Nihat AK/EGE TELGRAF- Mart 2025 sonunda 17,7 trilyon lira seviyesinde bulunan toplam yurt içi kredi hacmi, bir yılda yüzde 42,3 artışla 25,3 trilyon liraya yükselirken; takibe düşen alacaklardaki yüzde 94,3’lük sıçrama dikkati çekti. Takipli kredi tutarı 674,7 milyar liraya ulaşırken, İzmir 41,4 milyar liralık takipli alacak ve kişi başına düşen 9 bin 181 liralık borç yüküyle Ege Bölgesi’nde öne çıktı. İzmir’i borç baskısında Muğla ve Denizli izledi.
BORÇLAR CİROLARI GEÇTİ
Üretimden çok borcun yükseldiğine vurgu yapan ekonomist Murat Kartalkaya, “İzmir’de faaliyet gösteren işletmelere, kişi ve kurumlara baktığımızda, kredi kullanımı ve takipli alacaklar konusunda şimdiye kadar dirençli bir görüntü ortaya koydular. Ancak bu dayanıklılığın altında giderek ağırlaşan bir finansman yükü birikiyor. Aslında 2025’in ilk aylarından itibaren tablo sinyaller vermeye başlamıştı. Özellikle bankaların dönem sonu tahsilat süreçlerinde, şirketlerin faiz ve kredi ödemelerinde zorlanmasıyla birlikte piyasadaki kırılganlık daha görünür hale geldi. Son veriler ise bu baskının somut şekilde hissedildiği eşiklerden biri oldu. İzmir, geçmişten gelen üretim kültürü ve ticaret refleksiyle birçok kente göre daha uzun süre ayakta kalmayı başardı. Ancak bugün gelinen noktada şirketlerin banka borçluluğunda dikkat çekici bir artış yaşanıyor. Pek çok firmanın kredi yükü artık yıllık cirosuna, hatta bazı durumlarda cirosunun iki katına yaklaşmış durumda. Ekonomik gerçeklik ise burada sert biçimde devreye giriyor. Kâr marjlarının yüzde 10–15 bandına sıkıştığı, en iyi ihtimalle yüzde 20’lerin görülebildiği bir ekonomik düzende; bir şirketin cirosu kadar borcu kısa vadede çevirebilmesi oldukça zor görünüyor. Buna rağmen bankaların yüksek risk limitleri açması, piyasada borçla dönen kırılgan bir denge oluşturmuş durumda. Özellikle ihracat tarafında tablo daha da çetinleşiyor. Kur baskısı, artan üretim maliyetleri ve düşen kârlılık nedeniyle ihracatçılar artık para kazanmadan üretim yapar hale geldi. Ancak pazar kaybetmemek adına çarkı durdurmamak için üretime devam ediyorlar. Bu da firmaları, kazançla değil krediyle ayakta duran bir yapıya doğru sürüklüyor. Bir zamanlar “onlara bir şey olmaz” denilen büyük şirketlerde yaşanan sarsıntılar bile aslında yaklaşan tabloyu önceden haber veriyordu. Çünkü son bir yıldır piyasada büyüyen şey üretimden çok borç yükü oldu. Şimdi o yük, yavaş yavaş bilançolardan taşarak piyasanın ruhuna sinmeye başlıyor” dedi.
BANKALARIN TERCİHİ ‘YÜZDÜRME”
2 binli yıllara göre bankaların alacak tahsilatında daha yumuşak bir refleks gösterdiğine vurgu yapan ekonomist Kartalkaya, “2000’li yıllarda bankalar, alacaklarını tahsil etme konusunda son derece sert ve acımasız bir refleks göstermişti. Kredilerini çevirmekte zorlanan şirketlerin üzerine aynı anda gidilmiş, birçok firma daha toparlanma şansı bulamadan haciz ve takip süreçleriyle karşı karşıya kalmıştı. O dönem yalnızca zayıf şirketler değil, doğru yönetimle ayakta kalabilecek güçlü firmalar da finansal fırtınanın içinde sürüklenip gitmişti. Ardından piyasa daralmış, emlak ve konut fiyatları çökmüş, bankalar adeta sanayicilikten çok galericilik ve emlakçılık yapar hale gelmişti.
Bugün ise benzer bir tabloya rağmen bankaların çok daha temkinli davrandığı görülüyor. 2000’lerdeki sert tahsilat refleksinin onda biri bile uygulanmış olsa, mevcut ekonomik koşullarda birçok işletmenin ayakta kalmasının zorlaşacağı değerlendiriliyor. Bunun yerine bankalar, firmaları doğrudan batırmak yerine sistemi “yüzdürmeyi” tercih ediyor” ifadelerini kullandı.
