Vita tenekesindeki sardunya: Kemalettin Tuğcu

Abone Ol

Aslında ne savunmak ne de yermek için bu yazıyı hazırlıyorum. Sadece çocukluğumun izlerinden biriyle muhabbet etmek istediğimden tutuştum bu yazıya... Bugün Kemalettin Tuğcu’yu ağırlayacağız sözlerimizde. Onu ve onun dediği gibi “İnsanları sevindirmeyi seviyorum, yazdıklarım hep güzel biter, umut verir” sözünün ne kadar doğru işletildiğine ilişkin biraz muhabbet edeceğiz.

Türk edebiyat tarihinin uzunca bir dönemine, neredeyse 50 yılına damgasını vurmuş bir kalemdir Kemalettin Tuğcu... Çocukluğunu ya da ilk gençliğini 1970’li yıllarda yaşayanların, istese de istemese de vazgeçilmezlerindendi onun kitapları... Kimi çevrelere göre o, yazdığı kitaplarla sadece “pembe sıtma hapları” dağıtmış ya da “pedagoji katliamı” yapmıştır... Özellikle de çocuk kahramanlar üzerinden kurguladığı kitapların yazarı olarak bilindiğinden, şimdilerde ya okunmamakta ya da yazdığı orta uzunluktaki romanlar yok sayılmaktadır. Bir diğer görüş ise; ne olursa olsun bir kaç kuşağa okuma alışkanlığı kazandırmış bir kalemdir o ve her ne kadar eksiği olsa bile saygı duyulmalıdır. “Okuma yolculuğunda zararlı kitap yoktur ama yararsız kitap vardır” savına inansam da; çoğunlukla herkesin bildiği ama kimsenin bir edebiyat ürünü olarak görmediği yüzlerce kitap yazan Kemalettin Tuğcu; bir döneme tanıklık etmesi adına bile olsa dikkatle incelenmelidir bana kalırsa.

Kemalettin Tuğcu romanları, Türkiye’nin 1950’lerden başlayarak geçirdiği toplumsal deneyime ilişkin önemli ipuçları taşımaktadır. Bilindiği gibi bu dönemde, “arabesk” olarak adlandırılan bir kültür ortaya çıkmış ve bu kaderci kültüre karşı bir direnci de yanında getirmiştir. Kemalettin Tuğcu romanları, popüler kültür sayıldığından edebiyat söyleminden dışlanmasının yanında,“arabesk kültür”le ilişkilendirildikleri için de göz ardı edilmişlerdir daha çok. Karşı düşünen edebiyat tüketicileri, Kemalettin Tuğcu romanlarında öne çıkan yoksulluk, üveylik, yetimlik, iç göç, dikey toplumsal hareketlilik gibi temaların ve romanların dokunaklı olay örgüsünün duygu sömürüsüne açık bir şekilde okuru olumsuz etkilediğini savunurlar. Bu gibi temaların aşağı kültürle ilişkilendirilen yapısı da, Kemalettin Tuğcu romanlarını edebiyat söyleminden dışlamak için, haklı bir meşru bir zemin hazırlar böyle düşünenlere. Ancak Kemalettin Tuğcu’nun göz ardı edilmemesi gereken bir yanı da kendi gerçekliğinin yazdığı eserleri etkilemesidir bence...

Kurşun kalemi ve defteri sürekli yastığının altında hazır olan ve kendisini edebiyatçıdan çok yazı “yazma hastası” olarak tanımlayan Kemalettin Tuğcu, yeğeni Nemika Tuğcu’nun onunla ilgili yazdığı "Sırça Köşkün Masalcısı" adlı kitapta verdiği listeye göre 312 kitap yazdığı gibi 5 de kitap çevirmiştir. (Meraklısına Not; Örneğin, Fransız yazar Arnould Galopin (1865-1934) tarafından 1908'de yayınlanmış olan Le Tour du Monde de Deux Gosses (İki Çocuğun Dünya Seyahati) adlı eserini "Kahraman İzci" adıyla Türkçeye kazandıran Kemalettin Tuğcu’dur. Bundan başka, Araba ile Dünya Gezisi, Çırak Uçman, İzci Korkut, İzciler Kralı da yazarın Fransızcadan uyarladığı / çevirdiği diğer kitaplardır.)

Nurullah Ataç, çocukların edebiyattaki yeri konusunda şunları söyler:"Çocuğunuz büyüyünce ne olacaksa olsun, küçükken siz ona edebiyatı sevdirmeye bakın. İlim, bilgi sonradan gelecektir; önce insanlığını kurmak, hayalini işletmek gerek.”

