Temmuz ayı, küresel para politikalarının ortak bir gerçeğini yeniden ortaya koydu. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası politika faizini yüzde 37 seviyesinde sabit bırakırken, Avrupa Merkez Bankası faiz oranını yüzde 2,40'ta korudu. Son olarak ABD Merkez Bankası (Fed) da politika faizini beklentiler doğrultusunda yüzde 3,50-3,75 aralığında sabit tuttu. Farklı ekonomik dinamiklere sahip üç büyük merkez bankasının aynı dönemde benzer bir duruş sergilemesi tesadüf değil. Ortak sorun hâlâ aynı: Enflasyon beklenenden daha dirençli seyrediyor.

Pandemi sonrası bozulan tedarik zincirleri, Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu'da artan jeopolitik gerilimler, enerji arzına yönelik riskler ve yükselen petrol fiyatları enflasyonun yeniden yukarı yönlü baskı oluşturmasına neden oluyor. Dolayısıyla merkez bankaları yalnızca bugünün enflasyonunu değil, önümüzdeki dönemde oluşabilecek yeni maliyet baskılarını da dikkate almak zorunda kalıyor.

Uzun yıllar boyunca merkez bankalarının temel mücadele alanı talep kaynaklı enflasyondu. Faiz artırılır, kredi talebi yavaşlar ve fiyat artışları zaman içinde kontrol altına alınabilirdi. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo çok daha farklı. Enflasyon artık; enerji maliyetlerinden, jeopolitik risklerden, küresel ticaret politikalarından ve üretim maliyetlerinden besleniyor. Başka bir ifadeyle, faiz artırmak talebi azaltabiliyor; ancak petrol fiyatlarını düşürmeye veya enerji maliyetlerini ortadan kaldırmaya yetmiyor. Bu nedenle merkez bankaları faiz indirimi konusunda son derece temkinli davranıyor. Enflasyon kalıcı olarak kontrol altına alınmadan yapılacak erken bir faiz indirimi, fiyat istikrarı açısından yeni riskler doğururken, faizlerin uzun süre yüksek seviyelerde kalması da ekonomik büyüme üzerinde giderek ağırlaşan bir maliyet oluşturuyor.
Türkiye açısından bakıldığında bu maliyet çok daha belirgin hissediliyor. Son aylarda en sık karşılaştığımız konu şirketlerin yeni yatırım kararları değil, mevcut işletme sermayesinin nasıl finanse edileceği sorusu oluyor. Özellikle üretim yapan firmalar açısından finansmana erişim maliyetleri önemli ölçüde artarken, ihracat pazarlarında talebin yavaş seyretmesi şirketlerin nakit akışını daha kırılgan hale getiriyor. Bugün birçok sanayici kârlılığını artırmaktan önce üretimini sürdürebilmeyi ve nakit akışını yönetebilmeyi önceliklendiriyor. Fakat yatırım kararlarının ertelenmesi yalnızca bugünün büyümesini değil, gelecekteki üretim kapasitesini ve rekabet gücünü de etkiliyor.
Sıkı para politikasının etkileri ise her zaman aynı anda ortaya çıkmıyor. Önce kredi büyümesi yavaşlıyor ve yatırımlar erteleniyor, üretim ivme kaybediyor ve zaman içinde istihdam üzerinde baskı oluşmaya başlıyor. Bu nedenle bugün alınan para politikası kararlarının iş gücü piyasasına etkileri çoğu zaman aylar sonra hissediliyor.
Bu süreçte kamuoyunda en sık sorulan sorulardan biri de "Devalüasyon olur mu?" oluyor.

