İklim krizi artık yalnızca çevrecilerin ya da bilim insanlarının gündemi değil. Aşırı sıcaklar, ani seller, kuraklık ve hava kirliliği en çok şehirlerde hissediliyor. Bu nedenle iklim değişikliğiyle mücadelede odak noktası giderek kentlere kayıyor. Son yıllarda sıkça duyulan “iklim-nötr şehir” kavramı da bu dönüşümün merkezinde yer alıyor

İklim-nötr şehir, atmosfere saldığı sera gazı miktarını mümkün olan en düşük seviyeye indirirken, kalan emisyonları doğal ya da teknolojik yutaklarla dengeleyen şehir anlamına geliyor. Bu, yalnızca “sıfır emisyon” iddiası değil; gerçekçi, ölçülebilir ve sürekli izlenen bir denge politikasıdır. Avrupa Birliği’nin hedefi, bu dönüşümü 2050’ye bırakmadan, 2030’a kadar başlatmaktır. Avrupa Birliği bu amaçla “100 İklim-Nötr ve Akıllı Şehir” misyonunu hayata geçirdi. Seçilen şehirler; enerji, ulaşım, atık, su ve kent planlamasını bütüncül biçimde ele alarak karbon salımını hızla azaltmayı taahhüt ediyor. Bu süreçte şehirler yalnız bırakılmıyor; teknik destek, finansman ve bilgi paylaşımı mekanizmalarıyla destekleniyor. Ancak iklim-nötr şehir olmak yalnızca yenilenebilir enerji yatırımı yapmakla sınırlı değil. Ulaşımda fosil yakıtlardan çıkış, yaya ve bisiklet önceliği, toplu taşımanın güçlendirilmesi temel adımlar arasında. Atık yönetimi ise döngüsel ekonomi anlayışıyla ele alınıyor; atık yalnızca bertaraf edilmesi gereken bir sorun değil, karbon ayak izinin önemli bir parçası olarak görülüyor. Su ve atıksu yönetiminde ise arıtılmış suyun yeniden kullanımı, denizlerin “alıcı ortam” olarak görülmemesi kritik öneme sahip. Şehir planlaması bu dönüşümün belki de en görünür alanı. Betonlaşma ve ısı adası etkisi, kentleri yaşanmaz hale getirirken; yeşil alanlar, mavi-yeşil koridorlar ve kent içi doğa alanları hem yaşam kalitesini artırıyor hem de karbon yutak alanı işlevi görüyor.

EYLEM PLANI

Bu noktada yerel yönetimlere büyük sorumluluk düşüyor. İklim-nötr hedefi, merkezi idarenin genel politikalarına bırakılamayacak kadar yerel bir mesele. Belediyelerin iklim eylem planları hazırlaması, hedeflerini şeffaf biçimde açıklaması ve ilerlemeyi düzenli olarak izleyip kamuoyuyla paylaşması gerekiyor

Türkiye’de iklim-nötr şehirler mümkün mü? Teknik olarak evet. Ancak veri eksikliği, finansman sorunları ve kurumsal kapasite yetersizliği önemli engeller. Buna rağmen özellikle kıyı ve turizm kentleri için bu dönüşüm bir tercih değil, zorunluluk. Deniz seviyesi yükselmesi, su kıtlığı ve artan yaz nüfusu, bu şehirleri iklim krizine karşı daha kırılgan hale getiriyor.

Ayvalık, Edremit ve benzeri kentler için soru açık: Geçici çözümlerle mi yola devam edilecek, yoksa iklim-nötr bir gelecek için bugünden cesur adımlar mı atılacak? Yanıt, yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da yaşam kalitesini belirleyecek.

SIFIR EMİSYON MU, DENGE Mİ?

İklim-nötr şehir kavramı çoğu zaman “sıfır emisyon” ile karıştırılıyor. Oysa iklim-nötrlük, şehirlerin hiçbir sera gazı salmaması değil; salınan emisyonların bilimsel yöntemlerle dengelenmesi anlamına geliyor. Başka bir deyişle mesele, “hiç kirletmemek” değil, kaçınılmaz olanı telafi edebilecek bir sistem kurmak.

