Şair Vediktatör; Gabriele D’annunzio

Garip bir hikâye anlatacağım bugün sizlere. Garip ama etkileyici dekadan bir şair ve diktatör bir faşistin hikâyesini...

Gabriele D’Annunzio, geçtiğimiz yüzyılın hiç kuşkusuz en önemli İtalyan edebiyatçılarından birisidir. Henüz 1879 yılında, 16 yaşındayken yayınladığı ilk şiir kitabı olan ‘Primo Vere’ ( İlk Dizeler) ve hemen ardından, üç yıl sonra yayınladığı ‘CantoNovo’ ( Yeni Şarkı) birbirinden tamamen farklı anlayışlarda iki kitaptır. ‘İlk Dizeler’, gencecik ama o genç yaşına rağmen edebiyata başka bir pencereden bakabilen bir dehanın müjdecisi gibiyken; ‘Yeni Şarkı’ sanki üç yıl önce o şiirleri başka biri yazmış gibi bambaşka bir iklimden gelmektedir. 19 yaşın tüm tutkusunun göründüğü bu ikinci kitaptaki betimleme başarısı, dönem edebiyatçılarını hayrete düşürür. Ancak bu genç ve farklı sesin toplumsal bir kaygısı yoktur. O sadece biyografi denecek kadar kendisini yazarken, savaş arifelerinde görüldüğünü artık iyice bildiğimiz, dekadan bir tutumu şiirlerinin merkezine koymuştur. İlk şiirlerinde büyük İtalyan şair Carducci’nin; doğa sevgisi,anlamsal söz oyunları, nesir gerçekçiliği ve gelenekçi lirizmin izleri görülürken, ikinci kitabı ve sonraki yazılarında ‘deli’ diye bilinen bir başka yazarın izleri daha belirgindir. Düşünceleriyle, D’Annuzio’yu estetikçi, agresif ve mükemmelin ötesinde mistik kuvvetlerin peşine düşmesini sağlayacak bir çizgiye çeken bu yazar Friedrich Nietzsche’dir. (1844-1900) “...insanların yolu ikiye ayrılıyor: huzur ve zevk diye didinip durmak istiyorsan, inan; gerçeğin tutkunu olmak istiyorsan, sorgula..." diyen büyük Alman filozofu Nietzsche...

Nietzsche’nin ünlü savı , ‘üst-insan’ ardından gelen birçok sanat adamını etkilediği gibi D’Annunzio’yu da etkiler. Peki nedir bu ‘üst-insan’ kavramı? En kestirmesinden ‘üst-insan’ ; soylu bir insan eylemliliği kavramını yeniden kurmaya çalışan bir fikirdir. Son İnsan, yalnızca maddi teselli peşindeyken, üstinsan yaşamını büyük eylemler uğruna harcamaya hazırdır. Üstün olmak, isteyerek iyinin ve kötünün ötesinde durmaktır. Nietzsche kendisini, üstinsanın habercisi olarak tanıtır ve kendini Zerdüşt ile özdeşleştirir. Bu konuda ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ adlı en az kendisi kadar ünlü eserinde şöyle yazmıştır.

"İnsan bir iptir ki hayvanla üstinsan arasına gerilmiştir. Uçurumun üstünde bir ip. Tehlikeli bir geçiş, tehlikeli bir yolculuk, tehlikeli bir geriye bakış, tehlikeli bir ürperiş ve duraksayış... Çünkü insanlar eşit değildirler. Gerçek budur. Ve benim istediğim şeyi onlar istemezler... İddia ederim ki benim üstinsan dediğime, siz şeytan diyeceksiniz. Sert olunuz! Panayırda kimse üstinsanlara inanmaz. Orada konuşmak isterseniz halk tabakası göz kırpar ve 'Biz hep eşitiz' der. Haydi haydi, ey üstinsanlar! Ancak şimdi insan, geleceğin doğum sancısındadır. Tanrı öldü, şimdi dileriz ki üstinsan yaşasın. Ey üstinsanlar, içten adamlar, açık kalpliler; güvensiz olun! Derinliklerinizi gizli tutun; çünkü bugün halk tabakasının günüdür."

