Kaşıkla verip kepçeyle alanları, ekmeğin, sütün, kiranın el yakmasını her gün konuşuyoruz. Çarşıya pazara çıktığımızda cebimizdeki paranın eridiğini görmek için ekonomist olmaya gerek yok; bunu zaten canımız yana yana yaşıyoruz. Asıl acı olan, sadece cüzdanımızın değil, ruhumuzun da fakirleşmesi.
Eskiden komşumuzun derdi dert, sevinci sevinçti. Şimdi ise herkes kendi kabuğuna çekilmiş, ekranların ışığına teslim olmuş durumda. Telefonlarımızda gezindiğimiz o sanal dünyalar, bizi asıl gerçeklerden koparıyor. Akşama kadar haber, tartışma ve kavga görerek zihnimizi
bulandırıyoruz. Öyle bir hale geldik ki, her gün maruz kaldığımız bu dijital gürültü artık bizi uyuşturuyor.
Eskiden bir haksızlık olduğunda hep birlikte ses çıkarırdık. Şimdi ise herkes kendi küçük ekranında öfkesini kusuyor, sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor. Sosyal medya dediğimiz o sihirli kutular, bizi hak aramaktan klavye başına hapsetti. Kim ne demiş, kim kime ne laf sokmuş, hangi tartışma trend olmuş; bunlarla vakit harcarken asıl hayat akıp gidiyor.
Gençlerin umutsuzluğu, emeklinin birkaç kuruşluk maaş kuyruğundaki çilesi, esnafın dükkanını döndürme mücadelesi ekranlarda sadece üç saniyelik geçip gidilen birer videodan ibaret kalıyor. Acıyı bile tüketir olduk; çabuk unutup bir sonraki gündeme geçiyoruz. Bütçeyi bir şekilde denkleştiririz, enflasyon iner çıkar, kaybedilen paralar bir gün yine kazanılır. Lakin birbirine yabancılaşan, selamı sabahı kesen, komşusunun halinden anlamsızca kopan bu kalabalıkları yeniden bir araya getirmek zor. Asıl kayıp, kaybolan vicdanımız ve ortak aklımızdır.
Şimdi elinizi vicdanınıza koyup kendimize şu dürüst soruyu soralım: Gerçekten hayatın zorluklarıyla mı mücadele ediyoruz, yoksa her gün biraz daha insanlığımızı unutturan bu sanal çarkın birer dişlisi mi olduk? Önce bu gürültüyü susturup birbirimizin yüzüne bakmaya, yeniden insan olmaya ihtiyacımız var.
Üstelik bu sadece bizim değil, çocuklarımızın da geleceğini karartıyor. Sabahlardan akşama kadar ellerinden düşmeyen o akıllı telefonlar, onları hayatın gerçeklerinden koparıp yapay bir rüya alemine hapsediyor. Eskiden sokaklarda koşturan, top oynayan, komşunun elinden şeker yiyen çocuklar şimdi odalarına kapanmış, ekranların arkasında ömür tüketiyor. Onlara ne okulu sevdirebiliyoruz ne de geleceğe dair bir umut verebiliyoruz. Gençlerimiz üniversiteyi bitirip iş bulamayınca ya başka ülkelere gitmenin hayalini kuruyor ya da bu sanal dünyada kaybolup gidiyor.
Biz ise büyüklere düşen sorumluluğu unutup, sadece kendi derdimize yanıyoruz. Artık silkelenip kendine gelme vaktidir. Çarşıdaki Pazardaki yangını konuşurken, evdeki yangını da görmezden gelmemeliyiz. Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras üç beş kuruş para ya da tapulu mal değil; adil, vicdanlı, birbirini seven bir toplumdur. Eğer bu ortak aklı ve vicdanı yeniden kuramazsak, ne ekonomi düzelir ne de yüzümüz güler.
Gelin önce bu ekranları kapatıp birbirimizin gözünün içine bakalım, selamı sabahı artıralım, hatır sormayı unutmayalım. Çünkü bizi insan yapan, bizi bu topraklarda kardeş kılan o eski güzel değerlerdir; onları da kaybedersek elimizde avucumuzda hiçbir şey kalmaz.