Gebelik, yalnızca yeni bir canlının fiziksel olarak büyüdüğü bir dönem değildir. Aynı zamanda bebeğin yaşamı boyunca sahip olacağı biyolojik özelliklerin şekillenmeye başladığı oldukça hassas bir gelişim sürecidir. Annenin gebelik sırasında yaşadığı psikolojik durumun yalnızca kendi sağlığını değil, gelişmekte olan fetüsün fizyolojik ve nörolojik gelişimini de etkileyebildiğini gösteren bilimsel çalışmalar mevcut. Bu etkiler doğrudan DNA dizisini değiştirmese de genlerin ne zaman ve hangi düzeyde çalışacağını belirleyen moleküler mekanizmalar üzerinden ortaya çıkmakta. Günlük hayatta stres, kaygı veya üzüntü çoğu zaman yalnızca duygusal durumlar olarak değerlendirilir. Ancak biyolojik açıdan bakıldığında bu duygular, vücutta birçok hormonal ve hücresel yanıtın başlamasına neden olur. Özellikle gebelik döneminde uzun süre devam eden psikolojik stres, hipotalamus-hipofiz-adrenal eksenini aktive ederek kortizol salgısını artırır. Kortizol, stres karşısında vücudun uyum sağlamasına yardımcı olan önemli bir hormondur. Normal şartlarda plasentada bulunan 11β-HSD2 enzimi, kortizolün büyük bir kısmını etkisiz hâle getirerek fetüsü korur. Fakat stres uzun süre devam ettiğinde bu koruyucu mekanizma yeterli olmayabilir ve kortizolün daha büyük bir kısmı fetal dolaşıma ulaşabilir.

HİPOKAMPUS

Gelişmekte olan beyin, hormonlara karşı oldukça hassastır. Bu nedenle yüksek kortizol düzeyleri nöronların çoğalma, göç etme ve birbirleriyle bağlantı kurma süreçlerini etkileyebilir. Özellikle öğrenme, hafıza ve duygusal kontrol ile ilişkili olan hipokampus, prefrontal korteks ve amigdala gibi bölgelerde meydana gelen değişiklikler, bireyin ilerleyen yaşlarda strese verdiği yanıtı da şekillendirebilir. Elbette bu durum, her stres yaşayan annenin çocuğunda mutlaka bir sorun gelişeceği anlamına gelmez. Burada söz konusu olan, bazı hastalıklara veya davranışsal özelliklere yönelik biyolojik yatkınlığın değişebilmesidir.

OKSİDATİF STRES

Annenin psikolojik durumu yalnızca hormon düzeylerini etkilemekle kalmaz. Uzun süreli stres sırasında proinflamatuvar sitokinlerin düzeyi de artış gösterebilir. Bu durum plasentanın işleyişini etkileyerek oksidatif stres oluşumunu artırabilir. Hücrelerde oluşan oksidatif stres ise mitokondriyal fonksiyonların bozulmasına, hücresel hasara ve gelişim sürecinde görev alan bazı sinyal yolaklarının değişmesine neden olabilir. Bunun yanında son yıllarda yapılan çalışmalar, annenin psikolojik durumunun plasentadaki mikroRNA ekspresyonunu da değiştirebildiğini ortaya koymuştur. MikroRNA'lar, protein sentezini düzenleyen önemli moleküllerdir ve fetal büyüme ile organ gelişiminde kritik görev üstlenir. Ancak burada unutulmaması gereken önemli bir nokta vardır. Gebelik sırasında yaşanan her stres bebeğe zarar verecek anlamına gelmez. İnsan organizması, kısa süreli stres durumlarına karşı güçlü koruyucu mekanizmalara sahiptir. Risk oluşturan durum daha çok kronik, yoğun ve tedavi edilmemiş psikolojik problemlerdir. Bu nedenle annenin sosyal destek görmesi, düzenli sağlık kontrollerine gitmesi, yeterli beslenmesi ve gerektiğinde psikolojik destek alması hem anne hem de bebeğin sağlığı açısından büyük önem taşımaktadır.