Seyahat

Engelleri kaldıran şehirler: Turizmde kapsayıcı dönem

Bir şehri gerçekten keşfedilebilir kılan yalnızca tarihi ya da manzarası değil, herkese aynı deneyimi sunabilmesi. Dünyanın öne çıkan destinasyonları, erişilebilir turizm yatırımlarıyla engelleri kaldırırken milyonlarca ziyaretçi için de daha konforlu ve kapsayıcı seyahat deneyimleri oluşturuyor

Abone Ol

A.BUĞRA TOKMAKOĞLU-EGETELGRAF/ Bir şehrin ne kadar gelişmiş olduğunu anlamak için bazen en gösterişli meydanına ya da en yüksek binasına bakmak gerekmiyor. O şehirde tekerlekli sandalye kullanan bir ziyaretçinin toplu taşımaya rahatça binebilmesi, görme engelli bir turistin müzeyi bağımsız şekilde gezebilmesi ya da çocuk arabasıyla seyahat eden bir ailenin kaldırımlarda engelle karşılaşmadan sahile ulaşabilmesi çok daha fazla şey anlatıyor. Geçmişte yalnızca sosyal sorumluluk kapsamında değerlendirilen erişilebilirlik bugün şehirlerin turizm politikalarının ayrılmaz bir parçası haline geldi. Çünkü artık hedeflenen tek şey daha fazla turist ağırlamak değil, daha fazla insanın seyahat edebilmesini sağlamak.

Avrupa Komisyonu verilerine göre Avrupa Birliği’nde yaklaşık 87 milyon kişi herhangi bir düzeyde engellilikle yaşıyor. Buna yaşlanan nüfus, geçici hareket kısıtlılığı yaşayan bireyler ve refakatçiler de eklendiğinde erişilebilir turizm, yüz milyonlarca seyahat kararını doğrudan etkileyen dev bir pazar oluşturuyor. Üstelik bu kitlenin en önemli özelliği, genellikle tek başına seyahat etmemesi. Bir ziyaretçi çoğu zaman ailesiyle, eşiyle ya da refakatçisiyle yola çıkıyor. Dolayısıyla erişilebilirlik için yapılan her yatırım, yalnızca tek bir misafire değil, çok daha geniş bir turizm ekonomisine katkı sağlıyor. Avrupa Birliği’nin son yıllarda erişilebilir şehir projelerine ve turizm yatırımlarına ağırlık vermesinin nedeni de tam olarak bu. Bugün birçok destinasyon, 'engelli dostu şehir' unvanını yalnızca prestij kazanmak için istemiyor. Bu unvan aynı zamanda daha fazla turist, daha uzun konaklama süresi ve daha yüksek turizm geliri anlamına geliyor. Erişilebilir turizm üzerine çalışan kuruluşlar da bu pazarın hâlâ tam anlamıyla değerlendirilmediğini, özellikle Avrupa’da büyüme potansiyelinin oldukça yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Yaşlanan nüfus düşünüldüğünde önümüzdeki yıllarda bu alandaki rekabetin çok daha belirgin hale geleceği tahmin ediliyor.

BARSELONA ÖRNEĞİ

Bu dönüşümün en başarılı örneklerinden biri ise hiç kuşkusuz Barselona. Akdeniz’in en popüler şehirlerinden biri olan Barselona, yıllardır erişilebilir turizm konusunda Avrupa’nın referans destinasyonları arasında gösteriliyor. Şehri farklı kılan yalnızca rampalar ya da asansörler değil. Barceloneta başta olmak üzere birçok plajda denize kadar uzanan özel yürüyüş platformları bulunuyor. Hareket kabiliyeti kısıtlı ziyaretçiler için amfibi tekerlekli sandalyeler ücretsiz olarak sunuluyor, yaz sezonunda eğitimli destek ekipleri görev yapıyor. Toplu ulaşım sisteminin büyük bölümü erişilebilir şekilde planlanırken metro istasyonlarında asansörler ve sesli yönlendirme sistemleri yaygın olarak kullanılıyor. Şehrin simgeleri arasında yer alan Sagrada Familia, Picasso Müzesi ve birçok kültür merkezinde işaret dili desteği, sesli rehber uygulamaları ve görme engelli ziyaretçilere yönelik dokunsal deneyim alanları bulunuyor. Barselona’nın başarısı yalnızca fiziksel engelleri kaldırmasında değil; erişilebilirliği şehir yaşamının doğal bir parçası haline getirmesinde yatıyor.

KOPENHAG MUCİZESİ

Benzer bir yaklaşımı Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da görmek mümkün. İskandinav ülkeleri uzun yıllardır yaşam kalitesiyle öne çıkıyor ancak Kopenhag’ın farkı erişilebilirliği ayrı bir proje olarak değil, şehir planlamasının temel ilkelerinden biri olarak benimsemesi. Geniş kaldırımlar, engelsiz yaya geçitleri, alçak tabanlı otobüsler ve metro sistemi günlük yaşamın doğal bir parçası. Restoranlardan otellere, kültür merkezlerinden kamu binalarına kadar birçok noktada erişilebilirlik standart hale gelmiş durumda. Buraya gelen turistler için özel düzenlemeler yapılmıyor; çünkü şehir zaten herkesin rahatça yaşayabileceği şekilde tasarlanmış. Belki de erişilebilir turizmin ulaşmak istediği asıl nokta tam olarak burası. Engelli bireyler için ayrı çözümler üretmek değil, herkes için ortak bir yaşam alanı oluşturabilmek.