Nietzsche'nin üstinsanı, birçoklarının yanlış yorumladığı gibi, belli bir evrim sürecinin ardından, insanlar arasından çıkıp, bütün insanlığı yönetecek, tüm insanlara tahakküm edecek bir diktatör değildir. O, her ne kadar on dokuzuncu yüzyılda kapitalizmin yarattığı fabrika kölelerine, kapitalizmin Hristiyanlıktan miras alıp koruduğu aile adındaki, kutsanmış köle ahlâkına ya da burjuva demokrasisiyle onun yalan eşitlik idealine karşı çıksa da; bu düzenin veya Avrupa'daki demokratikleşmenin bir yandan da zorbalık, acımasız bir diktatörün ortaya çıkışı için gerekli altyapıyı hazırladığını söyler. Böyle bakıldığında, onun üstinsanı, sanıldığının tersine, faşist bir lider, örneğin Hitler ya da Mussolini değildir. Nietzsche felsefesinin merkezini oluşturan şey, kişinin coşkun enerjisini sömüren her türlü öğretinin, toplumsal olarak ne kadar geçerli olursa olsun sorgulanarak "hayatın evetlenmesi"dir özünde...

Şimdi biz D’Annunzio’ya dönelim yine. Genç dekadan şair D’Annunzio, Nietzsche’nin bu saldırgan savlarını, yaklaşmakta olan dünya savaşından önce, milliyetçi bir tutumla algılar. Uğruna kan dökülen topraklar, kutsanmış bayraklar ve birlikte yaşamak yerine ölümü yücelten bir kışkırtılmış duyguyla şekillenmiş ve kontrol altında tutulmazsa faşizme dönecek bir algıyla...

Bu tartışması günümüzde bile bitmemiş olan ‘tehlikeli’ düşünceler etkisiyle, 1889 yılında,bir otobiyografi olan ilk romanı ‘IlPiacere’ (Zevk)’i yazar D'Annunzio. Nietzsche'nin tümüyle hissedildiği ‘üst- insan’ kavramının ilk kahramanı yaratılır bu romanla İtalyan edebiyatında. Romanın kahramanı Andrea Sperelli bir üst-insan olarak karşımıza çıkar. O, içgüdülerine uyar ve toplumun ahlâk düzenini yeni bir arayışla yerle bir eder. Tam bir skandal manifestosudur hayatı... D'Anunnzio'nun yazılarında, roman ya da şiirlerinde, Nietzsche'nin şiddetli etkisi iyiden iyiye kendini göstermeye başlar ve yaratılan kahramanlar bu fikre göre hareket edip, konuşmaya başlarlar artık.Örneğin ‘Zevk’ten üç yıl sonra, 1892’de gelen ‘L'innocente’ ( Masum) romanının başkahramanı da bu çizgide konuşan ve davranan biridir. 1894 yılında, en tanınmış romanı ‘IlTrionfoDellaMorte’ (Ölümün Zaferi) yayımlandığında D'Annunzio çoktan ünlü olmuş bir yazardır artık. Gerek ‘Ölümün Zaferi’nde ve gerekse onu izleyen, 1896 imzalı,‘Le Vergini DelleRocce'de (Kayaların Bakireleri) yalnızca kendi çıkarlarını gözeten ve bütünüyle ahlak kavramı dışında kalan Nietzsche kahramanları karşımızdadır. Hem de tüm dekadan duruşlarıyla... (Meraklısına Not; Dekadizm ya da dekadan yazar kavramı, Fransızca, ‘çöküş, gerileyiş’ anlamına gelen ‘decadence’ sözcüğünden türetilmiş ve 19. yüzyıl sonlarında, sanat ve edebiyat çevrelerinde ortaya çıkan bezginlik, estetikçilik ve karamsarlığı anlatmak için kullanılmıştır.Toplumlarda ve kültürlerdeki çökme, bozulma anlamına gelir.19. yüzyıl sonlarında Fransa 'da natüralistlere karşı ortaya çıkan sembolizm akımına öncülük eden sanatçılara, edebiyatı soysuzlaştırdıkları ima edilerek verilen isim olarak da bilinir. Akım o zamana kadar gelen edebiyat geleneklerini yıkma yoluna giderek, toplumsal ve sanatsal düzenin dışına çıkmayı planlar. İmgeye karşı aşırı neredeyse hastalık derecesindeki duyarlılığa sahip dekadanlar, daha önce görülmemiş imgeler oluşturarak bu imgeleri karşılayacak sözcükler bulmuşlardır.)