İklim-nötr bir şehirde öncelik, emisyonları kaynağında azaltmaktır. Enerji üretimi, ulaşım, binalar, atık ve su yönetimi gibi alanlarda karbon salımı en düşük seviyeye çekilir. Ancak tüm bu önlemlere rağmen tamamen sıfır emisyona ulaşmak kısa vadede mümkün değildir. İşte bu noktada devreye karbon yutak alanları girer. Kent içi ve çevresindeki yeşil alanlar, sulak alanlar, ormanlar ve hatta denizel ekosistemler, salınan karbonun bir kısmını emerek denge sağlar.

Bu yönüyle iklim-nötr şehir yaklaşımı, “net sıfır” hedefinden ayrılır. Net sıfır, genellikle ulusal veya küresel ölçekte ele alınan, uzun vadeli bir hedeftir. İklim-nötrlük ise daha yerel, ölçülebilir ve yönetilebilir bir çerçeve sunar. Şehirlerin kendi sınırları içinde ne kadar karbon saldığını bilmesi, bunu nasıl azalttığını ve neyle dengelediğini şeffaf biçimde ortaya koyması esastır.

E8B579B5 Edb4 4D2C 9B91 Edfa306B3C64

Peki neden 2050 değil de 2030 hedefi konuşuluyor? Çünkü iklim krizi geleceğin değil, bugünün sorunu. Bilimsel raporlar, önümüzdeki on yılın iklim açısından kritik eşik olduğunu gösteriyor. Şehirler 2030’a kadar ciddi bir dönüşüm başlatamazsa, 2050 hedefleri kağıt üzerinde kalma riski taşıyor. Bu nedenle iklim-nötr şehirler, uzun vadeli vaatlerden çok, bugün atılacak somut adımlara odaklanıyor.

AVRUPA BİRLİĞİ

Avrupa Birliği, iklim değişikliğiyle mücadelede şehirleri yalnızca uygulayıcı değil, doğrudan aktör olarak konumlandırıyor. Bu yaklaşımın en somut örneği ise “100 İklim-Nötr ve Akıllı Şehir Misyonu”. Amaç, 2030 yılına kadar en az 100 Avrupa şehrinin iklim-nötr hale gelmesini sağlamak ve bu şehirleri diğer kentler için birer model haline getirmek. Bu misyon, klasik çevre projelerinden farklı olarak yalnızca teknik yatırımlara odaklanmıyor. Enerji, ulaşım, atık, su yönetimi ve dijitalleşme gibi alanlar tek tek değil, bütüncül bir sistem içinde ele alınıyor. Şehirlerden beklenen, parça parça projeler üretmek değil; karbon salımını ölçen, azaltan ve dengeleyen kapsamlı bir dönüşüm planı ortaya koymaları. AB’nin bu programda dikkat çektiği bir diğer nokta ise yönetişim modeli. İklim-nötr şehirler yalnızca belediye bürokrasisinin değil; üniversitelerin, sivil toplumun, özel sektörün ve yurttaşların da sürece dahil olduğu katılımcı bir yapı üzerine kuruluyor. Karar alma süreçleri şeffaf, hedefler ölçülebilir ve ilerleme düzenli olarak raporlanmak zorunda. Finansman da bu misyonun önemli ayaklarından biri. Seçilen şehirler; AB fonlarına erişim, teknik danışmanlık ve bilgi paylaşımı ağlarıyla destekleniyor. Ancak bu destekler, hazır reçeteler sunmak yerine şehirlerin kendi özgün çözümlerini geliştirmesini teşvik ediyor. Çünkü her kentin coğrafyası, ekonomik yapısı ve iklim riski farklı. “100 İklim-Nötr Şehir” misyonu aynı zamanda Avrupa’nın açık bir mesajı olarak da okunuyor: İklim hedefleri artık soyut taahhütler değil, şehir ölçeğinde uygulanması gereken somut politikalar. Bu yaklaşım, AB üyesi olmayan ülkeler için de dolaylı bir referans niteliği taşıyor. Özellikle Türkiye gibi aday ve komşu ülkelerdeki şehirler için bu model, gelecekteki çevre ve finansman politikalarının yönünü işaret ediyor.

SADECE ENERJİ MESELESİ DEĞİL

İklim-nötr şehir denildiğinde akla ilk olarak güneş panelleri, rüzgâr türbinleri ve yenilenebilir enerji yatırımları geliyor. Oysa şehirlerin karbon ayak izi yalnızca enerji üretiminden kaynaklanmıyor. Ulaşım, atık yönetimi, su ve atıksu sistemleri ile tüketim alışkanlıkları, kentlerin iklim üzerindeki etkisini en az enerji kadar belirliyor.

