Bugün 14 Eylül 2026 yeni öğretim yılı açıldı. Hayırlı uğurlu olsun. Her sene aynı yazıları ve soruları sormaktan bıkkınlık geldi. Geriye dönüp baktığımızda Milli Eğitim Bakanlığı’nda onlarca Bakan değişmiş. Her gelen Bakan ise kendisine göre bir çalışma takvimi ve Müfredatta dikiş tutmayan değişikliler yapmış. Yeni Müfredatlara Öğretmenler bile alışamadan ki öğrenci alışamadan yeni müfredatlar değişmeye başlamış. Sizin anlayacağınız” Yazboz tahtasına” dönüşmüş…
Köşe yazımın başlığındaki soruyu şöyle sorayım “Bu kadar önem verdiğimiz halde eğitimde neden istediğimiz düzeyde değiliz?” Eğitim gerçekten bu kadar önemliyse, neden eğitim sistemimizden istediğimiz sonuçları alamıyoruz?
Sorun çocuklarımızda mı? Öğretmenlerimizde mi? Ailelerde mi? Okullarda mı? Müfredatta mı? Sınav sisteminde mi? Yoksa bütün bunları aynı anda üreten sistemin kendisinde mi?
ÖĞRENME SİSTEMİ
Eğitim sistemimiz “öğrenme sistemi” olmaktan çok “okula devam sistemi” gibi çalışıyor: Eğitim, çocuğun okula gitmesi, sınıfı geçmesi, diploma alması, bir sınavı kazanması ile ölçülmüyor. Asıl soru şunlardır:
Çocuk okuldan ne kazanarak çıkıyor?
Okuma-anlama becerisi ne düzeyde?
Problem çözebiliyor mu?
Bilgiyi kullanabiliyor mu?
Dijital dünyada güvenilir bilgi ile yanlış bilgiyi ayırt edebiliyor mu?
Kendi öğrenmesini yönetebiliyor mu?
En büyük sorunlarımızdan biri: Başarıyı sınav sonucuna indirgemek: Daha ilkokul sıralarından itibaren öğrencilere şu mesaj veriliyor: “başarılı olmak istiyorsan diğerlerinden daha yüksek puan almalısın.” Bu anlayış ilkokul, ortaokul, lise ve üniversiteye hatta mesleğe girişe kadar devam ediyor…
Sonuçta eğitim: “öğrenme - keşfetme - düşünme - üretme” sürecinden, “çalışma - sınav - puan – sıralama” sürecine dönüşüyor.
Sınav elbette gereklidir. Sorun sınavın varlığı değildir. Sorun, sınavın eğitim sisteminin kendisi hâline gelmesidir. Öğretmen sınava hazırlamak için öğretir. Öğrenci sınav için öğrenir. Aile sınav sonucuna göre okul seçer. Ve sistem giderek tek bir soruya sıkışır: “Sınavdan kaç aldın?”
Öğrenmenin ağırlığı ile öğrenmenin derinliği aynı şey değil:
Eğitimde sık yaptığımız hatalardan biri de çok şey öğretmeyi, iyi eğitim vermekle karıştırmaktır. Daha fazla ders, daha fazla konu, daha fazla ödev, daha fazla sınav…
Ama bütün bunların sonunda çocuk gerçekten daha iyi düşünüyor, daha bilinçli bir insan oldu mu? Bu sorunun cevabını vermeden eğitimin başarısından söz edemeyiz. Temel uğraş herkesi öğretmen yapmak değil, Öğretmenin niteliğini ve çalışma ortamını geliştirmek olmalıdır. Bir eğitim sisteminin kalitesi büyük ölçüde öğretmenin niteliğine bağlıdır. Eğer öğretmenin ders yükü altında ezer, onun entelektüel birikimini öğrencilerine aktarmasına fırsat verecek serbest zaman uygulamalarını sistemden çıkartırsanız, başarıyı yakalamak pek kolay olmaz…
Enflasyonu ölçüyoruz. İşsizliği ölçüyoruz. Turist sayısını ölçüyoruz. Üniversite öğrenci sayısını ölçüyoruz. Ancak eğitimin verilerinden bihaberiz…
Örneğin her yıl şu göstergeleri kamuoyuna açıklayan bir eğitim sistem düşünün: Öğrencilerin ne kadarı yaş düzeyine uygun metni anlayabiliyor?
Öğrencilerin ne kadarı günlük yaşam problemlerini çözebiliyor?
Öğrencilerin gerçek yaşamda yabancı dili kullanma düzeyi nedir?
Çocukların ne kadarı dijital araçları tüketmek yerine üretmek için kullanıyor?
Eğitim politikamızın en büyük açığı: Plansızlık
Eğitimde sonuç almak için beş yıllık, on yıllık, hatta yirmi yıllık perspektif gerekir. Çünkü bugün birinci sınıfa başlayan çocuk, yaklaşık on iki yıl sonra lise mezunu olacaktır. Bu yıl Eylül ayında birinci sınıfa başlayan bir öğrenci 2040’lı yıllarda eğitimini tamamlayacaktır…