“Zıkkımın Kökü” Muzaffer İzgü’nün 1988’de yayımlanan otobiyografik romanıdır. 29 Ekim 1933’te dünyaya gelen İzgü’nün kitabı yazdığı tarihe baktığımızda aslında hem çocukluğuna hem eve (yani memleketine) dönüşüdür.
Her ne kadar eleştirmenlerin gündemine girmeyi başaramadıysa da Muzaffer İzgü’nün bu eseri okuyucunun evine, kitaplığına girmeyi başararak; yayıncı, eleştirmen, yazar dünyasının İstanbul merkezli dayanışma duvarını aşmıştır.
Romanın bu başarıyı elde etmesinde bazı hususiyetlerin altını çizmek gerekir. Ama önce Muzaffer İzgü ile ilgili birkaç değini…
Mizahın üç büyük ustası
Türkiye’de mizah yazını deyince akla gelen ilk iki isim Rıfat Ilgaz (1911-1993) ve Aziz Nesin’dir (1915-1995). Bu iki ustadan yaşça epeyce küçük olan Muzaffer İzgü de ilk öykü kitabı Gecekondu’nun (1970) yayımlanışından ölümüne kadar (2017) daima mizah yazınının gündeminde kaldı. Bu iki ustayla birlikte anılmasının nedeni şüphesiz üretkenlikte sürekliliği oldu. Tabii yazdıklarının daima geniş kitlelerin dünyası olması yaygın okunan bir yazar olmasında büyük etkendir.
İzgü ile ilgili konuşulması gereken bir başka husus da onun Adanalı oluşudur. Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve Yılmaz Güney’in tanıtılması, etkinliklerle anılması kentimizde sıkça yapılır. Adana entelektüel ahalisinin ve icracı kurumların Muzaffer İzgü konusunda bu özeni gösterdiğini söylememiz güç. Ancak, İzgü’nün mizahının farklılığı ve başarısında Adanalılığın açık etkisini de görmemiz gerek.
İki Kemal ve Güney’in mesajı ve sesi gür eserleri Adana kimliğini adeta yüzümüze çarpar. Göçlerin ve yoğun çelişiklerin buluşma diyarında bu eserlerin çıkması değerlidir. Ancak, Adana’nın çizgilerini mizahla ortaya koymak kabul edelim ki bir yanıyla zor ve farklı olandır.
Burada İzgü’nün bütün eserlerini ele almamız güç. Ancak, “Zıkkımın Kökü” romanının yoksulluğun neşe ile buluşmasının güçlü bir toplamı olduğunu söylememiz herhalde yerinde olacaktır.
Şimdi biraz romanı tartışalım.
Gecekondu ve Adana
Gecekondu ya da kenar mahalle olgusunun Adana ile anıldığı ilk eser şüphesiz “Zıkkımın Kökü” değildir. Ancak, bu roman Adana’nın bu konudaki serüveninin gayri-resmi tarihi açısından önemli bir yerde durmaktadır. İzgü, Adana’da ilk gecekonduyu yapan kişinin babası olduğunu söylemektedir. Orhan Kemal’in “Baba Evi” (1949) başta olmak üzere Adana romanlarından çok sonra yayımlanmış olsa da İzgü’nün bu tanıklığını hem sosyolojik hem kültürel açıdan dikkate almalıyız.
“Zıkkımın Kökü” 1930’ların sonundan 1940’ların Adana’sını resmeden bir eserdir. Gecekondusu, pamuk ırgatlığı, yemek kültürü, caddeleri, sokakları ve mahalleleri ile Adana karşımızdadır. Eşi ve iki oğlu ile birlikte hayata tutunmaya çalışan, her türlü zorluk karşısında ayağa kalkmasını bilen emekçi bir babanın portresi çok başarılı bir şekilde anlatılıyor. Evi başına yıkılsa da hayal kurmaktan vazgeçmeyen bir baba… Muzaffer İzgü’nün bakışı açısı tam da budur. Çukurova’nın zorlu yaşam gerçeği karşısında gülebilmek ve ayakta kalabilmek. (Şüphesiz çocukluk sadece bir zaman değil, aynı zamanda bir yerdir de. Muzaffer İzgü, romanıyla o yere dönmüş olmaktan mutludur).
Romanın bir diğer özelliği de bize göre bir aydınlanma romanı oluşudur. Erken Cumhuriyet döneminin getirdiği yenilikler, özellikle eğitim ve kültür alanındaki gayretleri romanın merkezinde görürüz. Romanda Halkevi’nde küçük Muzaffer’le ilgilenen aydın, yurtsever Cumhuriyet insanları yazarın hayranlık duyduğu ve aslında onun kahramanı olan kimselerdir.