Şehir içi ulaşım, sera gazı salımlarının en önemli kaynaklarından biri. Fosil yakıta dayalı bireysel araç kullanımı arttıkça, karbon salımı da kaçınılmaz olarak yükseliyor. İklim-nötr şehirler bu nedenle otomobil merkezli planlamadan uzaklaşıyor; toplu taşımayı güçlendiren, yaya ve bisiklet ulaşımını önceleyen bir anlayışı benimsiyor. Buradaki hedef yalnızca emisyonu azaltmak değil, aynı zamanda daha yaşanabilir kentler oluşturmak.

Atık yönetimi de iklim-nötrlük açısından kritik bir alan. Çöplüklerde depolanan organik atıklar, güçlü bir sera gazı olan metan salımına neden oluyor. Bu nedenle iklim-nötr şehirler atığı yalnızca bertaraf edilecek bir sorun olarak değil, döngüsel ekonominin bir parçası olarak ele alıyor. Azalt, yeniden kullan, geri dönüştür yaklaşımı, doğrudan karbon salımlarını da düşürüyor.

Su ve atıksu yönetimi ise çoğu zaman göz ardı edilen bir başka başlık. Oysa suyun arıtılması, taşınması ve bertarafı ciddi bir enerji tüketimi ve dolaylı karbon salımı anlamına geliyor. İklim-nötr şehirlerde arıtılmış atıksuyun yeniden kullanımı temel bir ilke olarak kabul ediliyor. Denizler ve göller “alıcı ortam” değil, korunması gereken ortak varlıklar olarak görülüyor.

Tüm bu başlıklar bir araya geldiğinde, iklim-nötr şehir yaklaşımının yalnızca teknik bir enerji politikası olmadığı ortaya çıkıyor. Bu, şehirlerin nasıl hareket ettiği, nasıl tükettiği ve doğayla nasıl ilişki kurduğuyla ilgili kapsamlı bir yaşam biçimi dönüşümü anlamına geliyor.

YEŞİL ALANLARIN ROLÜ

İklim-nötr şehir hedefi, yalnızca teknolojik yatırımlarla değil, şehirlerin nasıl planlandığıyla doğrudan ilişkilidir. Yanlış planlanan kentler, ne kadar yenilenebilir enerji yatırımı yapılırsa yapılsın, yüksek karbon salımı üretmeye devam eder. Bu nedenle şehir planlaması, iklim politikalarının görünmeyen ama en belirleyici unsurlarından biridir.

Yoğun betonlaşma, şehirlerde “ısı adası” etkisini artırarak sıcaklıkları çevre alanlara göre birkaç derece yükseltebiliyor. Bu durum hem enerji tüketimini artırıyor hem de özellikle yaşlılar ve çocuklar için ciddi sağlık riskleri yaratıyor. İklim-nötr şehirler bu sorunu, yapı yoğunluğunu sınırlayan ve yeşil alanları kentsel dokunun ayrılmaz parçası haline getiren planlama yaklaşımlarıyla aşmayı hedefliyor.

Yeşil alanlar yalnızca estetik ya da rekreasyon amacı taşımaz. Parklar, kent ormanları, yeşil çatılar ve geçirgen yüzeyler; karbon yutak alanı işlevi görürken aynı zamanda yağmur sularını tutarak sel riskini azaltır. Bu alanlar, şehirlerin iklim değişikliğine uyum kapasitesini artıran doğal altyapı unsurlarıdır. Mavi-yeşil koridorlar sayesinde kent içi hava sirkülasyonu iyileşir, biyolojik çeşitlilik desteklenir.

İklim-nötr şehir planlamasında bir diğer önemli başlık da kıyı ve suyla ilişkili alanlardır. Kıyılar, dere yatakları ve sulak alanlar, yapılaşma baskısından korunmadığı sürece iklim krizinin etkileri daha yıkıcı hale gelir. Bu alanların doğal yapısının korunması, hem karbon dengesi hem de afet risklerinin azaltılması açısından hayati öneme sahiptir.