Kim ne derse desin Kemalettin Tuğcu, Nurullah Ataç’ın dediği gibi, hayatın içinde iddiasız, orta halli insan tiplerine ve en çok çocuklara duygu yüklemiştir kitaplarında. Her ne kadar inandırıcılıktan uzak ya da teknik olarak zayıf bulunsa da dönem ideolojisinin toplumu sürdüğü kültürü onun kitaplarından izlemek mümkündür... Evet, abartılıdır hikâyeler, vicdanımızı sızlatır bu kadar talihsizliğin üst üste gelmesi... Evet, hayallerimiz kararır, gözümüze yaş yürür, öfke duyarız “bir şeylere”...Ama bunun yanında, yarattığı kahramanların tümü her engeli aşmayı başarır da... Üstelik kahramanların çoğu engellidir, terk edilmiştir, kimsesizdir... Yani aslında tümü “kader mahkûmudurlar”. Onun romanlarında, itilmiş, horlanmış, terk edilmiş, yoksul ve yalnız insanlar bu durumlarını onurla taşırlar. Kimseden bir dilim ekmek istemeden, boyunlarını büküp gözyaşlarını içlerine akıtarak, kadere rıza göstererek hayatlarını sürdürürler. Ya da romanlarından birindeki gibi:“Koca köşklerde, zengin evlerinde huzur yoktur ama bir somun ekmeğin paylaşıldığı bir gecekonduda sevgi vardır. Vita tenekesinin içine ekilmiş sardunya, yaşam coşkusu verir ev halkına.”

Dönem sosyolojisini düşündüğümüz zaman, iş umuduyla köyden kente göçün yarattığı bir “kenar mahalle / gecekondu” gerçeği, toplum katmanları arasında gelir dengesizliği ya da siyasi adaletten uzaklaşma doğal olarak bir umutsuzluk; giderilemeyen umutsuzluk da bir yenilgi hali yaratmıştır. Kaderci zihniyetin yeşermesi için her koşul uygundur yani... Tüm bunların ışığında,asıl ilginç olan yeğeni Nemika Tuğcu’nun Kemalettin Tuğcu kitapları için yaptığı saptamadır; “Hiçbir kitabında cinayet yoktur Kemalettin Tuğcu’nun, tecavüz, işkence yoktur. Gaddar üvey babalar ve kötü ruhlu üvey anneler vardır, çocuklar dayak yer, evden kovulur ama hikâyelerin sonu iyi biter. Hak yerini bulur, çalışan, dürüst olan kazanır.” (“Sırça Köşkün Masalcısı”, Can Yayınlan, 2004, s. 86)

Tam da bu noktada biraz Kemalettin Tuğcu’nun gerçek dünyasından söz etmeliyiz bence.

Kemalettin Tuğcu, 27 Aralık 1902’de Çengelköy’deki sarayın kilercibaşısı olan büyük dede Ömer Bey’e hediye edilen köşkte, iki ayak tabanı içe dönük ve dört kardeşten ikincisi olarak doğar. Babası, Birinci Dünya Savaşı’nda iki kez yaralanmış, Binbaşı Galip Bey; annesi Şaziment Hanım çok güzel keman çalan bir ev hanımıdır. Babası, ağabeyi Nurettin'e okuma yazma öğretirken o da öğrenir onları dinleyerek. Babasının kitaplığındaki kitapları okuyarak kendi kendini yetiştirir ve dayısından öğrendiği Fransızcayı çeviri yapabilecek kadar ilerletir. Yirmi yaşındayken Kasımpaşa Deniz Hastanesi'nde ameliyatla bir ayağı düzeltilir Kemalettin Tuğcu’nun. Ameliyatı hissetmez narkoz aldığı için ama sonrasındaki ağrılara da dayanamaz. Öteki ayağının düzeltilmesi için ikinci bir ameliyata katlanamayacağını söyler annesine. Yirmi yaşında bir delikanlıyken baston kullanmaya başlar. O günleri şöyle anlatır yıllar sonra; "Bu sakatlık yüzünden gençlik hayatımı yaşayamadım ve okula da gidemedim. Çünkü her iki ayağımda da yaralar açılır, aylarca yürüyemezdim ancak evin içinde dizlerimin üzerinde dolaşabiliyordum... İnsafsız kaderimi yazı yazmakla yendim.“

1940 yılında Ayşe Hanım ile evlenen Kemalettin Tuğcu’nun, Gülsevil ve Yaman adlarında bir kızı ve bir oğlu olur.

