Turgut Uyar: Ağustos’ta doğup Ağustos’ta ölmek

İkinci Yeni şiiri denince onu farklı bir yere koymak gerekir. Gerek “Divan” gerek Türkiye’m” kitapları özel bir yerde durur. “Dünyanın En Güzel Arabistan’ı” ise gerçeğin felsefesidir sanki

Abone Ol

Türkiye’nin 1940’lı yılları tek partili bir yönetimin ve kanlı bir dünya savaşının atmosferinde geçti. Bir şiir kitabının adından, kırmızı kapağından ve yayınevinin adından dolayı şairinin başına neler geldiğini Rıfat Ilgaz’la ilgili yazılarımda anlatmıştım. Bu yılları yaşayan şairler acılı bir kuşak oldular. Sadece işkence, hapis ve yoklukla değil; Sabahattin Ali’nin öldürülmesiyle canlarıyla bedel ödediler. 

Bunlar olurken bir de Garip akımı vardı. Aslında barış için kopmasını istedikleri bir alkışın peşindeydiler. Avuçları hep açık o ânı beklediler. Hitler’in bıyığını sevmediler. Gazete yağmalayanları tutmadılar. Öyle lafı dolandırmak veya bağırmak da onlara uyan bir şey değildi. Ne bir kelebeğin “raşe”sinin peşindeydiler ne bir zeybeğin kahramanlığının. Nasırdan, cımbızdan, alacaklılardan, rakı şişesinden söz ettiler. Kabahat miydi? Değildi. Ama şiirin Babil, Sümer, Troya ve bilmem daha nice yüksek tapınaklarından konuşan üstatların dünyasına tersti. Tapınaklarda Türkçe, kurban edilmeliydi. Oysa “Garip”ler ve mahpus olan Nazım Hikmet, Türkçeyi şiirle sokağa çıkarıyordu. 

Savaş bitip de yeni bir dünya kurulurken, ülkeyi yöneten İsmet İnönü’nün ifadesiyle Türkiye o yeni kurulan dünyada yerini aldı. Bu değişim, 1950’de yaşanacak iktidar devrinin de habercisiydi. 1950’de başlayıp 1960’ta bitecek olan bu devir, Türkiye halkına ne hayır getirdi, tartışılır. Ancak, şiir de artık başka bir dilden konuşuyordu ve İkinci Yeni dediğimiz akım bu yıllarda doğdu. 

İkinci Yeni, kendinden önceki toplumcuların ve Garip’lerin antitezi değildi, kuşkusuz. Cemal Süreya, “Biz şiir salt biçimdir, demiyoruz, belki en çok biçimdir diyoruz” diyecekti. Onların da bir “mesele”si vardı. Ancak, daha soyut ve evrensel kavramlara yöneleceklerdi. 

“DURURSA ANLAŞILIR SAATİN KAÇ OLDUĞU”

Hayır, unutmadım. Turgut Uyar’ı konuşacağız. 1947’den itibaren şiirleri yayımlanan ve şiir kadar kuram alanında da yetkin olan Turgut Uyar, “Yeditepe İstanbul” dizisinde “Kırlardan Geliyorlar” şiiriyle karşıma çıktığında üniversite öğrencisiydim. Birden bir tutkunun peşine düşer gibi kitabının peşine düştüm. Herhalde kendimle beraber birkaç dostuma daha aynı anda “Büyük Saat”i aldım. Eski baskıları bulup da hediye ettiklerim hariç…
Okul tatile girip de Adana’ya dönüş yolunda Bingöl dağlarına baktığımı anımsıyorum. “Yokuş Yola” şiirindeki “Muş-Tatvan yolu” değildi ama komşu yollar ve dağlardı. Yanımdaki koltuk boştu. “Büyük Saat” bir başka yolcu misali o koltukta duruyordu. Dönüp dönüp okuyordum. O kadar canlı ve konuşkan bir okumaydı ki, otobüse Turgut Uyar’ın biletsiz bindiğini benden başka kimse bilmiyordu. Demek ki şöyle böyle 20 yıl olacak her yolculukta çantamda Turgut Uyar taşıyorum. Bu satırları yazdığımda “Dünyanın En Güzel Arabistan’ı” na bakıyorum. 