D'Annunzio’nun verimli edebiyat çalışmaları, I. Dünya Savaşı'na kadar sürer. Şair, en önemli şiirlerini bu anlayışın etkisiyle kaleme alır.Onu tüm edebiyat dünyasına tanıtan; ‘ Laudi Del Cielo Del MareDellaTerra e DegliEroi' (Göğe, Denize, Toprağa ve Kahramanlara Övgü) 1899 yılında yazılır. Ardından bu şiir kitabının devamı niteliğindeki ‘Alcyone’ gelir. Toscana'da geçirdiği bir yaz mevsiminin kokularını, tatlarını, seslerini ve yaşantılarını lirik bir biçimde yeniden yarattığı bir simgesel çalışma olan bu ikinci kitap, D’Annunzio’nun şaheseri kabul edilir İtalyanlarca. Yıldızının bu kadar parlak olduğu günlerde ‘İtalyanın Sarah Bernhardt’ı’ denen ve kendine has tarzıyla dünya tiyatro tarihine geçmiş olan, büyük tiyatro oyuncusu EleonoraDuse'ylede sevgili oluşu onun ününü perçinler. Hatta, D'Annunzio’nun sevgilisi EleonoraDuse için yazdığı oyun bugün bile tiyatro tarihinde saygın bir incelikte ve değerini korumaya devam etmektedir. 1899'da sahnelenen ‘La FigliadiIorio’ (Iorio'nun Kızı) adlı bu oyun,İtalyan Abruzzi köylülerinin korku ve boş inançlarını güçlü bir şiirsellikle işlemesiyle bilinir daha çok.D’Annunzio, çağdaşı Pirandello’yla birlikte ilk fütürist çizgiyi İtalyan edebiyatına taşımasıyla da önemli bir kalemdir. O, sürekli varoluşsal deneyimlerin peşindedir. Yaşamı da eşsiz ve bir sanat eseri olmalıdır ona göre. Türlü çılgınlıklar yapabilir, bu onun hakkıdır ve toplumcu vurgular bu anlamda ondan çok uzaktır. Ona göre şiir ya da yazı yazmak, uzun tekniklerle yapılan, “yüce bir mimari” eserden başka bir şey değildir.Yani sanat D'Annunzio için ‘üstün’ bir aklın ürünüdür. O, sesler ve kelimeler yoluyla, yeni görüntülerin yaratıcısı, ve bir çeşit ‘söz sihirbazdır’. '' Bu sihirbaz sonsuzluğu yakalamak içinse, arkaik sözcükleri tercih ederek, yaslandığı kökün, ‘yüce’ sanatın yapıldığı varsayılan Yunan ya da Latin etimolojisiyle ilişki kurar. Onun şiirlerinde ‘bireysellik’ yüceltilirken, “öz” kabul edilen ortak akıl, bilim desteği ve toplumsal güven duygusuna yer yoktur.

Bu sadece kendi için yaşayan şair, 1903 yılından, 1910 yılına kadarSettignanodenen yerdeki , ‘La Capuccina’ adını verdiği villasında, dünyanın her yerinden aldığı ya da getirttiği sanat eserleri biriktirir. Ama lüks ve hoyratça yaşanan bohem hayatının getirdiği borçlanma yüzünden, 1910 yılında ülkesinden kaçmak zorunda kalır. Fransa’ya gider. Hemen ardından patlak veren Birinci Dünya Savaşı’nı iyi bir fırsat bilen dekadan D’Annunzio derhal ülkesine döner ve savaş yanlısı tutumuyla orduya kayıt olur. İyi bir hatip, İtalyancaya hâkim bir demogogdur. Orduda hızla yükselir,taaa yarbay rütbesine kadar... Onu İtalyan Hava Kuvvetleri’nde pilot olarak görürüz bu günlerde.

Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı, 1914 yılında başladıysada, İtalya tarafsızlık politikası gereği, savaşa bir yıl sonra, 23 Mayıs 1915 tarihinde dâhil olur. GabrieleD’Annunzio, önce deniz kuvvetlerinde bir torpido süvarisiyken, ardından hava kuvvetlerinde bir savaş pilotu olarak çarpışmalara katılır ve bu çarpışmalar sırasında bir gözünü kaybeder. Onun için savaş; her ne kadar ‘yüce’ bir insan eylemi olan ve güçlünün kazandığı doğa kanununun işlediği tarihsel bir çark olsa da, savaşın sonunda İtalya neredeyse bir hiçle ayrılır alandan. Oysaki 1915 yılında Londra’da yapılan görüşmelerde, savaştan sonra –bugünkü Hırvatistan’ın Adriyatik Denizi’ne sınır olan Dalmaçya bölgesinin - kendilerine bırakılacak diye müttefik kuvvetlerinin bir sözü vardır. Ancak bu söz yerine getirilmediği gibi, savaştan sonra yapılan Paris Barış Konferansı’nda, Vittorio Orlando liderliğindeki İtalyanların işgali altında tuttuğu Macaristan İmparatorluğu’na ait ama yoğun olarak Hırvatların yaşadığı Fiume adlı bölgeyi boşaltması istenir. Sözü edilen Fiume, 1929’dan sonra Yugoslavya adını alacak olan, ama o dönemki adıyla ‘Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı’ ile İtalya arasında epey zamandır bir sorundur zaten. İtalyanlar Versailles Anlaşması gereği, Adriyatik’e açılan liman kenti Fiume üzerinde tarihsel bir hakları olduğunu düşünmektedirler. Kuruluşu M.S. 180 tarihlerine dayanan Fiume, Büyük Roma İmparatorluğu’nun bir limanı olarak, milliyetçi İtalyanlarda her zaman bir düş olmuştur zaten. Ama şimdilerde Macaristan İmparatorluğu’na ait olan Fiume, savaşı bahane eden Hırvatlar tarafından 1918 yılında işgal edilince... İtalyanlar bu fırsatı kaçırmaz ve Fiume’ye girerler. İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa’nın zoruyla derhal İtalyanlar Fiume’den çıkarılır. İyiden iyiye ulusal değerleri aşağılanan İtalyanların milliyetçi kanadı bunu sindiremez ve tarihe geçecek, son derece ilginç bir şey olur bu günlerde. İtalya Hükümeti’nin reddetmesine karşın, milliyetçi ve varolan ahlâk kurallarını hiçe sayan, kahramanlık madalyası sahibi ve ulusal şairliğiyle tanınan bir İtalyan faşist, yanına aldığı bin kadar lejyonerle; Eylül 1919'dan, Ocak 1921 'e kadar sürecek bir işgal gerçekleştirir Fiume’ye... .Bu işgal, ülkesinin iradesi dışında gelişmiş olsa da, halkta büyük bir coşkuya yol açarken, hükümet cephesinde uluslararası bir utanç olarak kayıtlanır tarihe. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yapılan barış antlaşmaları, İtalyan milliyetçilerinin müttefiklerin kararı karşısında, boyunları bükük kalmasını sindirememek ve bu durumu kabul etmeyen ‘gerçek milliyetçilerle’ harekete geçilmesi, özünde Giovanni Giolitti’nin olduğu basiretsiz İtalya hükümetini suçlamalarından kaynaklanır aşırı milliyetçiler tarafından. Böyle bir çılgınlığa kalkışan şair D’Annunzio; şairlik, pilotluk, milli kahraman, ülkenin en güzel kadınının sevgilisi, serseri bir âşık olma sıfatlarının yanına şimdi de; liman şehri Fiume’yi işgal ettikten sonra adına,“Carnaro Naipliği” deyip, kendisini “Duce” ilan ettiği bir de ‘diktatörlük’ ekler.

Bu ‘tuhaf’ işgalin süresi her ne kadar 17 ay kadar sürse bile, ilginç notlar düşülür tarihe bu dönemle ilgili... Örneğin, yabancı bir devlet başkanı sıfatıyla Roma’yı ziyaret ettiğinde, devlet töreni ister D’Annunzio... İnsanların gülerek ve sempatiyle izlediği bu çılgın adam, uçaktan insanların üstüne havuç atmasıyla da hafızalarda kalır. Belki de ona haklı bir ün getiren 1918 Viyana uçuşunda, metnini de kendisinin yazdığı, "Zafer ve özgürlük akarsulardan yükselir” yazılı, 50.000 adet hazırlanan bildiriyi insanlara attığı günlerini hiç unutmadığındandır, kim bilir?