Erişilebilir şehir denildiğinde akla yalnızca yeni inşa edilmiş kentlerin geldiğini düşünenler için Amsterdam önemli bir örnek oluşturuyor. Yüzlerce yıllık kanal evleri, dar sokakları ve tarihi köprüleriyle ünlü olan şehir, modern erişilebilirlik anlayışını tarihi dokusunu bozmadan uygulamaya çalışıyor. Elbette 17. yüzyıldan kalma her binayı bugünün standartlarına uyarlamak mümkün değil. Ancak Amsterdam bunu alternatif çözümler geliştirerek başarıyor. Alçak tabanlı tramvaylar, erişilebilir metro istasyonları ve önceden planlanabilen engelsiz gezi rotaları sayesinde ziyaretçiler şehri çok daha rahat deneyimleyebiliyor. Rijksmuseum ve Van Gogh Müzesi gibi dünyanın en çok ziyaret edilen kültür duraklarında sesli rehber sistemleri, dokunsal uygulamalar ve engelsiz girişler bulunuyor. Tarihi korumak ile çağdaş şehircilik anlayışının birlikte yürüyebileceğini göstermesi bakımından Amsterdam bugün birçok Avrupa kentine ilham vermeye devam ediyor.

SİNGAPUR MODELİ

Amsterdam’ın ardından rotayı Avrupa dışına çevirdiğimizde ise karşımıza bambaşka bir model çıkıyor. Singapur, erişilebilir turizmi teknolojiyle birleştiren şehirlerin başında geliyor. Trafik ışıklarından metro istasyonlarına, yönlendirme sistemlerinden dijital şehir uygulamalarına kadar birçok hizmet, hareket kabiliyeti farklı bireylerin bağımsız şekilde seyahat edebilmesi düşünülerek tasarlanıyor. Metro ağının neredeyse tamamı engelsiz erişime uygun. Şehir içindeki yönlendirme sistemleri görme engelli bireyleri de destekleyecek şekilde planlanmış durumda. Mobil uygulamalar sayesinde ziyaretçiler daha seyahate çıkmadan önce hangi müzeye nasıl ulaşabileceklerini, hangi otelin ya da parkın erişilebilir olduğunu görebiliyor. Teknoloji burada yalnızca konfor sağlayan bir unsur değil, seyahat özgürlüğünü artıran önemli bir araç olarak kullanılıyor. Aslında dünyada bu alanda yaşanan dönüşümün en önemli göstergelerinden biri de Avrupa Komisyonu tarafından verilen Access City Award ödülü. 2010 yılından bu yana düzenlenen program, kamusal alanlardan ulaşıma, dijital hizmetlerden kültürel yaşama kadar erişilebilirliği bütüncül bir anlayışla ele alan şehirleri ödüllendiriyor. Bugüne kadar Finlandiya’dan İsveç’e, İspanya’dan Almanya’ya kadar birçok kent bu unvanı aldı. Ortak özellikleri ise yalnızca fiziksel engelleri ortadan kaldırmaları değil; şehir yaşamının her aşamasında kapsayıcılığı temel ilke haline getirmeleri. Bu ödül, erişilebilirliğin artık yalnızca sosyal politika değil, şehir markalaşmasının da önemli bir parçası haline geldiğini gösteriyor.

Türkiye ise bu büyüyen pazarda güçlü bir potansiyele sahip olmasına rağmen henüz istediği noktada değil. Dört mevsim turizm yapılabilmesi, gelişmiş konaklama altyapısı, sağlık ve termal turizmdeki deneyimi ülkemize önemli avantajlar sağlıyor. Ancak erişilebilir turizm yalnızca otellerde birkaç odanın engelli kullanımına uygun hale getirilmesiyle sınırlı kalmıyor. Havalimanından başlayan yolculuğun toplu ulaşım, kaldırımlar, müzeler, ören yerleri, plajlar, restoranlar ve dijital bilgilendirme sistemleriyle kesintisiz şekilde devam etmesi gerekiyor. Turist için önemli olan yalnızca konaklayacağı odaya ulaşabilmek değil, tatil boyunca şehri bağımsız şekilde deneyimleyebilmek. Bu noktada İzmir’in dikkat çekici bir fırsata sahip olduğunu söylemek mümkün. Kentin uzun sahil şeridi, raylı sistem ağı, kruvaziyer turizmindeki yükselişi ve dünyanın en önemli kültürel miras alanlarından bazılarına ev sahipliği yapması önemli bir avantaj oluşturuyor. Kordon boyunca yapılan düzenlemeler, engelsiz plaj uygulamaları ve toplu ulaşımdaki yatırımlar doğru bir planlamayla daha da geliştirilebilir. Bunun yanında Efes, Bergama ve Agora gibi tarihi alanlarda erişilebilir gezi rotalarının yaygınlaştırılması yalnızca engelli bireyler için değil, ileri yaş grubundaki ziyaretçiler açısından da önemli bir kazanım sağlayacaktır. Dünya nüfusu yaşlanıyor ve seyahat etmeyi sürdüren milyonlarca insan artık destinasyon seçerken erişilebilirliği de değerlendirme kriterleri arasına koyuyor.