Yeryüzü kıtalarının tamamının keşfi ardından insanoğlu gözünü uzaya dikmiş, ay macerası başlamıştı. Eğer Ay’a ulaşmak mümkün olsaydı, orada hangi madenler, zenginlikler bulunacaktı. Ancak bu düş çok k...
Yeryüzü kıtalarının tamamının keşfi ardından insanoğlu gözünü uzaya dikmiş, ay macerası başlamıştı. Eğer Ay’a ulaşmak mümkün olsaydı, orada hangi madenler, zenginlikler bulunacaktı. Ancak bu düş çok kısa sürdü. Ay dosyası yerini çarçabuk daha uzak bir hedefe, Mars dosyasına bırakıverdi. Bu ihtimal çok daha uzun vade ve çalışma gerektiriyordu.
Bunun üzerin, Mars beklentisi kuluçka aşamasında ilerlerken, gelişen teknolojilerin de katkısı ile insanlık bu kez gözünü, aslında hakkında çok az şey bildiği başka bir bölgeye, okyanuslara çevirmişti. Deniz dibi, Okyanus yüzeyi ve tabanın altındaki alanlarda maden arama işleri yaklaşık son 50 yılda oldukça şekillenmiştir. Off-Shore denilen platformlar, deniz dibinde sondaj yapabilen gemiler, derin denizlerin ve altında yatan kaynakların peşine düşmüştü. Uzun yıllar kuzey denizinde petrol arayan Norveç, bugün edindiği kaynaklarla Avrupa’nın en varlıklı ülkelerinden biri konumundadır. Bugün dünya üzerinde, kendi kıta sahanlığı içinde kalan denizlerde arama tarama yapmayan ülke neredeyse kalmamıştır ve ülkemiz de bunlardan biridir.
Denizler ve okyanuslarda bir yandan tüm bu gelişmeler devam ederken, diğer yanda, kalın buz kütleleri nedeniyle kimsenin el süremediği bir kıta coğrafyası, yüzyılımızın iklim felaketi nedeniyle kendiliğinden gün yüzüne çıkmaya başlamıştı.. Daha öncesinde yaşamın bile çok güç olduğu bu alan, günümüzde Sibirya Tundraları gibi yeşillenmiş, bitki örtüsüne kavuşmuş, ekilebilir dikilebilir araziler açığa çıkmış durumda. Ama hepsinden önemlisi, burada yapılan sondajlar çok çeşitli madenler bakımından binlerce yıldır el değmemiş olması nedeniyle çok daha zengin kaynaklara sahip olması.
Nasıl ki, bir zamanlar yeni kıta eski dünya ülkelerinin bir anda gündemine oturmuş ve paylaşım savaşlarına neden olmuş ise, yaklaşık 500 yıl sonra, bugün günümüzde bizler benzer nitelikteki senaryoya şahit oluyoruz.
Rusya’nın ve Sibirya’nın coğrafik olarak en yakınında bulunan kuzey kutbuna bu denli mesafede bir başka ülke daha var! İsveç. Şimdi artık eskiden sosyalizme daha yakın duran bu ülkenin, Batı bileşenleri arasında yerini alma vakti de gelmiş gözüküyor. Rusya, Avrupalı kardeşlerine karşı öfkeli ve coğrafyasında elinin güçlenmesi hedefiyle topraklarını genişletmeye, kendinden ayrılan küçük devletleri yeniden uhdesinde toplamaya kararlı. Bu elbet ki hâkimiyet ve güç savaşı, ancak yine ve yeniden hiç farkında olmaksızın iklim ve coğrafya kaderinin bizlere dayattığı başka bir genel geçer var olma hikayesi. Diğer yanda, toprağında sıkışmış, nüfusu 4 milyara yaklaşan Çin ve Hindistan’ın huzursuzluğu var. Dünya nüfusunun yarısını oluşturan bu iki ülke artık sınırları ötesine uzanmak, daha geniş coğrafyalara yayılabilmek kaygısında.
Bu siyasi politikalar nereye gider, sonuçları nereye uzanır bilinmez. Fakat iklim krizi artan sıcaklıklar, kuraklık, anormal hava olayları ile şiddetini artırarak devam ediyor. Tüm dünyayı, sosyal ve siyasal hayatları, ekonomi veya yönetim şekillerini, yaşam biçimlerini tümden değiştirecek ölçüde, yeni ve bilinmeyen bir çağa doğru adım atıyoruz. Sürdürülebilir dünya, sürdürülebilir yaşam tezleri bir yandan gündemi belirlerken, diğer yanda sermayeyi elinde tutmak isteyenlerin güç savaşları ve savaş teknikleri de hızla değişmekte. Bu yeni dünya düzeninde, İklim bile, ne kendisi ne de bizler hiç farkında olmadan, güçlü olana hizmet edebilir, zayıf olanları yok etmeye çalışabilir.