Hiç şüphesiz çevreyi korumak, bütünüyle çevre denen olguyu anlamak, doğanın kendi dengelerine sevgi ve saygı duymak ile başlar. Ancak çoğu zaman sözde kalır. Atalarımızın öğretileri olan, atasözleri olarak hafızalarımıza kazınmış olan pek çok kuram günümüzde etkinliğini kaybetmiş, yerini popüler kültüre bırakmıştır. Damlaya damlaya göl olur, su akar yolunu bulur, gibi çok bildik atasözleri, kullanılmaya kullanılmaya yeni jenerasyonun hafızalarından silinmeye meyletmiştir. Oysa, temel kültürel değerlerimizin temeli de doğa ile atılmış, bu sözlerle belleğimize kaydedilmişti. Su akmalı, seyrine devam edebilmeliydi. Elbet ki, medeniyetlerin başlangıcı su kaynakları etrafında kurulmuş, insanoğlunun yerleşik hayata geçip, ekip biçmesi ile suya yön verme talebini doğurmuştu. Bentler kurulması, su köprüleri, suyu saklama ihtiyacına göre kullanma arzusu, rüzgarı kullanarak yer altından su çıkarma gelenekleri, zaman içinde yerini daha büyük barajlar inşa etmeye, artezyen kuyuları açmaya doğru evrimine devam etmişti. Yine de suyun beslediği havza alanlar, daima ekime dikime kullanılmış, taşkınlar dikkate alınmış, yerleşkeler bu sahaların dışında tutulmuştu tarih boyu. Tarihin hiçbir evresinde, günümüzdeki kadar büyük ölçüde, akan suyun yatağı yerleşim alanı diye kullanılmaya kalkışılmamıştı. Eski devirlerden günümüze çağlar boyu, ticaret limanı olma özelliği gösteren kıyılar ve balıkçılık ile uğraşan yerleşimler dışında, yerleşkeler kıyılara konumlandırılmamıştı. Kıyılar, koylar, dere yatakları, tarım alanları hiçbir devirde amaçlarının dışındaki herhangi bir kullanıma teslim edilmemişti. Eski insanlar yerleşim alanlarını ziyadesi ile dağ, tepe zirvelerine, yamaçlarına inşa etmişlerdi. Dünyanın pek çok yerinde bu gelenek korunmaktadır. Hatta deniz kıyısı kesim alanlar, rakım olarak aşağıda kalan yerler, günümüzün birçok gelişmiş şehrinde halen avam kesimin, dar gelirlinin mecburen ve sehven evlerinin bulunduğu bölgedir. Varlıklı ve üst tabaka olarak görülen kesim halen, zirve ve yamaçları tercih eder. Alüvyon deposu ovalar tarıma, sulak alanlar ekosisteme, aktif veya inaktif dere yatakları suya, suyun akışına bırakılır. İnsanlar şehirleştikçe, apartmanlara, beton bloklar ve alt yapı sistemleri içine girdikçe, doğayı, onun kendine ait kurallarını ve göstergelerini unutmaya yüz tutmuştur. Yaptığı sağlam beton binanın, dere yatağında olsa bile, sağlamlığına inanmış, bir selde çöküp gideceği ihtimaline inancı kalmamıştır. O suyun akmaya devam etme isteği, aktığı alandaki canlılığa etkisi, faydası, aktıkça oluşturduğu denge önemini yitirmiştir. Önem derecesinin en fazlası, o binayı inşa etmek, barınma ihtiyacını gidermek, artan nüfusa dayalı talebi karşılayacak en karlı binaları yapmak oluvermiştir. Daha yüksek alanlarda, sağlam zeminlerde, başkaca bir iş için kullanılamayacak yamaçlarda, yollar açmak, şehir planlamak gerekirken, insanlar en kolay ve en az maliyetli bölgelere şehirler kurmaya başlamıştır. Anadolu’nun hemen her karış toprağında, neredeyse tüm dere yatakları, o an için su akmıyor nasılsa diye, hiç tereddüt etmeden asfalt dökülüp, yol olarak kullanılmaya başlanmıştır. O yollara cephe veren her parselde kepçelerin ve çimento kamyonlarının birinci dereceden tercihi haline gelmiş, etrafındaki parseller imara açılmıştır. Böylece eskilerin öğretileri gün be gün unutulmuş, “su akar yolunu bulur” tanımları hafızalardan silinmeye meyletmiştir. Ne var ki, kurak yılların ardından gelen sert sağanaklar sellere yol açmaya, hafızalardan silinmeye meyletmiş tüm öğretileri acı yoldan hatırlatmaya devam ediyor. İklim değişikliği gibi önemli faktörlerin tüm sert etkilerini yaşamaya devam ettiğimiz bu çağda, depremler, seller, obruklar, taşkınlar şeklinde karşımıza çıkıyor ve unutulan doğa dengeleri, varlığını ve gücünü her birimize tekrar hatırlatıyor.