Sonuç olarak iklim-nötr şehirler, doğayı şehir dışına iten değil, doğayla birlikte yaşayan kentlerdir. Yeşil alanlar bir “lüks” değil; iklim krizi çağında zorunlu bir kamusal altyapı olarak ele alınmak zorundadır.

Yerel Yönetimlerinin Sorumluluğu

İklim nötrlüğü merkezi idareye bırakılamaz”

İklim-nötr şehir hedefi, merkezi idarenin genel politikalarıyla sınırlı bir konu değildir. Çünkü şehirlerin günlük işleyişini belirleyen kararların büyük bölümü yerel yönetimlerin sorumluluk alanındadır. Ulaşım planları, imar kararları, atık ve su yönetimi, yeşil alanların korunması gibi başlıklar, belediyelerin doğrudan yetkisindedir ve bu alanlarda atılmayan her adım, iklim hedeflerini kağıt üzerinde bırakır.

Yerel yönetimlerin ilk sorumluluğu, kent ölçeğinde karbon envanteri çıkarmaktır. Şehrin nerede, ne kadar sera gazı saldığını bilmeden iklim politikası üretmek mümkün değildir. Bu veriler üzerinden hazırlanan iklim eylem planları, belediyelerin iyi niyet beyanı değil; somut hedefler, takvim ve sorumluluklar içeren bağlayıcı belgeler olmalıdır.

Bir diğer kritik nokta şeffaflık ve izleme mekanizmalarıdır. İklim-nötr şehir olma iddiası, tek seferlik projelerle değil, düzenli ölçüm ve kamuoyuna açık raporlamayla anlam kazanır. Yerel yönetimler, hedeflerini ve ilerleme durumlarını yurttaşlarla paylaşmakla yükümlüdür. Aksi halde iklim politikaları, vitrin projelerinden öteye geçemez.

Katılımcılık da bu sürecin vazgeçilmez unsurlarındandır. Üniversiteler, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve kentliler sürece dahil edilmeden alınan kararlar, hem meşruiyet hem de etkinlik açısından zayıf kalır. İklim-nötr şehirler, yalnızca belediye binasında değil, kentin tamamında inşa edilir.

Son olarak yerel yönetimlerin iklim krizini bir çevre başlığı olarak değil, kentsel yaşamın tamamını etkileyen bir yönetişim meselesi olarak ele alması gerekir. İklim-nötrlük, gelecek vaat eden bir slogan değil; bugünden üstlenilmesi gereken ciddi bir kamusal sorumluluktur.

Türkiye’de İklim-Nötr Mümkün Mü?

Türkiye’de iklim-nötr şehir hedefi teorik olarak mümkün, pratikte ise ciddi yapısal sorunlarla karşı karşıya. Ülke genelinde sera gazı emisyonları artış eğilimini sürdürürken, şehirler bu artışın en yoğun hissedildiği alanlar arasında yer alıyor. Enerji tüketimi, ulaşım ve yapılaşma kaynaklı emisyonlar özellikle büyükşehirlerde belirleyici rol oynuyor.

Belediyelerin bu alandaki hazırlık seviyesi ise oldukça farklılık gösteriyor. Bazı büyükşehir belediyeleri iklim eylem planları, sürdürülebilir enerji ve iklim uyum stratejileri hazırlamış durumda. Ancak bu çalışmalar çoğu zaman pilot projelerle sınırlı kalıyor ve kent genelinde bütüncül bir dönüşüme dönüşemiyor. Orta ve küçük ölçekli belediyelerde ise iklim politikaları hâlâ öncelik sıralamasında alt sıralarda yer alıyor.

En temel sorunlardan biri veri eksikliği. Pek çok belediye, kendi sınırları içindeki karbon salımını düzenli ve güvenilir biçimde ölçemiyor. Ölçülmeyen bir sorunun yönetilmesi ise mümkün değil. Bu durum, hedef belirlemeyi ve ilerlemeyi izlemeyi neredeyse imkânsız hale getiriyor.

Finansman da bir diğer kritik başlık. İklim-nötr dönüşüm, uzun vadeli yatırımlar ve planlama gerektiriyor. Belediyelerin büyük bölümü, sınırlı bütçeler ve artan maliyetler nedeniyle bu yatırımları ertelemek zorunda kalıyor. Uluslararası fonlara erişim ise teknik kapasite ve proje geliştirme deneyimi gerektiriyor; bu da her belediyede bulunmuyor.

