Türkiye’nin çok acil yeni sanayi bölgelerine ihtiyacı var…

Abone Ol

Türk ekonomisinin içinde bulunduğu açmazın temelinde üretim sorunu yatıyor…
Petrol ve doğal gaz gibi yeraltı zenginlikleri olmayan Türkiye, son 40 yılda önemli bir sanayi altyapısı oluşturdu. 
Bu doğru…
Ancak yapılan üretim, yüksek katma değer yaratmadığı gibi, ekonomi yönetiminde yapılan hatalar yüzünden rekabetçi olmaktan gittikçe uzaklaşıyor.
Şu rakamlara bakar mısınız? 
Türkiye’de an itibarıyla 1260 Ar-Ge Merkezi bulunuyor. 
2014 yılında bu sayı 168 idi.
Çok sayıda Ar-Ge Merkezi açılmasına rağmen, 2014 yılında Türkiye ihracatının kilogram fiyatı 1,63 dolar seviyesindeyken,  2022 yılı sonu itibarıyla 1,44 dolar seviyesinde. 
Bu değerin 2014 yılındaki tepe noktasından 2020 yılına kadar dikkat çekici bir hızla düştüğünü, 2020’den itibaren kurlardaki sıçramaların etkisi ile 1,44 dolar seviyesine yükseldiğini kaydedelim. 
1970 yılında küresel ticaretten binde 2 seviyesinde pay alan Türkiye’nin kişi başına milli geliri 490 dolar seviyesinde iken, 279 dolar kişi başına gelire sahip Güney Kore küresel ticaretten binde 38 seviyesinde pay alıyordu. 
Ya bugün… 
Türkiye yüzde 1 seviyesinde kolan vururken, Güney Kore küresel ticaretten yüzde 3 seviyesinde pay alıyor. Kişi başına milli gelirde ise Türkiye’nin dört katından fazlasına ulaşmış durumda. 
Tüm bu veriler, adeta bakkal dükkanı gibi Ar-Ge Merkezi açmakla, katma değerli üretim ve ihracata ulaşılamayacağını gösteriyor. 
Gelmek istediğim nokta şu…
Türkiye’de sanayi yatırımlarını yapması ya da mevcut yatırımlarının kapasitesini büyütmesi beklenen / istenen girişimcilerin karşısındaki en önemli sorun arazi rantı oluyor. 
Çok acil olarak, altyapısı tamamlanmış, insana, çevreye ve doğaya saygılı sanayi alanlarına ihtiyacımız var. Bugün itibarıyla sanayi üretimi yapılan organize sanayi bölgeleri ve serbest bölgeler, ülkenin toplam yüzölçümünün sadece binde 4’ünü oluşturuyor. 
783 bin kilometrekare alana sahip Türkiye’de organize sanayi bölgelerinin kapladığı alan sadece 110 bin hektar.  Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın hedefi bu rakamı 5 yıl içinde iki katına, binde 8’e çıkarmak…
Bence bu oran yüzde 1 olmalı ve ülke coğrafyasının tümü gözetilerek uygulanmalı. 
Neredeyse tüm OSB’ler genişlemek ve büyümek istiyor. 
Yeterli düzeyde parsel üretilmediği için, yatırımcılara ya noter huzurunda kura ile yer tahsis ediliyor ya da 4-5 yıl gibi uzun süreler beklemek zorunda kalınıyor.
Kısıtlı olarak üretilen sanayi parsellerin metrekare fiyatları ise akıl almaz fiyatlara ulaşmış durumda. 
İşte İzmir’den son örnek… 