Kemalettin Tuğcu’nun yazarlık tarihi de “bir tuhaftır” bana kalırsa. Kendi deyimiyle, "Ben yazdığım kadar yaşarım. Bana tesir eden bir küçük olayla içimden geldiği gibi yazmaya başlarım. Heyecanım süresince yazarım, edebi, ilmi, politik, bir iddiam yoktur.

Ancak bu ucu açık ve bireyci yaklaşım, onun Türk edebiyat tarihinde yerinin saptanamaması gibi bir tehlikeyi de yanında getirir. Tuğcu,her ne kadar 1930’lu yılların başında, 1 Kasım 1928 tarihinde yapılan Harf Devrimi’nin örgütlenmesi için25 yaşına kadar yaşamış olduğu dedesinin Çengelköy’de evinin yakınında bir fırında esnafa yeni harfleri öğrettiyse de; ilk yazılarını Yavrutürk Çocuk Dergisi’nde yayımlatmıştır. 1936 tarihinde bu çocuk dergisinde, küçük okurlar için "Altın Bilezik" adlı masalı kaleme alır. (Meraklısına not; Daha sonra aynı adla bir roman da yayınlayacaktır.)Çalıştığı Türkiye Yayınevi Tahsin Demiray'a aittir ve yayınevi dönemin revaçtaki her türlü ilgi alanına yönelik dergiler yayınlamaktadır. Örneğin “Yıldız” dergisi Amerikan sinema dünyasına yönelik bir aktüel dergidir... 15 Mayıs 1939 tarihli sayının kapağında Gary Cooper vardır. Kemalettin Tuğcu bu sayıda dondurmacıda çalışırken keşfedilen Ellen Drew adındaki bir yıldız adayının macerasını anlatırken karşımıza çıkar. Ardından, bu kez ilk kitabı sayılan, 1942 yılında Arif Bolat Yayınevi'nin Dişikuş serisinden çıkan, “Kocanızı Nasıl Muhafaza Edebilirsiniz?" kitabıyla görürüz Kemalettin Tuğcu’yu...Bu eser kısa sürede dört baskı yapınca yazın dünyasının dikkatini çeker ve Akşam'ın efsane yazarı Şevket Rado kitabı eleştirir:“Koca, öküz mü ki muhafaza edilsin?”

Tuğcu, Dişikuş için 4 kitap üst üste yazar. Konularına göz attığımızdaysa hafifçe şaşırırız. Cilt bakımı, genç kadınlar için cinsel bilgiler, kim kiminle evlenmeli gibi soruların yanıtlarını arayan Tuğcu’nun, kadınlara verdiği önerilerden bazıları çok dikkat çekicidir : “Çocuğunuzu kocanıza tercih etmeyiniz, kocanızı kadın ihtiyacı içinde bırakmayınız, ihanetini kocanızın yüzüne vurmayınız, kocanıza çıplak ayağınızı göstermeyiniz...”

Çok geçmeden Tuğcu’yu "Ev-İş" dergisinde yazı işleri ve teknik sekreter olarak görürüz. Bu kez yazdığı konular bambaşkadır. Nisan 1943 tarihli Ev-İş dergisinde "erkekler için kolsuz kazak nasıl örülür" konusu işlenir. Sağ üstteki künyede iki kişinin adı vardır; Kemalettin Tuğcu ve Tahsin Demiray.. . 1952'ye gelindiğinde "Ev-İş" dergisi kapanır, onun yerini başka bir dergi, "Kadın Dünyası" alır. Kemalettin Tuğcu artık "Yazı İşleri Müdürü ve Neşriyatı Fiilen İdare Eden" olarak tanıtılır derginin künyesinde. Ekim sayısı için parlayan bir Türk sahne yıldızıyla söyleşi yapar Tuğcu; Lale Oraloğlu’yla...Yazısının manşetinde Oraloğlu’nu şöyle nitelendirir: "Zehir gibi bir mahlûk".

Ve Tuğcu'nun kitap halinde basılan ilk romanı: "Saadet Borcu" 1943'te"Evin Romanları" serisinden yayınlanır. Yetişkinler için bir aşk hikayesidir kitabın konusu...

Kemalettin Tuğcu, 1954'te Türkiye Yayınevi'nden tamamen kopar ve Doğan Kardeş'e matbaa müdürü olur. 1955'te Hayat Dergisi çıkınca da yayıncı Şevket Rado'ya yardımcılık etmeye başlar. Hayat Dergisi 1966 yılında, “Resimlerle Hazreti Muhammet’in Hayatı” adında bir ek yayınlar. Bu kez bu ekteki metin yazarı olarak karşımıza çıkar Kemalettin Tuğcu.

