Birkaç gündür Hollanda'nın başkenti Amsterdam’dayım. Bir şehri tanımanın en güzel yollarından biri de insanların neyi konuştuğunu dinlemek. Gazetelerin manşetlerine göz atmak, televizyon ekranlarında hangi haberlerin öne çıktığını görmek, kafelerde yan masadaki sohbetlere kulak misafiri olmak bazen bir müzeyi gezmekten çok daha fazla fikir veriyor.

Burada dikkatimi çeken şey, gündemin bizim alışık olduğumuz tartışmalardan oldukça farklı olması oldu. Elbette siyaset konuşuluyor, hükümet eleştiriliyor, seçim hesapları yapılıyor. Ama bunların yanında insanların günlük hayatını ve geleceğini doğrudan ilgilendiren başlıklar gündemin merkezinde yer alıyor.

Amsterdam’da taksiye bindiğiniz anda bunun en somut örneklerinden biriyle karşılaşıyorsunuz. Gerçi bunu gözlemlemek için taksiye binmeye de gerek yok. Trafikte gördüğünüz taksilerin büyük çoğunluğu Tesla. Elektrikli ulaşım artık bir tercih olmaktan çıkmış, hayatın doğal akışına dönüşmüş. Sessiz çalışan araçlar, yaygın şarj altyapısı ve düşük işletme maliyetleri sayesinde şehir bu dönüşümü yıllar önce kabul etmiş görünüyor.

Fakat ilginç olan, bugün konuşulanın elektrikli otomobil teknolojisi değil, Tesla markasının kendisi olması. Elon Musk’ın son dönemde ABD’deki siyasi duruşu ve açıklamaları nedeniyle birçok Avrupalı tüketici yeni araç alırken farklı markalara yönelmeyi tercih ediyor. Elektrikli araç kampanyalarında dahi bu politik, ideolojik duruş ülkede gündem olmaya devam ediyor. Bu durum yalnızca Hollanda ile de sınırlı değil. Belçika, Almanya, Danimarka, Fransa gibi Batı Avrupa ülkelerinde ABD karşıtlığı ekseninde bir yöneliş söz konusu.

Avrupa’da tüketici davranışı artık sadece fiyat ve kalite üzerinden şekillenmiyor. Şirketlerin çevre politikaları, yöneticilerinin söylemleri, küresel olaylara karşı tutumları bile insanların alışveriş kararlarını etkiliyor. Ekonomi ile siyaset, çevre ile teknoloji birbirinden kopuk başlıklar olarak görülmüyor. Hepsi aynı denklemin parçaları olarak değerlendiriliyor.

SICAK HAVA DALGALARI

Son haftalarda konuşulan bir başka konu ise sıcak hava dalgaları. Avrupa’nın birçok kentinde mevsim normallerinin çok üzerine çıkan sıcaklıklar nedeniyle belediyeler yeni önlemler alıyor. Daha fazla yeşil alan oluşturulması, serinleme merkezlerinin artırılması, toplu ulaşımın ve şehir planlamasının bu yeni iklim koşullarına göre yeniden düzenlenmesi tartışılıyor. Çünkü iklim değişikliği artık gelecekte yaşanacak bir senaryo değil, bugünün gerçeği olarak kabul ediliyor.

Bu tablo ister istemez enerji piyasalarına da yansıyor. Petrol fiyatlarındaki yükseliş havayolu şirketlerinden tur operatörlerine kadar birçok sektörü etkiliyor. Bunun doğal sonucu olarak insanların tatil planları da değişmeye başlıyor. Daha yakın destinasyonlar tercih ediliyor, tren yolculukları yeniden popülerleşiyor, otomobille ulaşılabilecek rotalar öne çıkıyor. Tatil şu dönemde deniz ve güneşten ibaret görülmüyor. Ulaşım maliyeti, enerji tüketimi ve sürdürülebilirlik de karar verirken dikkate alınan unsurlar arasında yer alıyor.

Elektrikli araç dönüşümü, enerji güvenliği, iklim değişikliği ya da turizm sektörünün bu yeni düzene nasıl uyum sağlayacağı yalnızca Avrupa’nın konuşacağı konular değil. Bunlar Türkiye’nin de önünde duran gerçekler.

Amsterdam’dan Türkiye’ye bakınca en büyük farkın ekonomik göstergeler olmadığını düşünüyorum. Asıl fark, gündemin önceliklerinde ortaya çıkıyor. Bir tarafta on yıl sonrasını etkileyecek meseleler bugünden masaya yatırılıyor. Diğer tarafta ise çoğu zaman birkaç gün içinde unutulacak tartışmalar bütün dikkatimizi üzerine çekiyor. Bana kalırsa bir ülkenin geleceğini biraz da konuşmayı tercih ettiği konular belirliyor.

Dünya çok hızlı değişiyor. Enerji dönüşümü de iklim krizi de değişen tüketim alışkanlıkları da bizi beklemeyecek. Mesele Avrupa’yı örnek almak ya da kendimizi onunla kıyaslamak değil. Mesele, yarının sorunlarını bugünden konuşabilme cesaretini gösterebilmek. Bunu başarabildiğimiz gün, belki bizim gündemimiz de gerçekten geleceği konuşmaya başlayacak.