Bir Adana buluşması: “Zıkkımın Kökü” beyazperdede
12 Eylül 1980 Darbesi, Türkiye toplumunun hatıralarını toprağa gömdüğü, kitaplarını banyolarda ve sobalarda yaktığı bir dönemi yaşattı. Darbe, ülkeden çok şey alıp götürdü ama bir toplumun yetişkin nüfusunun neşesini ve cesaretini silip götürdü. Bu mutsuz ruh hali sinemaya da yansıdı. Sürekli solgun bir atmosferde yorgun insanların bezginliği 1990’a kadar sinemadaki hikayelerin temelini oluşturdu. Şüphesiz Atıf Yılmaz’ın kadın dünyasını öne çıkaran eserlerini unutmamamız lazım; ancak 1970’lerin Arzu Film-Ertem Eğilmez ekolünün aile filmleri serisi gibi yüzlerimizi güldüren bir temaşa eseri göremedik.
Eğlencesini kaybetmiş bir memleketin sinemalarına 1990’dan sonra bir başka dilden konuşan ve gülen birkaç filmden biridir “Zıkkımın Kökü”.
Filmin hem ulusal hem uluslararası düzeyde başarı elde etmiş olması tesadüf değil. Ama bir notu buraya aktarmak gerekir.
Filmin yönetmeni Memduh Ün, 1950’lerden itibaren Türk sinemasının olgunlaşmasına önemli katkılar sunmuş bir yönetmendir. Ancak bir eksikle. Çağdaşları gibi hiçbir uluslararası başarısı yoktur. 2000 yılında Nebil Özgentürk’ün “Bir Yudum İnsan” belgeselinden mealen şunları söyler:
Türkiye’de büyük ödüller alan ve uluslararası alanda ses getiren bir film yapmamış olmak ağrıma gidiyordu. Bütün arkadaşlarım böyle büyük ödüller alıyordu. Ben neden yapamıyordum? Bunu aşmak için özellikle çalıştım.
Bunu diyen Ün, 12 Eylül’ü anlatan direk politik bir filmle işe başlar. 1990’da çektiği “Bütün Kapılar Kapalıydı” Ankara ve Antalya Film Festivallerinde sayısız ödül alır.
Sırada uluslararası ödül almak vardır. Edebiyat uyarlamaları bunun için önemli bir yoldur. “Zıkkımın Kökü” romanına da bu amaçla yönelir. 1992’de çekilen film Hindistan, İspanya, Paris, Japonya başta olmak üzere sayısız ülkede ödüller alır.
Filmin en dikkat çeken yönü adeta bir Adana buluşması olmasıdır. Oyuncu kadrosuna baktığımızda bu durumu görürüz. Mekan, Adana’dır. Bazı çekimler Tarsus’ta yapılır. Romandaki Adana ağzı özellikle gecekondu yapan baba Ahmet Efendi üzerinden verilir. Bazı oyuncuların (dublajdan ötürü) fazlasıyla düzgün bir Türkçe ile konuşması dikkatimizden kaçmaz ama atasözleri, deyimler, oyunlar (Bodi oynayan çocuklar), bu durumu çok öne çıkarmaz.
Can Dündar’ın 1996’da hazırladığı “Aynalar” belgeselinin “Çirkin Kral” bölümünde Yılmaz Güney’in çocukluk sahneleri için “Zıkkımın Kökü” filminden bölümler kullanılır. Filmin, Adanalılarla buluşmasının bir devamı desek herhalde yanlış olmaz.
Filmde baba Ahmet Efendi’yi oynayan Menderes Samancılar, 7’inci Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü alır. 1994’te Sinema Yazarları Derneği ise aynı filmdeki rolüne En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’nü verir.
Film TRT’de bölümler halinde yayımlanır. Memduh Ün, bu dizi gösterim için farklı bir kurgu hazırlar. Sinemalarda yapılan gösterimle TRT’deki gösterim arasında farklılıklar vardır.
Romandaki Adana
“Zıkkımın Kökü” romanından seçtiğimiz bazı Adana manzaralarını buraya aktarıyoruz:
* Küçük Saati yel gibi geçtim. Abidinpaşa’ya vurdum İşte Tan Sineması! Yok Raziye, uçmuş gitmiş… Yorulmuşum artık, yüreğim güm güm vuruyor, şakaklarım atıyor, nerdeyse soluğum kesilecek… Ne olursa olsun deyip bir faytonun arkasına asıldım…
** Onun eve girmesini bekledim. Sonra iri adımlarla köprüye yürüdüm. Bir at arabacısına; “Atlayım mı kardaş?” dedim.
Kalekapısı’nda arabadan indim. Abidinpaşa Caddesi’nden Küçük Saat, oradan Kuruköprü… Usta; “Nerde kaldın lan?” dedi.
O zaman anımsadım, küpeyi vermeyi unuttuğumu.
*** Ekmek peynirimi bir kese kağıdının içine koyuyor, Kanal Köprü’nün oraya, baraja gidiyordum. Çıkıyordum bir tepenin üstüne, uzanıyordum bir iğde ağacının altına, bir yandan ekmek peynirimi yiyor, bir yandan da Seyhan’ın ak köpüklerini izliyordum.
Kendi kendime, “Yoktur bundan büyük mutluluk” diyordum. Sonra düşünüyordum. “Bir bisikletim olsa!”