Bu tuhaf durum, ülkeler arası hukuka çok da uygun olmadığından, ilgili ülkelerin, İtalya’nın Cenova kenti yakınlarındaki Rapallo kentinde, 12 Kasım 1920 tarihinde imza altına aldıklarından olsa gerek, tarihe ‘Rapallo Anlaşması’ diye geçen bir anlaşmayla bu ‘tuhaf’ duruma bir açıklık getirirler. Anlaşmaya göre;Kastav, Idrija, Vipava, Šturje, Postojna, Pivka ve IlirskaBistrica kentleriyle, eski Dalmaçya başkenti Zadar, Lastovo ve Palagruža adlı adalar İtalya’ya bırakılırken; şu an D’Annunzio’nun kendisini ‘Duce’ ilan ettiği Fiume’de de, bir ‘Fiume Serbest Devleti’ kurulması hakkı İtalyanlara veriliyordu. Bu D’Annunzio’nun “CarnaroNaipliği”nin sonu anlamına gelmektedir.

Bu anlaşmaya ve her türlü davete rağmen ‘Carnaro’sunu terk etmeye yanaşmayan D’Annunzio ve ona sadık milliyetçilerin başına ne geldiğini merak ediyor musunuz? Bunu anlamak için, önce dönem İtalya’sındaki siyasi değişimleri hemencecik hatırlamakta fayda var.

İtalya, savaşın sonunda siyasi, sosyal ve ekonomik sıkıntılarla karşılaşınca, uygun ortamı yakalayan milliyetçiler ve sonradan dünyanın Benito Mussolini diye tanıyacağı Faşist Parti lideri; ‘’Roma İmparatorluğu’nun yeniden kuruluşu’’ adıyla, milli bir idealden söz etmeye başlar, morali bozuk ve çıkış arayan İtalyanlara.Bunun sonucunda da, 30 Ekim 1922’de Benito Mussolini’nin Faşist Parti’si iktidara gelir. Mussolini;İtalya’da aşırı milliyetçilik esasına dayanan faşist bir yönetim kurar.Muhalefeti ve demokratik kurumları ortadan kaldırarak merkezi hükümeti güçlendirir.Ülkedeki farklı etnik grupları zorla İtalyanlaştırmaya yönelik bir politika izler. Bu anlayışla hareket eden İtalya, Afrika ve Balkanlarda yayılmacı bir siyaset izlemeye koyulur...

Anlaşmaya imza koyması gereği, kendilerinin Fiume ama D’Annunzio’nun ‘Carnaro Naipliği’ dediği yere üç aya kadar boşaltma emri verdiği halde, kimsenin liman kentini boşaltmadığını gören İtalya Hükümeti, üstüne üstlük, ‘CarnaroNaipliği’nin, Rapallo Anlaşması’nı tanımadığını bildirip, kendilerine bir de savaş ilan etmesi üzerine, donanmasıyla ablukaya aldığı Fiume’yi bombalar. Yerle bir olan Fiume Serbest Devleti, çok değil iki yıl sonra da, 1924 yılında faşist yayılmacı anlayışın tehdidiyle İtalyanların eline geçer.

GabrieleD’Annunzio, daha sonra faşist gösterilerin temelini oluşturacak kitle törenlerinin ilk örneklerini sergilediği ‘Carnaro’sunu terk edip, hiç bir cezaya maruz kalmadan, aşırı dozda uyuşturucu aldığı bir gün penceresinden düşüp felç kalacağı ve ardından da 1 Mart 1938 günü öleceği, Garda Gölü kıyısındaki muhteşem malikânesine gidip, yazmaya kaldığı yerden devam eder. Öldüğü güne kadar geçen sürede İtalyan Sanat Akademisi Başkanlığı’na seçilecek kadar her şey olağandır onun için... Mussolini, D’Annunzio’nun tüm külliyesini defalarca bastırdığı gibi, bu ilginç ve çılgın şair öldüğünde, onun devlet töreniyle gömülmesini emreder. Mussolini, her ne kadar onu bombalatsa da, faşizmin ilk ve cesur örneklerini ilk kez GabrieleD’Annunzio’nun gözü kara eyleminde görmüş ve bundan etkilenmiş olmalı?

Fiume Serbest Devleti diye tarihe geçen bu kısa ömürlü devlet, bugünkü Hırvatistan Devleti sınırları içindeki, 28 kilometrekarelik, liman kenti Rijeka diye bilinen yerdir.