Türkiye’de artık insanların önemli bir kısmı şu soruyu yüksek sesle soruyor: Bir insan hakkında iddia olması, onun aylarca özgürlüğünden mahrum bırakılması için yeterli midir? Bu sorunun son örneklerinden biri, önceki dönem İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer üzerinden yaşanıyor. 10 ayı aşkın süredir devam eden tutukluluk hali, sadece siyasi değil; vicdani, hukuki ve insani açıdan da tartışılması gereken bir noktaya ulaştı. Çünkü ortada kamuoyuna yansıyan tablo ile verilen ağır özgürlük kısıtlaması arasında ciddi bir orantısızlık tartışması bulunuyor. Görev süreci boyunca doğrudan bir şikayetçi yok… Defalarca yapılan bilirkişi incelemelerinde suç unsuruna dair net bir tespit ortaya çıkmıyor… Kooperatif soruşturmasında doğrudan imza ya da kişisel menfaat bağlantısı iddiası netleşmiş değil… MASAK raporlarında ise geçmişe dönük kişisel para trafiği veya haksız kazanç ilişkisine dair somut bir veri kamuoyuna yansımış değil… Hal böyleyken insanlar şu soruyu soruyor: Eğer bir kişinin kaçma şüphesi yoksa delil karartma ihtimali fiilen ortadan kalkmışsa ve doğrudan kişisel çıkar ilişkisi tespit edilemiyorsa; 10 ayı aşan tutukluluk neyin cezasıdır? Çünkü unutulmaması gereken temel ilke şudur: Tutukluluk bir ceza değildir. En azından hukuk devletlerinde olmaması gerekir. Mahkeme kararı olmadan insanların yıllarca özgürlüğünün sınırlandırılması, toplum vicdanında “önce cezalandır, sonra yargıla” algısını büyütür. Bu durum sadece bir siyasetçiyi değil, hukuk güvenliğini tartışmalı hale getirir. Bugün mesele artık sadece Tunç Soyer meselesi değildir. Mesele; Türkiye’de yargının “istisnai tutuklama” ile “peşin cezalandırma” arasındaki çizgiyi koruyup koruyamadığıdır. Çünkü hukuk, kişilere göre uygulanmaya başladığında adalet olmaktan çıkar. Bir ülkede insanlar mahkeme kararından önce toplum önünde mahkum ediliyorsa, orada hukuk değil güç ilişkileri konuşulmaya başlanır. Elbette soruşturmalar yapılmalıdır. Kamu kaynakları sorgulanmalıdır. Belediyeler denetlenmelidir. Kim suç işlediyse siyasi kimliği ne olursa olsun hesap vermelidir. Ancak soruşturma başka şeydir, peşin infaz başka şey. Bir hukuk devletinin gerçek gücü, sevdiğini korumasında değil; hakkında tartışma olan kişiye bile adil davranabilmesinde ortaya çıkar. Bugün yapılması gereken şey slogan değil, şeffaflıktır. Somut delil varsa açık biçimde ortaya konulmalıdır. Yoksa insanların özgürlüğü üzerinden siyasi ve toplumsal mesaj verilmesi, adalet duygusunu derinden yaralar. Çünkü özgürlük, devletin lütfu değil; insanın temel hakkıdır. Ve gerçekten somut suç yoksa uzun tutukluluk artık hukuki tedbir değil, vicdani bir sorun haline gelir.
MASAK RAPORLARI
“Büyükşehir belediye başkanlığı yapmış bir kişinin, bütün incelemelere rağmen MASAK raporlarında en küçük bir kişisel çıkar, haksız kazanç ya da suç unsuruyla ilişkilendirilememesi son derece dikkat çekicidir. Buna rağmen 10 aydır özgürlüğünden mahrum bırakılması ise hukuk ve vicdan açısından ciddi bir tartışma konusudur. Bana göre tertemiz çıkan o MASAK raporu, sıradan bir evrak değil; adeta bir ŞEREF madalyasıdır. Çünkü Türkiye’de siyaset yapan birçok isim yıllar sonra servet, şaibe ve çıkar ilişkileriyle anılırken; bazı belediye başkanları ise dürüstlükleri, mütevazı yaşamları ve halkçı kimlikleriyle hafızalarda yer etmiştir. Geçmişte bu şekilde saygıyla anılan az sayıdaki büyükşehir belediye başkanının arasına, bugün Tunç Soyer de adını yazdırmıştır. Seferihisar’ın bugün mahalleye dönüşmüş bir köyünde, mütevazı bir evde iki kızıyla birlikte eşinin özgürlüğüne kavuşmasını bekleyen bir kadının ruh halini anlamamak mümkün değildir. Bu mesele artık yalnızca hukuki bir dosya değil, aynı zamanda insani bir dramdır. Bir eşin bekleyişini, çocukların özlemini, bir ailenin yaşadığı belirsizliği görmeden sadece siyasi tartışmalar üzerinden konuşmak eksik kalır. Tunç Soyer’in yaşadığı bu duruma; bir eş, bir baba ve her şeyden önce bir insan olarak üzülmemek mümkün değildir. Çünkü bazen hukuk dosyalarının arasında unutulan en önemli gerçek, içeride bekleyen bir insan ve dışarıda onu bekleyen bir ailedir.”