Son yıllarda dillerimize pelesenk olan “küresel ısınma” gerçeğini iliklerimize kadar hissettiğimiz bir Temmuz ayını geride bırakıyoruz.
Özellikle de sıcak iklime alışkın olan biz İzmirliler’i bile çileden çıkaran cehennem sıcakları, yaşlı ve yorgun dünyamızın giderek yaşanmaz bir gezegen olduğunun ipuçlarını veriyor.
Mevsim normallerinin çok üzerinde yaşanan ve rekorlar kıran sıcaklıklar, içme suyu kaynaklarına da büyük zararlar veriyor.
Bültenlerde yıllardır okuyup izlediğimiz, “Barajlarımızdaki su seviyesi kritik noktaya düştü” haberleri ile daha sık karşılaşacağımız anlaşılıyor.
1 SAATTE 34 BİN TON SU KAYIP
Nüfusu tam olarak bilinmese de, İSKİ’nin su tüketim verilerinden 20 milyon insanın yaşadığı anlaşılan İstanbul’daki içme suyu barajlarında, doluluk oranının yüzde 30’lar seviyesine düştüğü görülüyor. Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz, kentin en önemli içme suyu kaynaklarından Ömerli Barajı’ndan her saat 17 bin ton suyun buharlaştığını, geçen hafta yaşadığımız cehennem sıcaklarında ise gündüz saatlerinde bu buharlaşmanın 34 bin tona yükseldiği bilgisini veriyor.
Bugünün dünyasında kontrolsüz şekilde artan dünya nüfusu ve su tüketimini karşılamak için, “Yağmur yağsın, barajlarımız dolsun, su kullanımında rahat edelim” anlayışının geçerliliği bulunmuyor.
Uzun yıllardır geçersiz olan bu anlayışın hâlâ Türkiye’de egemen olduğunu görmek gerçekten de üzücü.
“Pekâlâ çözümün nedir?” diyen okurlarımıza anahtar kelimeleri hemen verelim:
Gri su sistemleri…
KİŞİ BAŞINA TÜKETİM 200 LİTRE
Bilimsel veriler, Türkiye’de yetişkin bir bireyin günde ortalama 200 litre su tükettiğini ortaya koyuyor. Bu tüketimin yüzde 40’ı duş, küvet ve lavabolarda kullanılıyor. Bu oran otel, yurt ve ticari işletmelerde yüzde 60’a kadar yükselebiliyor.
İşte ‘gri su’ olarak adlandırılan bu atık suyun, geri kazanılarak tuvaletlerde ve bahçe sulamasında kullanılması ile her yıl yüz milyonlarca metreküp su tasarrufu sağlayabilmek mümkün olabiliyor. Dünyanın pek çok ülkesinde kullanılan bu sistemlerin, başta konut siteleri, hastaneler, fabrikalar, apartmanlarda yapım aşamasında kurulması hem kolay hem de çok daha az maliyetli oluyor.
Gri su arıtma sistemlerinin özellikle ruhsatlandırma aşamasında zorunlu tutulması ise su tasarrufunda son derece yararlı sonuçlar veriyor.
MALİYETE ETKİSİ YÜZDE 1-2 ARASINDA
Sözgelimi yüz daireli bir konut sitesinde ya da bin çalışanı olan bir fabrikada henüz mimari çizim aşamasında gri su arıtma sistemlerini planlamak, yapıların toplam maliyetlerine yüzde 1-2 gibi ihmal edilebilir düzeylerde etki edebiliyor. Ek bir maliyet kalemi olarak görülse dahi, konutların pazarlamasında yapı şirketlerin elini güçlendiren bir unsur da gri su sistemleri oluyor.
Aynı şekilde tüm yapıların tasarım aşamasında sifonik sistemler kurularak yağmur sularının yer altı ve yer üstü depolarında biriktirilmesi, bu suların bahçe ve çevre sulamasında ya da arıtılarak kullanma suyu olarak kullanılması, hatta fabrikalarda üretim proseslerinde tüketilmesi mümkün olabiliyor.
Nasıl ki bugün bir konut alırken ilk sorduğumuz soru “depreme dayanıklı olup olmaması” ise, benzer bilinç düzeyi, yakın gelecekte, konutların ve fabrikaların gri su geri kazanımı, kendi enerjisini kendisinin üretmesi gibi konularda öne çıkacak.
ANKARA’DAN GÜZEL BİR ÖRNEK
Yerel yönetimlerimiz ve OSB yönetimlerimiz bu noktada proaktif tutum takınarak, proje aşamasındaki konutlarda ve fabrikalarda gri su ve yağmur suyu geri kazanım sistemlerinin kurulmasını zorunlu tutabilir.