BUZDAĞININ GÖRÜNMEYEN TARAFI
Ötelenen borç yükünde bir hafiflemenin yaşanmadığına değinen ekonomist Kartalkaya, “Piyasada artık sıkça görülen yöntem şu: Şirket dönem sonu ödemesini yapamıyor, banka ise krediyi doğrudan takibe atmak yerine geçici çözümler üretiyor. Bir bankadan yeni limit açtırılması, başka bir krediyle mevcut borcun kapatılması ya da küçük ara ödemelerle dosyanın 90 günlük yasal takip süresine düşmesinin engellenmesi gibi yöntemlerle sorun öteleniyor. Böylece kredi, resmi kayıtlarda “takipteki alacak” görünümüne tam olarak yansımıyor. Bu nedenle bugün açıklanan sorunlu kredi rakamlarının, ekonomideki gerçek tabloyu tam olarak göstermediği düşünülüyor. Görünen veriler, buzdağının yalnızca suyun üstündeki kısmı. Asıl yük ise şirket bilançolarında, ertelenmiş risklerde ve çevrilmeye çalışılan borç sarmalında birikiyor.
Bankaların bu yaklaşımının nedeni konusunda ise piyasalarda iki temel yorum yapılıyor. Bir kesim, 2000 krizinin ağır sonuçlarından ders çıkarıldığı ve bankaların artık zincirleme iflasların ekonomiye vereceği hasarı gördüğü görüşünde. Diğer kesim ise ekonomik ve siyasi baskılar nedeniyle bankaların sert tahsilat süreçlerine girmekte çekingen davrandığını düşünüyor.
Ancak hangi gerekçeyle olursa olsun, bugün sürdürülen bu “yüzdürme ekonomisi”, piyasaya kısa vadede nefes aldırsa da riskleri tamamen ortadan kaldırmıyor. Çünkü borç öteleniyor, fakat yük hafiflemiyor. Ve ekonomik çark yavaşladıkça, suyun altında büyüyen buzdağının boyutu da her geçen gün biraz daha artıyor” şeklinde konuştu.
KREDİ SİSTEMİ DÜZENLENMELİ
Kredi sisteminin sürdürülebilirliği açısından önemli düzenlemelere ihtiyaç olduğunu belirten Avukat Feridun Esen, “Bankalardaki takipli alacaklarda yaşanan artışın temel nedeni mevcut ekonomik koşullardır. Yüksek enflasyon, artan faiz oranları ve alım gücündeki düşüş hem bireylerin hem de işletmelerin borç ödeme kapasitesini ciddi şekilde zayıflatmıştır. Özellikle kredi kartı ve ihtiyaç kredilerinde yaşanan geri ödeme sorunları ekonomik sıkışmanın doğrudan sonucudur.
Bununla birlikte kredi sisteminin de yeniden ele alınması gerekiyor. Kredinin kime, hangi şartlarda ve hangi geri ödeme kapasitesine göre verileceği daha sağlıklı kriterlerle belirlenmelidir. Geliriyle orantısız şekilde yüksek kredi kullandırılması, ileride doğacak icra ve takip süreçlerinin temelini oluşturmaktadır. Ödeyemeyeceği baştan öngörülebilen kişi ya da şirketlerin borçlandırılması hem vatandaş hem de bankacılık sistemi açısından risk yaratmaktadır.
Hukuksal açıdan da önemli sorun alanları bulunmaktadır. İcra takipleri, maaş hacizleri, hesap blokeleri ve varlık yönetim şirketlerine devredilen dosyalar hızla artmaktadır. Özellikle emekli maaşları kural olarak haczedilemese de çok sayıda hukuki ihtilaf yaşanmaktadır. Takip süreçlerinde faiz yükünün ana borcun çok üzerine çıkması da vatandaşın borçtan çıkmasını zorlaştırmaktadır.
Diğer yandan yüksek kredi maliyetleri vatandaşları alternatif finans arayışlarına yöneltmektedir. Banka faizlerinden kaçan bazı kişi ve işletmelerin faizsiz katılım sistemleri adı altında kurulan finans çevrelerine yönelmesi gelecekte çok daha büyük mağduriyetlere yol açabilir. Yüksek banka faizlerinden kaçarken tefecilik benzeri yapıların güçlenmesi hem ekonomik hem de toplumsal açıdan ciddi risk oluşturmaktadır. Bu nedenle yalnızca borç tahsilat sistemi değil; kredi verme şartları, yapılandırma mekanizmaları ve vatandaşın korunmasına yönelik hukuki düzenlemeler de yeniden kurgulanmalıdır. Aksi halde takipteki kredi borçlarının ve buna bağlı hukuki uyuşmazlıkların artmaya devam etmesi kaçınılmaz olacaktır” dedi.