Amerika Birleşik Devletleri, Meksika ve Kanada'nın ev sahipliği yaptığı FIFA 2026 Dünya Kupası sona erdi. Türkiye'nin 24 yıl sonra katıldığı turnuva ülkemiz açısından ciddi bir hayal kırıklığı yaşatsa da dünyanın gözü kulağı neredeyse bir ay boyunca ekranlardaydı.

Dünya Kupası'nı futbol oynanan bir organizasyon olarak adlandırmak, tanımlamak organizasyonun büyüklüğüne ve ihtişamına saygısızlık olur. Dünya Kupası günümüzde, aylar öncesinden hazırlanan açılış seremonileri, milyonlarca dolar harcanan devre arası gösterileri, kapanış törenleri ve ev sahibi ülkenin kültürünü yansıtan performanslarıyla dünyanın en büyük televizyon prodüksiyonlarından biri haline geldi.

Milyarlarca insan bu organizasyonu yalnızca futbol için değil, sunduğu bütün atmosfer için takip ediyor. Kimi sahadaki mücadeleyi bekliyor, kimi devre arasında sahneye çıkacak sanatçıyı merak ediyor. Beğenen de oluyor, eleştiren de... Ama bütün bunların ortak noktası, insanların tercihini kendisinin yapıyor olması.

Dünya Kupası'nın final maçında TRT ekranlarında yaşanan yayın tercihi ise bu doğal akışın önüne geçti. Milyonlarca kişinin beklediği devre arası gösterisi ekrana getirilmedi. Onun yerine reklamlar ve stüdyo yorumları yayınlandı. Birçok izleyici devre arasında konser ve şovların olduğunu ise yabancı ülkelerdeki sosyal medya paylaşımlarından öğrendi.

Kamu yayıncılığı, toplum adına karar vermek değil. Tam tersine, toplumun tamamına eşit mesafede durabilmekle mümkün. Vergisini ödeyen milyonlarca insanın ortak ekranı olma iddiasındaki bir kurumun görevi, uluslararası bir organizasyonu kendi süzgecinden geçirerek yeniden kurgulamak değil, olduğu haliyle izleyiciye ulaştırmaktır. Sonrasında isteyen kumandasını eline alır, kanal değiştirir, sesi kapatır ya da izlemeye devam eder. Çünkü o tercih artık izleyicinindir.

EUROVISION DA GİTTİ

Aslında TRT'nin bu yaklaşımı yeni de sayılmaz. Türkiye'nin Eurovision Şarkı Yarışması'ndan çekilme sürecini hatırlayın. Gerekçe olarak yıllarca puanlama sistemindeki adaletsizlik ve yarışmanın değişen yapısı gösterildi. Elbette her kurumun eleştirisi olabilir. Her yayıncı kendi görüşünü açıklayabilir. Ancak eleştirmek başka bir şey, izleyicinin neyi izleyip izleyemeyeceğine karar vermek başka bir şey. Aradaki çizgi tam da burada başlıyor. Yarışmaya katılmama kararını veren TRT, yarışmayı yayınlamama kararını da verebiliyor.

Teknolojinin bu kadar geliştiği bir çağda artık hiçbir içerik gizlenemiyor. Yasaklanan ya da gösterilmeyen görüntüler birkaç dakika içinde milyonlarca telefona ulaşıyor. Dolayısıyla mesele gerçekten bir konserin izlenmesini engellemek olarak nitelendirilemez. Çünkü izlemek isteyen bir şekilde yolunu bulup içeriklere ulaşabiliyor. Burada tartışılması gereken devlet adına yayın yapan bir kurumun vatandaşına nasıl baktığıyla ilgili. İzleyiciyi kendi kararını verebilecek yetişkin bireyler olarak mı görüyor, yoksa hangi görüntünün uygun olup olmadığına karar verilmesi gereken bir topluluk olarak mı?Beni düşündüren de tam olarak bu.

Çünkü son yıllarda benzer refleksleri hayatın birçok alanında görüyoruz. Bir konser iptal ediliyor, bir festival tartışılıyor, bir film hedef gösteriliyor, bir tiyatro oyunu eleştiriliyor. Her olayda birileri toplum adına karar verme hakkını kendinde görüyor. Oysa demokrasinin en temel gücü, insanların doğruyu ve yanlışı kendi iradeleriyle ayırt edebilmesidir. Beğenmediğimiz bir şeyi kapatabiliriz. Eleştirebiliriz. Protesto edebiliriz. Ama önce onu görebilmemiz gerekir.

Kamu yayıncılığı tam da bu yüzden hassas bir kavram. Kamu yayıncısı devletin değil, toplumun ekranı olarak görülmeli. Görevi toplumun çeşitliliğini yansıtmak, farklı tercihlerin varlığını kabul etmek ve vatandaşın yerine karar vermemektir. Aksi halde kamu yayıncılığı ile kamusal müdahale arasındaki sınır giderek belirsizleşmeye başlar.

Bugün konuştuğumuz şey yalnızca birkaç dakikalık bir devre arası gösterisi olabilir. Ancak yarın aynı anlayış bir belgesel için, bir konser için, uluslararası bir ödül töreni için ya da bambaşka bir kültürel etkinlik için de uygulanabilir. İşte bu yüzden mesele düşündüğümüzden daha büyük. Çünkü özgürlük bazen yalnızca konuşabilmek değildir. Bazen neyi izleyeceğine, neyi dinleyeceğine ve neyi beğenmeyeceğine kimsenin senin adına karar vermemesidir.