eh şimdi, sizi bir sevgi çağlayanının delimsirek hızı eşliğinde böyle muazzam bir haz deryasına ulaştırıyorsa eğer, gelin de teşekkür etmeyiniz arkadaşa. Öte yandan rakipler için bu durum elbette pek kabul edilebilir bir şey olmadığından, kendisini ağlardan çıkaran kalecinin hıncınıalmak amacıylaonu şiddetle yere çarpmasından tutunuz, santranın yapılacağı orta yuvarlağa dek ayaktan ayağa, tâbir yerindeyse ite kaka ve gayet itibarsız biçimde yol alması başka türlü bir acıdır hazrete. Yalnız burada biraz durmak gerek çünkü bu kadar anlam yüklediğimiz topun da bir haysiyeti var efendim. Cümle taraftar bilir ki top sizi sevecek. Sizin oyun anlayışınızı, sizin felsefenizi, kısacası sizin her şeyinizi sevecek. Yoksa şıkkı yok, asla ve asla istediğiniz neticeyi elde edemezsiniz. İnanmadınız mı? Tamam, soralım bakalım; topu istediği köşeye santim şaşmadan gönderebilen efsane İtalyan oyun kurucu Roberto Baggio gibi bir star, hem de 1996 Dünya Kupası finalinde, Brezilya’ya karşı kader penaltısında neden topu on bir metreden 7.32 m. eninde 2.44 m. yüksekliğinde koskoca kale yerine neredeyse gökyüzüne dikmiş. Sen bütün maç boyu siyah incilerin şık oyununu çirkinleştir, allem et kallem et, maçı 120 dakikaya taşıyıp 0-0 bitir, sonra gel şampiyon olmak için bir penaltıda vurduğun topun ağlara gitmesini bekle. Yok öyle hem yirmi beş kuruş hem şoför mahalli efendim. Hiç dikkat ettiniz mi, bazı oyuncular topu alır, öper sarmalar, ona anormal şefkat gösterir. Neden? Az sonra bedenine tekme atacağı bu nesne ile iyi bir iletişim kurmak, saygısını ifade etmek hatta belki peşin peşin özür dilemek için. Abarttığımı düşünüyor ve ”Hadi canım sen de!” cümlesini sarf etmeye hazırlanıyorsanız zahmet etmeyin. Top sizi sevmezse o kaleden içeri katiyetle girmez efendim. Katiyetle girmez bana inanın. Hem bunu futbolla yatıp futbolla kalkan bütün taraftarlar bilir, aksini söylerseniz bunu sizin acemiliğinize veririm. Bu noktada top üzerinden genel bir değerlendirme yapmak gerekirse diyebilirim ki, insan nefes almayı öğrendikten sonra yaşamını nasıl sürdüreceği konusunu başkalarına ihale etmeden sadece yaşama dikkat etmeli. Çünkü bu dünyada her şeyin varlığının belli bir gerekçesi var.

Çevremizde gördüğümüz ne varsa o kadar basit dizayn edilmiş ki, türlü baskılara yenik düşüp onları karmaşık hale getirmenize, olduklarından başka anlamlar yüklemenize ve hangi konumda olursa olsun birilerine teslim olmanıza hiç gerek yok. Ne kadar uzun zaman alsa da, su kendi yolunu buluyor hep. Bu yüzden sonuçta gol olsun olmasın esas olan önce bilinç sahibi olarak iyi oynamaktır diyorum ben. Yoksa kazanmaya da kaybetmeme adına oyunu çirkinleştirerek zamana oynayıp ikide bir de topu oyun sahasının dışına yollayarak bir şey elde edilmez. Farz edin bu dünya kocaman bir futbol sahası ve bugüne dek hiç tanışmadığınız güçlü oyunculardan kurulu takımların olduğu bir maçtasınız. Yalnız küçük bir ayrıntı vereyim ki, ne oynayacak takımların birine almışlar sizi ve ne de tribünlerde oturacak bir yer vermişler. Bir düdük sesi duyuluyor ve daha ne oluyor demeye kalmadan biri gelip dokunuveriyor yaşamınıza en şiddetli biçimde. O an, aklınızı kullanıp doğru dürüst yer bulamadığınız için artık başkalarının oyunu haline gelmiş maçta şuursuz bir biçimde bir o kaleye birbu kaleye yollanmaya başlıyorsunuz. Bu durumda eğer nefeslenecek fırsat bulursanız, sorun bakalım kendinize siz bu oyunda hangi roldesiniz? Hatta durun, bir adım daha ileri gideyim efendim. Soruverin kendinize bir zahmet hala öğrenemediyseniz, siz kimsiniz?