Kurulduğu yıllarda kentin dış çeperinde yer alan, ancak şimdilerde adeta kentin göbeğinde kalan İzmir Atatürk OSB’de 3 Ekim 2023 günü 7 parselin satış ihalesi gerçekleştirildi. 
Muhammen bedeli 10 bin TL / metrekare olan parsellerin satış fiyatı 15 bin 400 TL’ye ihale edildi. 
Bu ihale bedeli, 570 dolara karşılık geliyor. 
İhaleye çıkarılanlar arasında 3 adet 5 bin metrekarelik parsel bulunuyor. 
Bu parsellerden birisini sanayici Mehmet beyin aldığını düşünün. 
Sadece toprağa 77 milyon TL yatırım yapılması gerekiyor Mehmet beyin. 
Yetmiyor…
Üzerine fabrikanın inşaatı yapmak ve içine makinelerini almak zorunda. 
Bunun için 100 milyon TL’den fazla yatırım yapacağını düşünürsek, henüz kasasına para girmeden sanayici Mehmet beyin cebinden en az 200 milyon TL kaynak harcanmış oluyor. 
Finansmana erişimin adeta durma noktasına geldiğini, ticari kredilerin en az yüzde 50 ve üzerinde faizle kullandırıldığını da hatırda tutmakta yarar var.
Hâl böyle iken…
Devletin bu soruna acil olarak el atması, yeni ve planlı sanayi bölgelerini bizzat kurması gerekiyor. 
Hatta TOKİ eliyle fabrika binalarını bizzat inşa ederek, sanayiciye kiralama yoluyla tahsis etmesi en akılcı çözüm bana göre. 
Sanayicileri rahat bırakalım. 
Elindeki sınırlı kaynakları taşa, toprağa, betona değil; makineye, teknolojiye, nitelikli insan kaynağının istihdamına tahsis etmelerini sağlayalım. 
Geçen hafta içinde bir törende dinleme olanağı bulduğum Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi Yatırım Destekleri Birim Müdürü Zahid Tuncel’in açıklamalarının altını ayrıca çizmemde fayda var. 
Sayın Tuncel, devletin Marmara Bölgesi’ndeki sanayi yoğunluğunu diğer bölgelere dağıtarak, deprem riski başta olmak üzere nüfus yoğunluğundan kaynaklanan riskleri de azaltmak istediklerini belirtiyor. 
Son derece isabetli ve akıllıca bir tespit bu. 
Yıllarca yazıp çizdiğimiz gerçeklerin fark edilmesi ve harekete geçilmesi insanı mutlu ediyor. 
Şu rakamlara bakar mısınız? 
Marmara Bölgesi’nde bugün itibarıyla ağırlığını İstanbul, Kocaeli ve Bursa oluşturmak üzere 33 bin 724 fabrika faaliyet gösteriyor. Bölgede 75’i işletme aşamasında olmak üzere toplam 98 organize sanayi bölgesi bulunuyor ve bu OSB’lerde 938 bin 633 kişiye istihdam sağlanıyor. 
81 ildeki tüm OSB’lerimizde 67 bin olan fabrikaların yarısı, 2.5 milyonluk toplam istihdamın ise yüzde 37.5’u Marmara Bölgesi’nde. 
Bölgedeki OSB’ler Türkiye’deki tüm OSB’lerimizin toplam üretiminin yüzde 33’ünü gerçekleştiriyor. Çok sıkışık alanlarda adeta iç içe üretim yapan fabrikalar, çeşitli çevre sorunlarına da ister istemez sebep oluyor. 
Devletin, makro bir planlama ile sanayi yoğunluğunu Marmara dışındaki bölgelere kaydırması; liman, lojistik ve ulaşım altyapısını tamamlaması bu açıdan kritik önem taşıyor. 