Ankara Gölbaşı Belediyesi geçmiş yıllarda bu yönde küçük ama çok önemli bir adım attı.
Bu adımın özellikle İzmir, İstanbul, Edirne gibi yoğun kuraklık yaşayan kentlerimize örnek olmasını diliyorum.
TÜRKİYE SU FAKİRİ OLMA YOLUNDA HIZLI ADIMLARLA İLERLİYOR
Türkiye, dünyanın en fazla su tüketen ülkeler sıralamasında dokuzuncu sırada yer alıyor. Tarımda, sanayide ve konutlarda israf edilen su tüketiminin azaltılmaması durumunda, gelecek on yılda bizi çok sıkıntılı günler bekliyor. Yaşı müsait olan İzmirliler’in 80’li ve 90’lı yıllarda yaşadıkları günde sekiz saatlik su kesintileri dönemine dönmemiz hiç de uzak olasılık değil.
Su kaynakları sınırsız bir ülke değiliz.
İklim değişikliği, erozyon, çölleşme, hatalı tarım uygulamaları gibi pek çok sebep yüzünden su tüketiminde ilk on ülke arasında yer alıyoruz.
An itibarıyla Türkiye, kişi başına kullanılabilir su miktarı göz önünde bulundurulduğunda, ‘su stresi çeken’ bir ülke olarak kabul ediliyor. Projeksiyonlara göre, bugün 1519 m3/yıl olan kişi başına düşen su miktarımız, 2030 yılında nüfusumuzun 100 milyona ulaşması ile yıllık 1100 m3/yıl’a düşecek ve ‘su fakiri’ ülkeler liginde yer almaya başlayacağız. Yaklaşan tehlikeyi bugünden görerek, yerel yönetimler eliyle uygulanabilir çözümleri bulmak ve uygulamak zorundayız.
+++++
KEMAL KILIÇDAROĞLU’NUN BOZUK SAATİ GÜNDE BİR KEZ DOĞRUYU GÖSTERMİŞ…
14 Mayıs ve 28 Mayıs seçimlerinin muhalefet cephesinde yarattığı deprem sürüyor.
“Altılı Masa” olarak iki yıla yaklaşık süredir seçimlere hazırlanan ancak en önemli soru olan “Cumhurbaşkanı adayınız kim?” sorusunu, seçimden sadece iki ay önce yanıtlayan muhalefet cephesi, adeta çil yavrusu gibi dağılmış görüntü veriyor.
Ancak bana sorarsanız bu tartışma ve itiş kakıştan çok daha önemlisi, Kemal Kılıçdaroğlu ile Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ arasında imzalandığı ortaya çıkan gizli protokoldür.
FAİK ÖZTRAK’IN BAŞINA GELEN
Seçimin ikinci turundan hemen önce buluşan iki genel başkan, 28 Mayıs’ta yapılacak ikinci turda Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda, kurulacak hükümette İçişleri Bakanlığı ve Kültür Turizm Bakanlığı ile MİT Başkanlığı’nın Zafer Partisi’ne verilmesi konusunda mutabık kalmışlar.
Kemal beyin israrlı ricası üzerine, bu durumu seçimden sonra açıklanacak gizli bir protokol ile kayıt altına almışlar ve protokolü en yakın kurmaylarından bile saklamışlar.
Nitekim CHP’nin en önemli isimlerinden parti sözcüsü Faik Öztrak’ın bu bilgiyi önce iddialı şekilde yalanlaması, daha sonra Kılıçdaroğlu’nun doğrulaması üzerine açığa düşmesi, bir siyasetçinin başına gelebilecek en berbat durum olsa gerek.
CHP’nin ve diğer partilerin iç çekişmeleri elbette beni ilgilendirmez.
Ancak bu ülkenin sevdalısı ve bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak Kemal beyin 13 yıllık Genel Başkanlığı döneminde en doğru ve kritik kararını bu protokolle verdiğini söylemem gerek.
ASIL ELEŞTİRİLMESİ GEREKEN
Kılıçdaroğlu için “Bozuk bir saat bile günde bir kez doğruyu gösterir” deyişini doğrulayan bir durum söz konusu.
Ortada eleştirilmesi gereken bir konu aranıyorsa, bu protokolün imzalanması değil, bugüne kadar partilerden ve biz vatandaşlardan neden gizlendiği olmalı.