Kurumsal kapasite sorunu, tüm bu başlıkları bir araya getiriyor. Belediyelerde iklim değişikliği konusunda uzmanlaşmış birimler sınırlı, mevcut kadrolar ise çoğu zaman farklı görevler arasında bölünmüş durumda. Bu tablo, iklim-nötr şehir hedefinin Türkiye’de mümkün olduğunu, ancak ciddi bir yönetişim ve kapasite dönüşümü olmadan gerçekleşemeyeceğini gösteriyor.

Kıyı ve Turizm Kentleri İçin Özel Riskler

İklim krizi, tüm şehirleri etkilese de kıyı ve turizm kentleri için riskler çok daha karmaşık ve çok katmanlı. Deniz seviyesi yükselmesi, artan fırtına sıklığı ve kıyı erozyonu, bu kentleri iklim değişikliğinin ön cephesine yerleştiriyor. Özellikle alçak kotlu kıyı yerleşimleri, önümüzdeki yıllarda ciddi fiziksel ve ekonomik kayıplarla karşı karşıya kalabilir.

Deniz seviyesindeki yükselme yalnızca kıyı çizgisini tehdit etmekle kalmıyor; yeraltı su kaynaklarının tuzlanmasına, altyapı sistemlerinin zarar görmesine ve ekosistemlerin bozulmasına yol açıyor. Turizm kentlerinde bu durum, hem yaşam kalitesini hem de ekonomik sürdürülebilirliği doğrudan etkiliyor.

Atıksu ve turizm baskısı, yaz aylarında daha da belirgin hale geliyor. Nüfusu kış aylarında on binlerle ifade edilen birçok kıyı kenti, yazın yüz binleri aşan geçici nüfusa hizmet vermek zorunda kalıyor. Bu ani artış, atıksu arıtma tesisleri, katı atık yönetimi ve su kaynakları üzerinde ciddi bir yük oluşturuyor. Mevcut altyapı çoğu zaman bu baskıya göre tasarlanmadığı için, çevresel riskler kaçınılmaz hale geliyor.

Körfezler ve kapalı denizler ise iklim krizi karşısında en kırılgan alanlar arasında yer alıyor. Su sirkülasyonunun sınırlı olması, kirliliğin ve besin yükünün hızla birikmesine neden oluyor. Atıksu deşarjları, deniz suyu sıcaklıklarının artmasıyla birleştiğinde, oksijen azalması ve biyolojik çeşitlilik kaybı gibi sorunlar derinleşiyor.

Bu nedenle kıyı ve turizm kentleri için iklim-nötr hedefi, yalnızca karbon salımını azaltmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda denizleri, körfezleri ve kıyı ekosistemlerini koruyan, yaz nüfusunu ve turizm baskısını hesaba katan bütüncül bir yönetim anlayışını zorunlu kılıyor.

Ayvalık,Edremit ve Benzeri Kentler Ne Yapmalı?

Geçici çözümler mi, kalıcı dönüşüm mü?

Ayvalık, Edremit ve benzeri kıyı kentleri için iklim-nötr vizyon, bir prestij hedefi değil; yaşam kalitesini ve yerel ekonomiyi korumanın temel koşuludur. Bu kentler, doğal güzellikleri ve ekosistemleriyle ayakta durur. İklim krizi karşısında bu değerleri koruyamayan bir şehir, turizmde de tarımda da uzun vadede kaybetmeye mahkûmdur.

İlk adım, iklim-nötrlüğü kentin resmî vizyonu haline getirmektir. Bu, yalnızca strateji belgelerinde yer alan bir başlık değil; imar kararlarından altyapı yatırımlarına kadar her adımı etkileyen bir çerçeve olmalıdır. Ayvalık ve Edremit gibi kentler, iklim krizini geleceğin değil, bugünün meselesi olarak ele almak zorundadır.

Su yönetimi bu dönüşümün en kritik başlıklarından biridir. Arıtılmış atıksuyun yeniden kullanımı, su kaynaklarının korunması ve denizlerin alıcı ortam olarak görülmemesi temel öncelikler arasında yer almalıdır. Körfezlerin ve kıyı ekosistemlerinin korunması, iklim-nötr hedefin ayrılmaz bir parçasıdır.