+++++

ETHEM PAŞA’NIN MÜCADELESİNE DESTEK ÇIĞ GİBİ BÜYÜYOR… 

Emekli Tümgeneral Ethem Büyükışık’ın, bir insanın tüm sınırlarını zorlayan akıl almaz mücadelesini geçen haftaki köşe haberimizde detayları ile anlattık. 
Ege Telgraf’ın 9 Ekim 2023 günlü baskısında manşetten verilen köşe haberimiz sonrasında, gerek sosyal medyada gerekse e-posta yoluyla çok sayıda destek ve tebrik mesajı aldım. 
Tüm okurlarıma içten bir teşekkürü borç biliyorum. 
Ethem Paşa’nın biricik evladı Dorukhan Büyükışık’ın 13 Mayıs 2018 günü saat 01:00 sularında İzmir’in Narlıdere ilçesinde lüks bir rezidansta cinayete kurban gitmesi sonrasında yaşananlar, devletin içindeki çürümenin hangi boyutlara geldiğinin en açık göstergesi. 

İNSAN ÜSTÜ ÇABA…

Pek çok kritik kurumun çalışanları bu cinayeti örtbas etmek ve delilleri karartmak için insan üstü bir çaba sarfetmişler. 
Ancak her kurumda olduğu gibi, bu suça ortak olanlar azınlıkta kaldığı için, yürekli ve vicdan sahibi kamu görevlileri Ethem Paşa ile doğrudan gerçek delilleri paylaşmışlar ve dava dosyasına girmesine yardım etmişler. 
Aradan geçen beş buçuk yılın sonunda Adalet Bakanı Sayın Yılmaz Tunç, Emniyet Genel Müdürü ve cinayetin olduğu gün İzmir Valisi olan Erol Ayyıldız, İzmir Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Fahri Mutlu Tosun, Hakimler ve Savcılar Kurumu’nun üst yöneticileri duruma vaziyet etmiş durumdalar. 

ÖRGÜT ÇÖZÜLMEK ÜZERE 

“Altını önemle çizerek ve dosyayı tüm ayrıntıları ile bildiğimi vurgulayarak” belirtmek isterim ki, yakın zamanda bu cinayeti işleyenler, tanık olanlar, delilleri karartanlar, delilleri yok sayanlar, sahte rapor düzenleyenler ve tüm bunlara göz yumanlar Türk adaletinin önünde hesap vermeye başlayacak. 
Bizler…
Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan, adalet duygusunun en yüce duygu olduğunu bilen bizler…
Mahkeme salonlarında yazan “Adalet mülkün (devletin) temelidir” cümlesinin, içi boş bir safsatadan ibaret olmadığını bir kez daha anlayacağız… 

+++++

KARŞIYAKA MÜFTÜMÜZE KUVVETLİ BİR ALKIŞ DAHA!

Dikkatli okurlar anımsayacaktır. 
Karşıyaka Müftüsü Sayın İsa Gürler’in, özellikle son yıllarda hepimizin özlemini duyduğu din adamı tanımlamasına uyan beyanlarını köşe haberlerimize taşımıştık. (Bknz, Ege Telgraf, 28,11,2022). 
“Son yıllarda” vurgusunu yapmamızın özel bir sebebi var kuşkusuz. 
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın asli görevlerinden uzaklaşarak, iktidarın yan kuruluşu gibi hareket etmesi, İslam’a siyasetin elinin bulaşmaması, dini değerlerin istismar konusu olmaması gerektiğini düşünen milyonlarca insanda hayal kırıklığı yaratıyor.

ATA’YA LANET OKUYANLAR

Hele hele…
Ayasofya Camisi’nin minberinde, maaşını aldığı devletin kurucusuna lanet okuyan imam kılıklılara, aynı laneti misli ile okuyası geliyor insanın. 
Söz konusu din görevlileri olunca katı genellemelerden kaçınmak zorlaşsa da Cumhuriyet değerlerine ve Mustafa Kemal ülküsüne yürekten bağlı din adamlarımız yok değil. 
Karşıyaka Müftüsü İsa Gürler onlardan biri. 
Bugüne kadar aydın bir din adamına yakışan çok sayıda davranışına tanık olduğumuz İsa hoca, önceki hafta Camiler ve Din Görevlileri Haftası nedeniyle düzenlediği etkinliklerin sonunda Millî mücadeleye katılan Müftü Rahmetullah Efendi’nin kabrini ziyaret etti.

İŞGALE İLK DİRENENLERDEN

Kokluca Kabristanı’nda sonsuz uykusunda olan Rahmetullah Efendi, İzmir’in emperyalistlerce işgaline ilk isyan bayrağını açanlardan biriydi. 
Atatürk’ün takdirini kazanmış, Millî Mücadele'ye katkıları nedeniyle İstiklâl Madalyası’yla taltif edilmişti. Tam 33 yıl boyunca İzmir Müftülüğü’nü yapmış, tüm İzmir’in saygı ve sevgisini kazanmıştı.
Karşıyaka Müftümüz İsa Gürler ve beraberindeki yürekli din adamları, Rahmetullah Efendi ile birlikte Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve muzaffer ordumuzun şehitlerinin ruhlarına dualar okumuşlar. 
Bugün Atatürk’e sövecek kadar alçaklaşan din adamı kılıklı soytarılara şu yaşanmışlığı anımsatmak isterim: 
Tarih 14 Mayıs 1919.
Maşatlık Meydanı’nda toplanan İzmirliler, ertesi günün sabahında Karaburun açıklarında demirli Yunan donanmasının kenti işgal edeceğini biliyorlar. 
Dönemin İzmir Valisi olan, alçakların en alçağı İzzet Paşa (Kambur İzzet), Yunan işgal kuvvetlerine karşı kesinlikle direniş gösterilmemesini, Türk halkının işgali sükûnetle karşılamasını emrediyor. 

