Ege Telgraf Gazetesi'nden Nihat Ak'ın haberine göre, Türkiye’de işsizlik yalnızca rakamlarda değil, hayatın içinde de büyüyor! TÜİK’in eylül verilerine göre işsiz sayısı bir ayda 198 bin artarak 2 milyon 967 bine, işsizlik oranı yüzde 8,4’e yükseldi. İstihdam 49 bin kişi azalırken atıl iş gücü oranının yüzde 31,2’ye ulaşması tehlikenin boyutlarını ortaya koydu. Ekonomistler ve sendika temsilcileri, rakamların ardındaki toplumsal dramı ve derinleşen istihdam krizini değerlendirdi.

İŞE GİDEN İŞSİZLER!
Her sabah evinden işe çıkan işsizlerin olduğunun altını çizen TÜRK-İŞ Ege Bölge Başkanı Hayrettin Çakmak, “İşsizlik yalnızca ekonomik sonuç değil, insanın ruhunda derin yaralar açan toplumsal bir dramdır. Bugün İzmir’de pek çok insan işini kaybettiğini ailesinden, yakınlarından, hatta komşularından saklayarak yaşamını sürdürüyor. Her sabah işe gidiyormuş gibi evinden çıkan, akşam olana kadar sokaklarda, parklarda vakit geçiren insanların sayısının arttığına ilişkin son derece üzücü anlatımlarla karşılaşıyoruz. Üstelik bu insanların birçoğu hemen yanı başımızda, kendi mahallemizde, apartmanımızda yaşıyor. Bu acıyı bizzat yaşamış bir insanım. İşsiz kaldığım dönemde çocuklarım üzülmesin, eşim kaygılanmasın diye her sabah işe gider gibi evden çıkardım. Ulaşıma, bir bardak çaya bile para harcamamak için parkların kuytu köşelerinde saatlerce beklerdim. Çocuklarımın evden ayrıldığından emin olunca komşularıma görünmeden kendi evime gizlice girerdim. Düşünebiliyor musunuz? İnsan, ekmeğini kaybettiği yetmezmiş gibi kendi evine girmekten bile çekinir hale geliyor. Bugün bana gelen emekçilerden benzer hikâyeleri dinliyorum. Kimisi hasta eşinin, kimisi yaşlı anne babasının üzüntüye dayanamayacağını düşünerek işsizliğini saklıyor. Kimisi birkaç kasa limon, mandalina satarak evine ekmek götürmeye çalışıyor. Kimisi çevresinden iş istemeye bile utanıyor. İzmirlilere sesleniyorum: Sabah selam verdiğiniz komşunuzun, her gün aynı saatte apartmandan çıkan o babanın gerçekten işe gidip gitmediğini biliyor musunuz? Belki de o insan, ailesine çaresizliğini hissettirmemek için bütün gün bir parkta akşamı bekliyor. İşsiz kalmak ayıp değildir. Asıl acı olan, bir insanın işsizliğini saklamak zorunda hissetmesidir. İşsizliği yalnızca rakamlarla değil, parçalanan umutlarla, sessizce dökülen gözyaşlarıyla da değerlendirmeliyiz. Çünkü mesele yalnızca iş bulmak değil, insanımızın onuruyla yaşayabileceği bir düzeni kurmaktır. Hiçbir baba, çocuğunun gözlerindeki umudu söndürmemek için evine dönerken çalışıyormuş gibi davranmak zorunda kalmamalıdır” sözleriyle durumun hazinliğini ortaya koydu.

DOMİNO ETKİSİ
Sorun yaşayan sektörlerin domino etkisiyle diğer sektörleri de zora soktuğu düşüncesini paylaşan Başkan Çakmak, “Türkiye ekonomisinde artan belirsizlik, yüksek finansman ve üretim maliyetleri, başta emek yoğun sektörler olmak üzere sanayimizin dayanma gücünü zorluyor. Tekstil ve hazır giyimde yaşananlar bunun en acı göstergesidir. SGK verilerine göre iki sektörde Aralık 2024’ten Temmuz 2026’ya kadar 100 bini aşkın istihdam kaybedildi, işletme sayısı 5 bin 675 azaldı. TÜİK verileri de ağustosta imalat sanayi üretiminin yıllık yüzde 2,5 gerilediğini gösteriyor.
Bir tekstil fabrikasının kapısına kilit vurulduğunda yalnızca makineler susmaz; iplikçi, boyacı, ambalajcı, nakliyeci, mahalle esnafı da sarsılır. Bir işçinin işsizliği, bir ailenin geçim sıkıntısıdır; binlercesinin işsizliği ise toplumsal yaradır. Bu domino etkisi büyümeden harekete geçmeliyiz.
Devletimizin ilgili kurumları, risk altındaki sektörleri önceden belirleyerek ucuz ve erişilebilir finansman, enerji desteği, ihracatta rekabeti güçlendiren önlemler ve istihdamı koruyan programları gecikmeden uygulamalıdır. İşletmeleri kurtarmak kadar çalışanı korumak da temel öncelik olmalıdır. Çünkü üretim çarkı durduğunda yalnızca ekonomi değil, evlerdeki umut da durur. Bu mesele yalnızca şirket bilançolarını değil, ülkemizin ortak geleceğini ilgilendiriyor” ifadelerini kullandı.
‘TÜRBÜLANSTAN ÇIKARIZ’
İşsizlik türbülansından el ele çıkılması gerektiğine işaret eden Başkan Çakmak, “Eskiden üç beş üniversite bitirmiş, yüksek lisans ve doktora yapmış, birkaç yabancı dil bilen insanların üst düzey görevlere gelebilmesi için torpil aranırdı. Bugün geldiğimiz noktada, kanseri yenmiş, hayata yeniden tutunmaya çalışan bir insanımıza temizlik işi bulabilmek için patronların, genel müdürlerin, CEO’ların kapısını çalar hale geldik. Bundan daha ağır bir toplumsal alarm olabilir mi?