Uzatmayalım,1967 yılından sonra bildiğimiz Kemalettin Tuğcu romanları üst üste yayınlanmaya başlar. Bu kez yayınevi İtimat Yayınevi’dir... Erdal Öz, Kemalettin Tuğcu’nun bir markaya döndüğü o günleri şöyle anlatır bir yazısında:

“İtimat, Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarının da basılma ve dağıtım yeriydi. Orada beni şaşırtan en ilginç olay, Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarının Anadolu kitapçılarına gönderiliş biçimi olmuştu. Anadolu kitapçıları, yayınevinden Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarını adlarıyla belirterek, belli sayılarda istemiyorlardı. Gelen istek mektuplarını göstermişlerdi: ‘Sekiz çuval Kemalettin Tuğcu gönderin’, ‘On çuval Kemalettin Tuğcu gönderin.’ Kitapların çuvallara doldurulup bağlanışını da izlemiştim şaşkınlıkla.”

Kemalettin Tuğcu’nun bu denli büyük bir okur kitlesine ulaşmış olmasının, yazdığı romanların ne anlattığından çok zaten fikrini ve yaşam coşkusunu temel ihtiyaçlarını düşünmekten kaybetmiş, üretemeyen insanların bir sığınağa, kendisini anlayan başkalarının da olduğunu görmeye olan yatkınlığının payı varmış gibi geliyor bana... Ardında işleyen ideolojik çöküntünün çıplak bir fotoğrafı olan Tuğcu romanları, sanki ‘ağlamak ve yalnız olmadığını görmek’ üzere bu denli tutulmuştur dönemi içinde… Her ne kadar, “Yeraltında Bir Şehir”de, yeraltında yaşayan adamların yer altındaki o şehre bir de cami yaptırmış olmaları ya da “Pasifikte Bir Türk Genci”nde, ıssız adada kalan bir kız ve bir erkek olduğu halde kitabın adının Pasifikte "bir" Türk genci olması o zaman çok da önemsenmiş olmasa da...“Kâğıdı makineye taktığımda ne yazacağımı bilmem. Kelimeler birbiri ardına gelir” diyen yazarı,bu denli tutkulu olduğu için bile hoşgörmüş olabilirler o dönem okuyucuları.

"Ben kendim için yazan bir adamım. İçimdeki çocuğu inzivadan kurtarmak benim en büyük tutkum olmuştur” diyen Kemalettin Tuğcu’nun yükselişi, 1960’lı yılların başında çekilen bir sinema filmiyle olur; “Ayşecik”... Filmin afişinde “Eser: Kemalettin Tuğcu" yazmaktadır. Oysa ki Tuğcu'nun böyle bir romanı yoktur. Hikâye şöyle gelişir: Senaryoyu filmin çocuk yıldızı Zeynep Değirmencioğlu'nun babası Hamdi Bey, Kemalettin Tuğcu romanlarının birkaçından aynı anda yararlanarak yazar. Ayşecik izleyiciler tarafından çok tutulur, gişe rekorları kırar. Muhterem Nur, Turgut Özatay ve Hulusi Kentmen başroldedir. Babıâli esnafı sinemanın ticari başarısını gözden kaçırmaz. Ceylan Yayınları derhal filmin fotoromanını çıkarır. Ancak ne bu baskılardan ne de sonradan çevrilip sinemaları dolduran devam filmlerinden Tuğcu'nun cebine para girer. Zaten ikinci filmle birlikte yazarın adı ortadan tamamen kaybolur. Tuğcu bir ara olayı mahkemeye götürecekken, yapımcı As Film'in sahibi Muzaffer Aslan kendisine bin lira vererek konuyu kapatır.

İlk ve tek ödülü olan 1995 yılı TÜYAP Kitap Fuarı’nın Onur Ödülü’nü aldığında 93 yaşındadır Tuğcu."Bu kadar çok okunmayı nasıl başarıyorsunuz?" sorusuna şöyle bir yanıt verir : "Bunu çocuklara sorun."

Selim İleri’nin “merhametin yazarı” dediği Kemalettin Tuğcu;27 Aralık 1902’de doğmuş ve 18 Ekim 1996’da 94 yaşında ölmüştür. Toprağa verildiği Çengelköy Mezarlığı'ndaki mezar taşında şöyle yazar:

”Karanlıktan aydınlığa açılan bir pencere / Tevazu ile süslenmiş üstün meziyetler / Gönül telimizi titreten bir üslup / 94 sene çocuklar için çarpmış bir kalp / Modern Türkiye’nin masalcı dedesi”