Bazı ülkelerde sandıklar konuşur, bazı ülkelerde suskunluk. Kimi zaman koca bir millet, yalnızca bir kelime arar: “Alternatif.” Fakat o kelime, yıllardır ya fısıltıda kaybolur ya da daha dile düşmeden bastırılır. Türkiye’de muhalefet, işte tam da bu arayışın hikâyesidir; çok söylenen ama az dinlenen, çok beklenen ama nadiren gelen bir bahar gibi...
Cumhuriyet’in ilk ışıklarında, sesler tek bir ağızdan çıkıyordu. Yolu çizilmişti halkın; farklı yönlere sapmak, marjinal sayılıyordu. Muhalefet, kurulur kurulmaz “tehlikeli” ilan ediliyor; bazen bir isyan, bazen bir “dış güç” söylemiyle tasfiye ediliyordu. 1930’ların tozlu gazete arşivlerinde hâlâ yankılanan bir korku vardı: "Ya halk gerçekten başka bir yol isterse?"
Sonra çok sesli bir ülke hayal edildi. Sandıklar çoğaldı, partiler kuruldu. Fakat çok seslilik, sadece isimlerde kaldı. Asker, kürsüden inip kışlaya dönmediği sürece, demokrasi hep bir sandalye eksikti. Darbeler, bildiriler, kapatılan partiler, anayasaya kazınan korkular… Her seferinde muhalefet yeniden başlamak zorunda kaldı, elinde ne kalem kaldı ne ses.
DEVRAN DÖNDÜ
Zaman aktı, devran döndü. Sandıklardan uzun süre tek bir renk çıktı. O renk öyle hâkim oldu ki, diğer renkler silikleşti. Adını koymaya gerek yok: Halk biliyor, duvarlar biliyor, suskunlar dahi biliyor. Uzun yollar yürüyen bir kadro, zamanla yolu değil yön tabelalarını değiştirdi. Eskinin mağdurları, yeni muktedirler oldu. Konuşanlar çoğaldı ama karşılık bulan azaldı. Bir baktık ki, “fikir” bile içi boşalmış söylemler sloganlaşmış. Ve muhalefet… O hep geç kaldı. Bazen içeride bölündü, bazen dışarıda bölüştürüldü. Kimi zaman öfkeye, kimi zaman umut tüccarlarına teslim oldu. Ortak hayal kurmak yerine, herkes kendi hayalini diğerine dayattı. Sonuç: Sessizlik. Gölgelerin ardında kalan, adı konmamış bir boşluk. O boşlukta insanlar şunu sormaya başladı: "Bu gidişe itirazım var ama... Kime güveneceğim?"
Bir ülke düşünün ki, iktidardan memnun olmayan milyonlar, yalnızca alışkanlığın güvenine sığınıyor. Çünkü karşılarında bir duruş değil, bir tartışma görüyorlar. İktidar bir bina ise, muhalefet çoğu zaman sadece çatısından sarkan bir bayrak oldu. Dalgalar sertleşince bayrak da söküldü, yerine yenisi asılamadı. 2019'da rüzgâr yön değiştirdi gibi oldu. Bazı şehirler, yılların sessizliğini yırttı. Halk, ilk defa “değişim”i sadece hayal değil, sonuç olarak da gördü. Fakat ardından gelen yıllarda o ivme durdu. Söz vardı ama eylem eksikti. Cesaret vardı ama istikrar yoktu. 2023 seçimleri, umudu büyüten değil, sorgulatan bir dönemeç oldu. Sonrası ise tekrar aynı cümleler, aynı tartışmalar, aynı bölünmeler...
2024’te sandıktan bir meltem esti, uzun süren siyasi kuraklığın ardından, halk bir nebze serinlik aradı. Ufukta beliren muhalefet gölgesi, kavruk toprağa düşen ilk yağmur damlası gibiydi. Kimi “bahar geldi” dedi, kimi “filizleniyoruz” sandı.
Umut erken açtı, siyaseti don vurdu. Meyveye duran hayaller, çiçekte kaldı. Halk yine fısıldadı: “Belki bir dahaki mevsim…”
Ve yine bugün, birileri hâlâ muhalefeti “yetersiz”, “dağınık”, “etkisiz” diye suçluyor. Oysa asıl mesele, neden bu hale geldiği. Çünkü bu topraklarda muhalefet sadece eleştiri değil; hayatta kalma savaşı. Dava dosyaları, kapatılan kapılar, sansürlenen ekranlar, itibarsızlaştırma çabaları… Hepsi bu savaşın silahsız cephesinde.
Demokrasi, yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de nefes alabildiği bir iklimle mümkün. Oksijenin tek kaynağı hükümetin niyeti olursa, sistem boğulmaya mahkûm. Ve unutulmamalıdır ki, bir ülke sadece yönetenlerle değil, eleştirenlerle de büyür. O yüzden, “başka bir ses” duyulmalı, duyulabilmeli, hatta istenmeli.
Belki de artık şunu kabul etmenin zamanı gelmiştir: Farklılık, tehdit değil zenginliktir. Eleştiri, yıkım değil yapımın temelidir. Herkesin aynı şarkıyı söylediği yerde, notalar değil, anlam ölür.
Bir bahçede tek bir çiçek varsa, o bahçe güzeldir. Ama aynı çiçek her yerdeyse, orası artık tarla olur. Türkiye’nin bahçe mi, tarla mı olacağı; muhalefetin yaşayıp yaşatılmasına bağlıdır.
Ve bazen bir ülkeyi, bir şiir değil; bir soru kurtarır:“Başka bir yol var mı?”
Bu noktada sormamız gereken soru şudur: Muhalefet neden var? Sadece iktidarı eleştirmek için mi? Hayır. Muhalefet, sistemin sigortasıdır. İktidarın yanlışlarını gösteren ayna, alternatif yolları çizen pusula, farklı toplum kesimlerinin sesi olmalıdır. Ve bu işlevi yerine getirmesi için muhalefetin suçlanmaması, engellenmemesi, aksine teşvik edilmesi gerekir.
Zira iktidarların denetimsiz kaldığı her ortam, zamanla kendi gerçekliğini yaratır. Ve o gerçeklik içinde sesler kaybolur, yankılar susar. Unutmamalıyız ki demokrasiler, sadece iktidarla değil; muhalefetin gücüyle de ayakta kalır.
Bir ağacın gövdesi ne kadar güçlü olursa olsun, kökleri kurursa devrilmeye mahkumdur. Türkiye’nin köklü bir demokrasi olması için muhalefetin susturulmadığı, bölünmediği ve sistemli bir şekilde itibarsızlaştırılmadığı bir düzen inşa edilmelidir. Çünkü bir ülkede tek ses varsa, orada sadece iktidar değil; vicdan da susar.
Türkiye’nin muhalefet arayışı, CHP’nin 38. Olağan Kurultay davasında yeni bir sınavla karşı karşıya. 15 Eylül’de (Bugün) görülecek iptal davası, hukuki bir karar olmaktan çok siyasi bir dönemeç olarak yorumlanıyor. Kurultayın “yok sayılması” durumunda, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden genel başkanlık koltuğuna dönme ihtimali beliriyor. CHP lideri Özgür Özel, bu olasılığa karşı olağanüstü kurultay kararını alırken, kulislerde konuşulan senaryolar partide güç kaybı ve bölünme riskini işaret ediyor. Muhalefetten umut bekleyen seçmen ise bu kaosun gölgesinde, “Başka bir yol var mı?” sorusunu bir kez daha fısıldıyor.