Atık yönetiminde geçici depolama ve bertaraf çözümleri yerine, atığı kaynağında azaltan ve döngüsel ekonomiyi esas alan politikalar gereklidir. Yaz nüfusunun yarattığı baskı ancak kalıcı ve bütüncül sistemlerle yönetilebilir. Aksi halde her sezon aynı çevresel sorunlar yeniden yaşanır.

Ulaşım ve enerji alanında ise otomobil odaklı büyüme yerine, toplu taşıma, yaya ve bisiklet ulaşımını önceleyen bir yaklaşım benimsenmelidir. Yenilenebilir enerji yatırımları önemli olmakla birlikte, asıl kazanım enerji tüketimini azaltan kentsel tasarımlarla sağlanır.

Bu noktada asıl soru şudur: Ayvalık ve Edremit, iklim krizine karşı günü kurtaran çözümlerle mi yoluna devam edecek, yoksa kalıcı bir dönüşümü göze mi alacak? İklim-nötr şehir yaklaşımı, bu soruya verilen cevabın somut karşılığıdır.

İKLİM-NÖTR ŞEHİRLER AĞI NEDİR, NEDEN BU KADAR AZ, ŞARTLARI NELERDİR?

İklim-nötr şehir ağı, iklim krizine karşı dönüşümü şehir ölçeğinde başlatmayı hedefleyen belediyelerin bir araya geldiği iş birliği platformlarını ifade eder. Bu ağlar, şehirlerin bilgi paylaşımı yapmasını, kapasite geliştirmesini ve iklim-nötr hedefe giden yolu birlikte öğrenmesini amaçlar. Ancak bu ağlara dahil olmak, bir şehrin otomatik olarak iklim-nötr olduğu anlamına gelmez.

Avrupa Birliği’nin yürüttüğü “100 İklim-Nötr ve Akıllı Şehir” misyonu, bu ağların en bağlayıcı ve en iddialı örneğidir. Burada şehirlerden yalnızca iyi niyet beyanı değil, somut ve denetlenebilir taahhütler istenir. Bu nedenle ağa dahil olan şehir sayısı sınırlıdır ve bu durum bilinçli bir tercihtir.

Peki neden bu kadar az şehir bu statüyü alabiliyor?

Çünkü iklim-nötr şehir ağına dahil olmak, ciddi bir kurumsal ve mali yükümlülük anlamına gelir. Şehirlerin öncelikle kendi karbon ayak izini ayrıntılı biçimde hesaplaması gerekir. Enerji, ulaşım, atık, su, binalar ve sanayi gibi tüm sektörlerdeki sera gazı salımları ölçülmeden sürece başlanamaz. Bu veri altyapısı, birçok şehir için başlı başına bir engeldir.

İkinci olarak, şehirlerin 2030 yılına kadar iklim-nötr olma taahhüdünü resmen üstlenmesi gerekir. Bu taahhüt, geri çekilebilen bir siyasi söylem değil; ilerlemesi düzenli olarak izlenen ve raporlanan bağlayıcı bir süreçtir. Hedeflerin tutturulamaması durumunda şehirler hem itibar hem de fon kaybı riskiyle karşı karşıya kalır.

Üçüncü önemli şart, finansman ve yatırım kapasitesidir. İklim-nötr dönüşüm; altyapı, ulaşım, enerji ve planlama alanlarında yüksek maliyetli yatırımlar gerektirir. Bu yatırımları planlayacak ve yönetecek teknik kadrolara sahip olmayan şehirler için sürece girmek riskli görülür.

Ayrıca yönetişim modeli de belirleyicidir. İklim-nötr şehirler, yalnızca belediye yönetiminin değil; üniversitelerin, sivil toplumun, özel sektörün ve yurttaşların sürece dahil olduğu katılımcı bir yapı kurmak zorundadır. Bu da klasik belediyecilik anlayışının ötesine geçmeyi gerektirir.

Tüm bu nedenlerle iklim-nötr şehir ağı, nicelikten çok nitelik esasına göre şekillenmektedir. Amaç, çok sayıda şehrin sembolik katılımı değil; az sayıda kentin gerçek bir dönüşüm başlatmasıdır. Bu nedenle Türkiye’de de bu sürece resmen dahil olan şehir sayısı İstanbul ve İzmir ile sınırlıdır. Diğer şehirler ise bu hedefe hazırlık aşamasında yer almaktadır.