HDP’yi küstürmemek, bindelik oranlarda oy alabilen Deva ve Gelecek gibi kırpıntı partilerin olası eleştirilerini sönümlemek uğruna uygulanan gizliliktir asıl saçma olan...
Bakınız…
Türkiye Cumhuriyeti’nin, bugün içinde bulunduğu tüm ekonomik ve siyasi krizlerden daha elim ve daha vahim olan sorun, mülteciler meselesidir.
Gerçekten de bu işin şakası yok.
İÇ SAVAŞIN MANİVELASI
2011’den bugüne sayıları 10 milyonu bulan (belki de aşan) ipsiz sapsız, hiçbir işe yaramaz, sözüm ona ülkelerindeki savaştan kaçmış çer çöp insan yığınları, kevgire dönmüş sınırlarımızdan içeri girdiler.
Suriye’den, Afganistan’dan, İran’dan, Irak’tan ve farklı bela coğrafyalardan içimize sokulan bu el bombaları; Ortadoğu coğrafyasında 100 yıldır sınırlarını korumayı başarmış Türkiye’de potansiyel bir iç savaşın manivelası gibi kullanılacak.
İşin içinde istihbarat örgütlerinden tutun, Türkiye ile ilgili defterlerini henüz kapatmamış birçok emperyalist devlet var. Bu devletler arasında dostumuz ve müttefikimiz (!) sandığımız ülkeler de bulunuyor. Belki de yakın gelecekte, iyisiyle kötüsüyle üzerinde yaşadığımız bir ülkemiz bile olmayacak.
En azından bugünkü sınırlarımızı korumamız mümkün olamayabilecek.
ÜMİT ÖZDAĞ’A TEŞEKKÜR
Gözümüzün içine baka baka oynanan bu oyunu yok saymak, görmezden gelmek, “Ört ki ölem” demek, en hafif deyimle aymazlık, şayet kelimeleri yutmayacaksak VATAN HAİNLİĞİDİR.
Bu gerçekleri Türk toplumuna en anlaşılır ve düşünce tutarlısı şekilde anlatan siyasetçi Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’dır.
Kendisine Türk milleti adına, herhangi bir siyasi aidiyeti olmayan bir yurttaş olarak teşekkür ediyorum.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasetçiler ve gazeteci milleti tarafından sert şekilde eleştirilen bu gizli protokolü, aslında alkışlanması gereken belgedir…
Benim eleştirim ise bunun neden gizli kapaklı yapıldığıdır.
Kemal beyin, seçimi kaybettikten sonra bu protokolden bahsetmesi ve en ilginci de içeriğini seçimi kaybettikten sonra savunmaması, yaptığına en başta kendisi inanmayan ilkesiz bir siyasetçi olduğunun en bariz göstergesidir…
+++++
BİR CUMHURİYET ÇOCUĞUNUN ARDINDAN…
Şevki Figen, sadece muhteşem bir kişilik ve çok başarılı bir iş insanı olmasının ötesinde, yürekli bir Atatürk sevdalısı idi. 1924 doğumlu olması, tam bir Cumhuriyet çocuğu olarak kendisini yetiştirmesi, uzun yıllar süren iş hayatının da temel bileşeni olmuştu.
O kuşaktan pek çok kıymetli insanı tanımış ve dostluklarının keyfini yaşamış bir insan olarak, kendimi şanslı hissetmişimdir hep…
Hepsinin ortak yanları, eğitimin önemine inanmaları ve kendilerinde dünyayı değiştirecek kadar büyük bir özgüveni taşımalarıydı.
Genç Cumhuriyet, yetiştirdiği evlatlarına bu inancı ve özgüveni aşılamayı başarmıştı.
Şevki ağabey de o kuşağın son temsilcilerinden biriydi.
Yazı ve yorumlarında her zaman bu özelliğini duyumsamak mümkündü.
Kendisine Tanrı’dan rahmet, ailesine sevenlerine ve Türk iş dünyasına başsağlığı diliyorum.
Ve son bir not:
İzmir’e çok önemli değerler katan Turyağ Genel Müdürlüğü sırasında, şirket olarak Kültürpark’a yaptırdıkları ve şu an nerede olduğu bile bilinmeyen Atatürk büstünün akıbetini çok merak ediyordu Şevki ağabey. Umarım mevcut Büyükşehir Belediye Başkanımız Sn. Tunç Soyer, bu büstün akıbetinin ne olduğunu ortaya çıkarır.
+++++
HAFTANIN SÖZÜ
“Bir şey seni eskisi kadar heyecanlandırmıyorsa, eskisi kadar üzemez.”
John Steinbeck