Tunç Soyer; Bir masa örtüsünden taşan özgürlük çağrısı!

Abone Ol

On yıl Seferihisar, beş yıl İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı…

Ardından gelen esaret. İlk kez Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na seçildiğinde aramızda geçen konuşmayı hiç unutmam. “Başkanım,” demiştim, “maaşı olmayan tek yönetim kurulu üyeliği spor kulübü yönetimi, beraber çalışacaksak orası benim için uygun orayı istiyorum.” İki dönem boyunca, tek kuruş almadan büyükşehir spor kulübünde emek verdim. Elbette bazı yanlışları da dile getirdim; eleştirilerim de oldu. Ama maalesef yeni dönemde liste dışı kaldım!! Evet, bir kırgınlığım, bir burukluğum oldu. Ama bütün bunlar, onun samimiyetine, sosyal belediyecilik anlayışına ve kişisel dürüstlüğüne olan inancımı hiç eksiltmedi. Tunç Soyer’i asıl yıkan; çok güvendiği, güvendiği için yetki verdiği ama yolun sonunda onu yalnız bırakan dar ekip oldu. Bir anlamda gömleğin düğmelerini baştan doğru ilikleyememekti yaşanan. Buna rağmen; pandemi, deprem ve derin ekonomik kriz gibi üst üste yaşanan ağır felaketler sürecinde, sosyal belediyecilik kavramını en üst düzeyde uygulayarak örnek bir model ortaya koyması tartışmasız biçimde takdire şayandır. Yanlışlar elbette eleştirilir. Ama doğruların fazlalığı, o yanlışları fazlasıyla götürür. Tunç Soyer de işte o insanlardandır. Bugün cezaevinin karanlık koğuşundan kaleme aldığı mektup; sadece benim değil, onu okuyan hemen herkesin yüreğini acıtan, yaşanan haksızlığa ve hukuksuzluğa karşı isyan duygusunu büyüten bir metindir. Bu mektubun tamamını bulun ve okuyun derim.

‘TEHDİT ETMEZ’

Bazı metinler vardır; yüksek sesle bağırmaz, slogan atmaz, tehdit etmez… Ama okuyan herkesin vicdanında derin bir yankı bırakır. Tunç Soyer’in cezaevinden yazdığı bu mektup tam olarak böyle bir metin. 162 gündür özgürlüğünden mahrum bırakılmış bir eski büyükşehir belediye başkanı, bize bir “mağduriyet edebiyatı” yapmıyor. Aksine; bir masa örtüsünden, bir terlikten, bir film saatinden yola çıkarak adaletin, insan onurunun ve hukukun ne kadar kırılgan ama aynı zamanda ne kadar hayati olduğunu hatırlatıyor. Bu mektup bir savunma değil. Bu mektup bir sitem metni de değil. Bu mektup, “Ben buradayım ama aklım hâlâ dışarıda; memleketimde” diyen bir insanın sessiz haykırışıdır.
162 gün; Ne için? 157 kişinin gözaltına alındığı bir süreç… Dosyalar, iddialar, incelemeler… Ve bugün gelinen noktada tahliyeler. Sorulması gereken soru çok net; aynı dosyada, aynı süreçte, aynı delil çerçevesinde neden sadece iki kişi hâlâ içeride? Tutukluluk bir ceza değildir. Tutukluluk, istisnai bir tedbirdir. Ama ne yazık ki Türkiye’de uzun süredir tutukluluk, yargılamadan önce verilen fiili bir cezaya dönüşmüş durumda. Tunç Soyer’in anlattıkları, “lüksünden koparılmış bir siyasetçinin zor günleri” değildir. Anlattıkları, aynı zamanda bir hukukçu olarak bir hukuk devletinde asla normalleşmemesi gereken bir tabloyu gözler önüne seriyor.

MAVİ ÇİÇEKLİ

Mektubun en çarpıcı yeri belki de masa örtüsü hikâyesi… Aylar süren dilekçeler, kurul toplantıları, prosedürler… Ve sonunda gelen mavi çiçekli bir masa örtüsü. O örtü, aslında sadece bir kumaş parçası değil.

O örtü;

* İnsan onurunun ne kadar kolay törpülenebildiğini,
* Küçük hakların bile ne kadar büyük mücadelelerle elde edildiğini,
* Özgürlükten mahrum bırakılmış bir insanın “normal” sayılacak taleplerinin bile nasıl lütuf gibi sunulduğunu gösteriyor.
Ve insan ister istemez düşünüyor; bu ülkede, hakkında kesinleşmiş bir hüküm olmayan bir insan neden bunları yaşamak zorunda?

MANDELA BENZETMESİ

Tunç Soyer’in kızıyla paylaştığı Mandela benzetmesi çok kıymetli. Çünkü Nelson Mandela’yı Mandela yapan şey, sadece özgürlüğüne kavuşması değildi. Onu Mandela yapan şey, esareti hak etmediği hâlde o esareti onurla taşımasıydı. Bugün Tunç Soyer’in yaşadığı da tam olarak budur. Bir intikam hukuku değilse, bir gözdağı siyaseti değilse; bu tutukluluğun hukuki gerekçesi kamuoyuna açık ve ikna edici biçimde anlatılmak zorundadır. Aksi hâlde bu süreç, sadece bir kişiyi değil; adalete olan toplumsal inancı da tutsak almaktadır.

TOPLUMSAL SINAV

Bu yazıyı okuyan herkes şunu bilmelidir; bugün mesele Tunç Soyer değildir sadece.

* Seçilmişlerin yargı eliyle nasıl etkisizleştirildiği,
* Yargının siyasetin gölgesinde kalıp kalmadığı,
* Hukukun herkese eşit uygulanıp uygulanmadığıdır.

Tunç Soyer içerideyken bile “iyinin, güzelin ve doğrunun” mücadelesini büyüteceğini söylüyorsa,
Bu toplumun dışarıda olanlara düşen görev çok daha açıktır.

SON SÖZ

Adalet, geç gelirse adalet olmaktan çıkar. Masumiyet karinesi, uzun tutukluluklarla anlamsızlaştırılamaz. Bir ülke, en çok da hak etmediği hâlde sabırla bekleyen insanlara borçlanır.. Tunç Soyer’in bu mektubu bize şunu söylüyor; Bu bir kin hikâyesi değil, bu bir intikam çağrısı değil, bu bir özgürlük ve hukuk çağrısıdır... Ve bu çağrı, daha fazla karşılıksız kalmamalıdır. Tunç Soyer özgürlüğüne kavuşmalıdır. Çünkü adalet, ancak o zaman biraz olsun nefes alacaktır.