Şairleri sadece ölüm ve doğum tarihlerinde hatırlamam, elbette. Şiir, çobanlık yaptığım yıllardan bugüne bir Ezop rengiyle heybemde durur. Ancak, takvimler bize anımsamak için yardımcıdır, yalan yok. İşte Ağustos’a varmak üzereyiz. 4 Ağustos 1927’de doğup 22 Ağustos 1985’te ölmüş. Sanki Ağustos onun için dönme dolap. Takvimin anımsayışına ve vefa yazıcılarına zorluk bırakmak istememiş sanki. 
Bütün şiirleri 1984 yılında “Büyük Saat” adıyla yayımlanır. Kitabın çıktığı ay ile ilgili net bilgiye ulaşamadım ama Turgut Uyar bu dünyadaki vadesini tertipli ve düzenli bırakıp gitti. Bazı dağınıklıkları toplamak başkalarının işiydi. Ama o, “Durursa anlaşılır saatin kaç olduğu/Ürkek yürek bütün geçmişi kabulleniyor” dizeleriyle zamana müdahale ediyordu. “Büyük Saat” onun dizelerinde zamanın sihrini bizlere taşıyor. (Bir de büyüdüğüm şehrin, Adana’nın simgelerinden biri de Büyük Saat’tir. Ne kadar şanslıyım, şiirin kutsal kitabı ‘Büyük Saat’le adaş bir mekanı olan bir şehrim var)

“ÖLDÜĞÜ GÜN HEPİMİZİ İŞTEN ATTILAR”

İkinci Yeni’nin 1950’lerde başlayan yüksek etkisinin 1965’te Nazım Hikmet şiirlerinin görece özgürleşmesiyle azaldığını yazar araştırmacılar. Toplumcu gerçekçiliğin büyük ustası bir hayalet gibi ortaya çıktığında Türkiye’de solun bir kesimi İkinci Yeni’yi dışlar bir tutum içindedirler. Oysa Turgut Uyar başta olmak üzere İkinci Yeni hareketi hem Garip hareketinin hem de Nazım Hikmet’in hakkını teslim etmektedirler. Kaldı ki bu şiir akımları ve şairlerin hepsi Türkiye sanatının değerli anıtları gibi hep birden yaşamaya devam ediyor. 

Ancak, Turgut Uyar’ın ölümünün her şeyden daha gerçek olduğunu söylemekte herhalde bir yanlış olmaz. Cemal Süreya “Turgut Uyar” şiirinde şunları yazar: 

Ak odada oturur
Kapısı penceresinden çok.
Gözlerinde yıldızlar
Serin yerde durur.
Bir elinde kadeh
Öbürünü yarasına bastırır.
İnşaattan ses gelir
Bir şeyi okşar gibidir.
Uzanıp durmuş mahcup
Işığa göçerin şarkısı.
Dönülmez dizeler içinde
Onunkiler gülaçılır.
Öldüğü gün
Hepimizi işten attılar.
Uyar’ın ölümü öyle derindir ki hükmettikleri şiirin ve yaptıkları her şeyin yaralandığını fark eden bir duyarlılıktır. 

“KIRLARDAN GELİYORLAR”

Gelelim bende en fazla yer eden şiire. “Kayayı Delen İncir” kitabında yer alan ama esasında “Yeditepe İstanbul”dan öğrendiğim şiir: Kırlardan Geliyorlar. Erzurum’daki öğrencilik yıllarımın teselli ve umudu yeşerten şiiri. Erzincan yollarında Sadık Gürbüz türküsünü terk edip sığındığım şiir. Mercan Vadisi’ne baktığımda “Büyük Saat”in sesine “Kırlardan Geliyorlar”ın sesi karışmıştı. 
kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber
elbette kırlardan kırlardan gelecekler
başka türlü nasıl güzelleşir bu akşamüstleri
söyleyin nasıl dayanılır dükkanlara depolara
bu katran kokusu başka türlü nasıl geçer

sonsuza varmadan bir önceyiz sanki
-o sayının da bir adı vardı unuttum –
her şey öyle saydam öyle madensel
kapıların kilitleri açık ve herkes uykusuz
hepsinin elinde bir saat bir sümbülteber

eskiden şaşardık bazı şeylerin yokluğuna
artık bu yokları var etmeyi usladık
ağaçları budadık ormandan balıkları tuttuk denizden
hani bazı açılmaz sanılan kapıları omuzladık
çünkü herkesin elinde bir saat bir sümbülteber

hey koca dünya nasıl avucumuzdasın
nasıl da parlıyorsun ey gözleri maden
çözdüğüm bütün bulmacalardan zorludur yüreğin
elbette kırlardan gelecekler kırlardan
kırlardan gelecekler ellerinde sümbülteber
ey güzelim sümbül ve teber ey canım
gördüğüm sanki o değildi
sanki kuşlar albümünden bir maden

Turgut Uyar bu dünyadan göç edeli 40 yıl olmuş. Göğe bakmaların, uzayan saçı kesmenin, şerbetli soğuk sular içmenin, yün bir atkıya sarınmanın duygusu, onun şiirleri olmasa bu kadar güzel olur muydu? Doğduğu gün bütün bu duygular onun şiirine yazgılıydı demek. Anısına saygıyla.