Tribündeki müzik

Abone Ol

Vakti zamanında, ulaştıkları yerde yaşayan insanların aldıkları nefese göz dikmiş, onların yaşamlarının birkaç saniye sonrasını acımasızca hiçliğe taşıyacak uzun menzilli kalleş füzelerin henüz icat edilmediği dönemlerde, savaşa giden toplulukların önünde yer alan bir ekip tarafından ülke kültürüne göre değişen tipte bir müzik icra edilmesi ne ilginç değil mi. Düşünün. Adım adım yok etmeye ya da yok olmaya doğru uygun adım gitmektesiniz ama yanı başınızda sanatsal bir faaliyet sizinle yürüyor. Bunun cesaretin yoğunlaşmasını içerdiğini söyleyen de var, kültürü bir yerden başka bir yere taşımaya yaradığını da. Hangi saikle olursa olsun savaşla bir anılmayı kabul etmek müziğe büyük haksızlık. Mental anlamda savaşla belli konularda kesişen ve maç süresince onunla özdeşleşen futboldaki müzik ise en azından ucunda ölüm olmaması hasebiyle kabul edilebilir nitelikte. Bakınız bu müziğin içindeki marş ve şarkılardan öyleleri var ki takım mağlupkensöylendiğinde yeniden birlik olma duygusunu baş döndürücü bir duygusallık eşliğinde sahaya en hızlı biçimde ulaştırıyor. Bilmem hiç duymuş muydunuz şu sözleri : “You will never walk alone” yani “Asla yalnız yürümeyeceksin”. Sihirli melodiler eşliğinde takımlarına seslenen Liverpool taraftarlarının Anfield Road stadının Kop tribününde iki yana açılmış elleri arasındaki atkılarla sağa sola sallanarak söyledikleri efsaneleşmiş şarkının sözleridir. Umudu içselleştirmiş bir felsefenin en tipik örneği olan bu eserin sözleri şöyle : “ Bir fırtınanın içinden geçerken/ başını dik tut ve korkma karanlıktan / fırtınanın sonunda altın gökyüzü / ve eğlencenin tatlı şarkısı/ Rüzgarın içinden yürü / Yağmurun içinden yürü / Hayallerin bir yana atılsa da savrulsa da yürümeye devam et / yürü yüreğinde umutla ve bil / asla yalnız yürümeyeceksin Öyle ya. Nerede olursa olsun kazanırken her yer güllük gülistanlık. Akılları baştan alır bir golün, bir galibiyetin verdiği tarifsiz hazlar. O ne baş dönmesidir ah! Ayaklar hızla yerden kesilir ve yaşamın gelecek süreçlerine dair değil bir, beş altı kare ötesi konuşulmaya başlanır. Hiç akla gelmez o an bir gün karşıda git gide küçülen rakibin durumuna düşülebileceği. Varsa yoksa zaferle mutlu olmak, dertleri ötelemektir aklımızdaki. Hal bu ki bazen aynı dakikanın içine bile sığdığı görülmüş goller, tüm sevinci yerle bir etmeyi başardığı gibi beklenmedik sıkıntılarla baş başa bırakabilir insanı. Bir de bakılır ki yaşamın en ağır derslerinden birini vermiş ihtiyatlı olmamak. Her şeye rağmen, sözcükleri büyük bir özenle seçilmiş kimi şarkılar yeniden başlamaya olanak tanır insana, iş ki içeriği iyi kavranmış ve içselleştirilmiş olsun. Bazen bir yurdun istiklal marşıdır bu yedi düvele meydan okuyan, bazen bir kulüp marşı.

Geleneğin ezelden beri sunduğu bir güç olarak durur yanı başımızda. En acı günlerde baştan başlamayı seçen bir ant içme töreni gibi saygın bir ruh içerenleri de var. Bir dönem amatör kümeye düşen Göztepe taraftarının dillere düşen “İsyan marşı” geçmişte ülkemizde ve Avrupa da efsaneleşmiş bir takımın çektiği acılara rağmen yeniden ayağa kalkacağına inancını göstermiyor mu : “Bin dokuz yüz yirmi beşte/ doğdu şanlı Göztepemiz /ıssız kuytu köşelerden / ant olsun ki döneceğiz. O günlere inanarak / dalgalan sarı –kırmızı /acıların arasından /söyle isyan marşımızı”. Çok uzun yıllara mal olsa da takımın bugün geldiği nokta bu inancın anlamlı bir zaferi değil midir? Çok kişi bilmez ama Göztepe’nin yakın geçmişine düşmüş acıların benzerini yaşayarak bugün alt liglere neredeyse demir atmış ve layık oldukları yere yeniden dönmek için çaba gösteren iki güzide İzmir ekibinin tarihi marşları da en az isyan marşı kadar değerli içerikte. Dinleyin bakın : “Çok yaşa şanlı Kaf Sin Kaf çok yaşa / Taç ettik gençlikte biz seni başa / Gençliği yaşatmaktır gayemiz / Şanlı Kaf Sin Kaf gençleriyiz / Kalmasın kalbimde acı bir sızı / Ufkunda sallansın yeşil kırmızı” ?

Ya şuna ne demeli : “Altay koş sevil atıl oyna / Semalarda semalarda parılda?/ İzmir 'in parlak yıldızı/ Duydular şanımızı / Yüksel ki sen kararsın ay / Kudretinle kuvvetinle şen Altay”.

Buraya kadar sizlere arz etmeye çalıştığım besteler veya marşlar üzerlerine yazılmış sözlerin kimilerine çocuksu kimilerine aşırı duygusal gelebileceğini biliyorum ve günümüzde içine girdiğimiz hiç bir mücadelenin ne duygusallığa ne de gözyaşına yer vermediği ortada. Yine de içlerinde tek bir küfür bulunmayan bu eserlerin kıymetini bilmemiz gerektiğine inanıyorum. Zira çirkin benzetmeler içeren güncel tribün besteleri, aslında belli bir ahlaki zafiyete bağlı çöküşün çevremizi adım adım sardığının bir göstergesi. Bu itibarla, inancı ve sevgiyi önceleyen şarkıların çoğalması gün geçtikçe artan çapsız vandalizme karşı verilen mücadelede bizlerin en büyük dayanağı olacaktır. Hatta bu sonuncuların yokuştan aşağı frenleri patlamış biçimde hızla yol alan arabayı durdurabilmek adına önemli bir rol oynayacağını söylemekte hiç beis yok. Herkes tarafından mükemmelen bilinmelidir ki, toplumların ruh halinin iyi analiz edilememesi bütün toplumsal sorunların başlangıcıdır. Bugün çirkin bir söz, yarın kitlelerin katıldığı berbat bir şarkı derken kendimizi içinde bulacağımız çember yaşam alanımızı usul usul daraltırken bizi hiç gerçekleşmeyeceğini düşündüğümüz sıkıntıların içine atabilir. Bu yüzden şimdi yol gösteren atasözlerinden temiz ruhlu şarkılarımıza dek sahip çıkmamız gereken ne varsa hepsine sahip çıkma zamanı. Malumunuz tekerlek kırıldıktan sonra yol gösteren çok oluyor çünkü.