İş arayanın umutları, evinde ekmek bekleyen çocukların sabrı tükeniyor. İşsizlik yalnızca gelir kaybı değildir; insanın onurunu, ailenin huzurunu, toplumun geleceğini tehdit eden bir yangındır. Bu türbülanstan çıkışın yolu bellidir: İşçi temsilcileri, işverenler, kamu kurumları ve ilgili bakanlıklar aynı masaya oturmalı; istihdamı büyüten, üretimi koruyan somut çözümler geliştirmelidir. İstatistiklerin arkasına sığınarak, rakamlarla oynandığı izlenimi veren söylemlerle işsizlik çözülmüş gibi gösterilemez. Çünkü işsizliği kâğıt üzerinde azaltabilirsiniz ama evine ekmek götüremeyen insanın çaresizliğini gizleyemezsiniz. Bugün susarsak yarın bu çaresizlik hepimizin kapısına dayanır!” dedi.
‘YAPISAL REFORM ŞART’
Türkiye’de işsizliği azaltmanın yalnızca yeni istihdam teşvikleri açıklamakla mümkün olamayacağını belirten ekonomist Dr. Osman Sirkeci “Üretimi, eğitimi, yatırımı ve istihdamı aynı hedefte buluşturan köklü bir ekonomik dönüşüme ihtiyacımız var. Öncelikle yüksek finansman maliyetleri düşürülmeli, üretim ve istihdam odaklı yatırımlara uzun vadeli, uygun koşullu kredi sağlanmalıdır. İstihdam yaratan işletmelere vergi ve sigorta primi avantajları sunulmalı, özellikle KOBİ’lerin üzerindeki istihdam yükü hafifletilmelidir. Mesleki eğitim sistemi baştan yapılandırılmalı, gençlerimiz diploma sahibi işsizler olarak değil, üretimin ihtiyaç duyduğu nitelikli çalışanlar olarak yetiştirilmelidir. İşletmelerde ücretli çıraklık ve işbaşı eğitim modelleri yaygınlaştırılmalıdır. Kadınların istihdamına katılımını artırmak için ücretsiz veya erişilebilir kreşler, güvenli ulaşım ve esnek çalışma imkânları geliştirilmelidir. Tarımda kooperatifleşme, sanayide yerlileşme, teknolojide girişimcilik desteklenmeli; her bölgenin ekonomik potansiyeline uygun istihdam seferberliği başlatılmalıdır. Kamu alımları yerli üretimi ve istihdamı güçlendirecek biçimde planlanmalı, teşviklerin başarısı yaratılan kalıcı iş sayısıyla ölçülmelidir. Unutmayalım, işsizlik yalnızca ekonomik bir gösterge değildir; toplumsal huzurun, gelir dağılımının ve geleceğe duyulan güvenin meselesidir. Türkiye’nin ihtiyacı işsizlik rakamlarını güzelleştirmek değil, vatandaşın evine ekmek götürebileceği, emeğinin karşılığını alabileceği, güvenceli iş kapılarını çoğaltmaktır. Bunun yolu da günü kurtaran önlemlerden değil, kararlılıkla uygulanacak yapısal reformlardan geçmektedir” dedi.
SAYILARLA PERDELEMEK
İşsizliği yalnızca aktif iş arayanlarla sınırlandırıp, umudunu yitirerek iş aramaktan vazgeçen milyonları bu tanımın dışında tutmanın ekonomik gerçeklerin bütününü görmeyi engellediğini savunan ekonomist Sirkeci, “İstihdam azalırken işsizlik oranındaki düşüşü başarı olarak sunmak da yanıltıcıdır. İnsanları istatistiksel kategorilere ayırarak işsizliğin toplumsal maliyetini ortadan kaldıramayız. Elbette bilimsel tanımlar gereklidir; ancak rakamları seçerek yorumlamak, vatandaşın yaşadığı ekonomik sıkıntıları değiştirmez. İşsizlik oranını düşürmekle işsizliği azaltmak aynı şey değildir. Ekonominin başarısı tabloların güzelleşmesiyle değil, açılan iş kapılarıyla, artan üretimle ve hanelere giren düzenli gelirle ölçülmelidir. Sayılarla gerçekleri perdelemek yerine, istihdamı artıracak kalıcı reformlara odaklanmalıyız. Çünkü işsizliği istatistiklerden çıkarmak, işsiz vatandaşın hayatından çıkarmak anlamına gelmez” ifadelerini kullandı.