ALÇAK VALİ’YE VERDİĞİ CEVAP

Bu alçaklığa karşı İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi’nin verdiği cevap, bugün her din adamının ezberleyerek duvarına asması gereken bir cevaptır. 
Valiye şöyle sesleniyor Rahmetullah Efendi: 
“Vali Bey bu bembeyaz sakalım kanımla kızarabilir ama bu alına işgalci Yunan alçağını sükûnetle selamlamış olmanın karasını sürerek Huzuru İlahi’ye çıkamam. Esaret altında yaşamaktansa vatan için şehadet şerbeti içmek daha iyidir. 
Müftü Rahmetullah Efendi işgalden sonra da çalışmalarına gizli olarak devam etmiş, yeraltı direniş hareketinin önde gelen isimlerinden biri olarak Kuvayı Milliye’ye tüm desteğini vermişti. 
Kendisine Allah’tan rahmet dilerken, onun aziz hatırasına saygı gösteren Müftümüz İsa Gürler’e tüm Karşıyakalılar adına içtenlikle teşekkür ediyorum. 
Ve ekliyorum: 
AKLI OLMAYANIN DİNİ, VATANI OLMAYANIN ALLAH’I OLMAZ!

+++++

CUMHURİYETİN KURULUŞ TARİHİNİ BİLMEYEN GENÇLİK…

Sosyal medyada yayınlanan sokak röportajlarına bayılıyorum. 
Ulusal medyada bize gösterilmek istenen manzaraya inat, toplumun gerçek bilgi, görgü ve kültür seviyesini görmemize fırsat veriyor bu söyleşiler. 
Acınası, ağlanası bir seviye bu. 
Cumhuriyetin 100’üncü yılını kutlamamıza şunun şurasında birkaç gün varken, acar sokak  muhabiri  “Sokak Kedisi Ebru” gençlerimize basit bir soru soruyor:
“Cumhuriyet ne zaman kuruldu?”
Gözyaşlarınızı sileceğiniz mendillerini hazırlayın uyarısında bulunuyor ve Ebru’nun aldığı yanıtları okurlarımla paylaşıyorum, noktasına virgülüne dahi dokunmadan…
-Bilmiyorum... Hiç bilmiyorum. 
-19 Mayıs? Değil... Bilmiyorum. 
-Cumhuriyet? (Yanındaki arkadaşından yardım istiyor) 
-Cumhuriyetin yılı kaçtı lan?
-Bilmiyorum ki? Onu pek bilmiyorum. 
-Temmuz’du galiba. 
-Kaç Temmuz?
-23 Temmuz. Doğru mu?
-23 Nisan 1923. Valla Benim tarih bilgim yok. Tarih bilgim sıfır
-1999 değil mi?
-İnternetten baksak olmuyor mu?
-2010 mu?
-Cumhuriyet mi? 1938’de şey kuruldu?
-Cumhuriyet... (Pişkince gülüyor) Ben normalde tarihte iyiyim. 1919 diyorum! 
“Sokak Kedisi” üsteliyor: 
-1919 mu? Hangi ayın, hangi günü? 
-23 Nisan... 
- 1453! 1453 müydü neydi?

GENÇLİĞİN DURUMU BU…

Farkındayım, yüreğiniz daraldı.
Moral bozmak istemem ama…
Bir kültür devrimi üzerine inşa edilen, bir uygarlık projesi olan Cumhuriyeti emanet ettiğimiz gençliğimizin hal-i pür melali bu…

+++++

HAFTANIN SÖZÜ 

“Bir şey seni eskisi kadar heyecanlandırmıyorsa, eskisi kadar üzemez.”
John Steinbeck