Zam açıklandı, tartışma bitmedi

Abone Ol

Kamu çalışanlarına yapılan maaş zammı açıklandı. Her zam döneminde olduğu gibi yine oranlar konuşuluyor, hesaplamalar yapılıyor, "İyi oldu" diyenler de var, "yetersiz" bulanlar da. Ancak asıl mesele zam oranının kaç puan olduğu değil, bu artışın memurun günlük yaşamında neyi değiştireceğidir.

Ekonomi, açıklanan yüzdelerle değil, mutfaktaki gerçeklerle ölçülür. Maaş bordrosuna yansıyan rakamın anlamı, market kasasında, kira ödenirken, elektrik ve doğal gaz faturaları yatırılırken ortaya çıkar. Eğer maaş artışı birkaç ay içinde yükselen fiyatlar karşısında etkisini kaybediyorsa, yapılan zamın büyüklüğünü değil, alım gücünü tartışmak gerekir.

Bugün kamu çalışanlarının önemli bir bölümü ay sonunu getirme hesabı yapıyor. Bir zamanlar orta gelir grubunun simgesi kabul edilen memurluk, artık geçim sıkıntısının en çok konuşulduğu meslek gruplarından biri hâline geldi. Üstelik bu tablo yalnızca çalışanı değil, emekli olacak milyonlarca kamu görevlisinin geleceğini de doğrudan etkiliyor.

Sorulması gereken soru nettir: Yapılan zam, memurun refahını artırıyor mu, yoksa sadece kayıplarını bir süreliğine telafi etmeye mi çalışıyor?

Kamu görevlisi yalnızca maaş alan bir çalışan değildir. Öğretmen sınıfta geleceği şekillendirir, sağlık çalışanı insan hayatını korur, polis kamu düzenini sağlar, adliye personeli hukukun işlemesine katkı sunar, mühendis, tekniker ve diğer kamu çalışanları devlet hizmetlerinin kesintisiz yürütülmesini sağlar. Böylesine kritik görevler üstlenen insanların ekonomik belirsizlik içinde bırakılması, uzun vadede kamu hizmetinin niteliğini de etkiler.

Ücret politikalarının temel amacı çalışanı enflasyona karşı korumak olmalıdır. Aksi hâlde yapılan artışlar, daha maaş hesaba yatmadan erimeye başlar. Bu nedenle sorun yalnızca zam oranı değil, fiyat artışlarının maaş artışını ne kadar sürede anlamsız hâle getirdiğidir.

Ekonomide güven, öngörülebilirlikle sağlanır. Kamu çalışanı gelecek ayın değil, gelecek yılın hesabını yapabilmelidir. Çocuğunu hangi okula göndereceğini, ev sahibi olup olamayacağını, emekliliğinde nasıl yaşayacağını planlayabilmelidir. Sürekli değişen ekonomik koşullar içinde yalnızca bugünü kurtarmaya çalışan bir memur profili, sağlıklı bir kamu yönetiminin göstergesi olamaz.

Elbette devlet bütçesinin sınırları vardır. Kamu harcamalarında disiplin önemlidir. Ancak mali disiplin ile çalışanların yaşam standardı arasında adil bir denge kurulamadığında toplumsal memnuniyetsizlik kaçınılmaz olur. Ekonomik yükün sürekli sabit gelirlinin omuzlarına binmesi, gelir dağılımındaki adalet tartışmalarını da büyütür.

Her zam açıklamasından sonra benzer cümleler kuruluyor: "İmkânlar ölçüsünde en iyi artış yapıldı." Fakat vatandaşın zihnindeki asıl ölçü farklıdır. Çünkü insanlar açıklanan oranları değil, pazardan kaç poşetle döndüklerini, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayıp karşılayamadıklarını ve ay sonunda hesaplarının ekside olup olmadığını görüyor.

Gerçek başarı, maaşlara yapılan artışın manşetlere taşınması değil; o maaşın ay boyunca değerini koruyabilmesidir. Refah, kâğıt üzerindeki yüzdelerle değil, hissedilen yaşam kalitesiyle ölçülür.

Memur ne ayrıcalık talep ediyor ne de imkânsızı istiyor. Beklentisi, emeğinin karşılığını alabileceği, enflasyon karşısında ezilmeyeceği ve geleceğe güvenle bakabileceği bir ekonomik düzendir. Bu talep yalnızca memurun değil, güçlü ve sürdürülebilir bir kamu hizmetinin de ön şartıdır.

Sonuç olarak, açıklanan zam oranı tartışmanın sonu değil, başlangıcıdır. Asıl değerlendirme birkaç ay sonra yapılacaktır. Eğer aynı maaş yeniden geçim sıkıntısının konusu oluyorsa, sorun zam miktarında değil, ekonomik düzenin çalışan üzerindeki etkisindedir. Rakamlar geçicidir; ancak hayat pahalılığı kalıcı hâle gelirse, en yüksek zam bile kısa sürede anlamını yitirir. Kamu çalışanının beklentisi ise çok açıktır: Enflasyonun gerisinde kalmayan, emeğin değerini koruyan ve insanca yaşamayı mümkün kılan bir ücret politikası.