Mevcut ekonomik görünüm değerlendirildiğinde, kontrollü kur politikasından ani ve sert bir devalüasyona geçilmesi olasılığı düşük görünüyor. Çünkü böyle bir senaryonun yaratacağı maliyet, sağlayabileceği kısa vadeli rekabet avantajının çok ötesine geçebilir. Kurda yaşanacak sert bir artış, başta enerji olmak üzere ithalata bağımlı tüm üretim girdilerinin maliyetini hızla yükseltecektir. Enerji maliyetlerinin zaten enflasyonun en önemli belirleyicilerinden biri olduğu mevcut ortamda, kur şokunun yaratacağı ikinci tur etkiler fiyat istikrarını yeniden bozabilir. Bu durumda enflasyon beklentilerinin yeniden yükselmesi, para politikasının daha da sıkılaşmasına ve gerekirse ilave faiz artışlarının yeniden gündeme gelmesine neden olabilir. Böyle bir döngü ise özellikle yüksek finansman maliyetleriyle faaliyet göstermeye çalışan sanayi kuruluşları açısından oldukça ağır sonuçlar doğuracaktır. Artan kredi maliyetleri, yükselen üretim giderleri ve daralan iç talep aynı anda yaşandığında şirketlerin faaliyetlerini sürdürebilmeleri giderek zorlaşacak, istihdam üzerindeki baskı ise daha da artacaktır.

Bu nedenle bugün ekonomi yönetiminin temel önceliği yalnızca kuru dengelemek değil; fiyat istikrarını korurken üretim kapasitesini de sürdürülebilir şekilde ayakta tutabilmek olmalıdır. Bunun yolu ise para politikasının yanında, üretime yönelik yatırımları destekleyen, verimliliği artıran ve ihracatın katma değerini yükselten yapısal reformlardan geçmektedir.

Önümüzdeki dönemde yalnızca enflasyon verileri değil; petrol fiyatları, enerji piyasalarındaki gelişmeler, küresel jeopolitik riskler ve uluslararası ticaretin seyri de merkez bankalarının kararlarında belirleyici olmaya devam edecek.

Sonuç olarak bugün ekonomide karşı karşıya olduğumuz temel sorun faizlerin yüksek olması değil; faizlerin güvenle düşürülebileceği ekonomik zeminin henüz tam anlamıyla oluşmamasıdır. Enflasyonla mücadele yalnızca para politikasıyla başarıya ulaşamaz. Enerji arz güvenliğinin güçlendirilmesi, üretimde verimliliğin artırılması, yatırım ortamının iyileştirilmesi ve yapısal dönüşümlerin hızlandırılması da bu mücadelenin ayrılmaz parçalarıdır. Kalıcı fiyat istikrarı ile sürdürülebilir büyüme arasındaki dengeyi kurabilen ekonomiler, yalnızca enflasyonu düşürmekle kalmayacak; yatırımın yeniden hız kazandığı, üretimin güçlendiği ve istihdamın sürdürülebilir şekilde arttığı daha sağlam bir ekonomik yapıya da ulaşacaktır.

Ekonomik veri takvimi

03 Ağustos 2026, Pazartesi Çin İmalat PMI
03 Ağustos 2026, Pazartesi Türkiye Enflasyon Oranı
03 Ağustos 2026, Pazartesi Türkiye İmalat PMI
03 Ağustos 2026, Pazartesi ABD İmalat PMI
04 Ağustos 2026, Salı ABD Dış Ticaret Dengesi
05 Ağustos 2026, Çarşamba Çin Hizmet PMI
05 Ağustos 2026, Çarşamba ABD Hizmet PMI
06 Ağustos 2026, Perşembe Euro Bölgesi Perakende Satışlar
07 Ağustos 2026, Cuma Çin Dış Ticaret Dengesi
07 Ağustos 2026, Cuma Almanya Dış Ticaret Dengesi
07 Ağustos 2026, Cuma ABD İşsizlik Oranı

Ekonomi ve finans sözlüğü

Devalüasyon: Sabit veya yönetilen kur rejimlerinde ulusal paranın yabancı para birimleri karşısındaki resmi değerinin kamu otoritesi tarafından düşürülmesidir. Devalüasyon kısa vadede ihracatın rekabet gücünü artırabilse de, ithalata bağımlı ekonomilerde enerji ve ara malı maliyetlerini yükselterek enflasyonist baskıları artırabilir.

Sıkı para politikası: Merkez bankalarının enflasyonu kontrol altına almak amacıyla politika faizlerini yüksek seviyelerde tuttuğu, kredi büyümesini sınırlandırdığı ve finansal koşulları sıkılaştırdığı para politikası yaklaşımıdır. Temel amacı iç talebi dengeleyerek fiyat istikrarını sağlamak ve enflasyon beklentilerini kontrol altına almaktır.

İletişim: [email protected]