8 Kasım 1964 Cumhuriyet... Doğan Nadi’nin “ÖÖÖÖÖF… BÖÖÖÖÖF… BABÖF” yazısı.

“…Bir de Baböf meselesi çıktı… Bu Baböf’ün bir yazısını Türkçeye tercüme etmişler. Uyanık (!) savcılık hemen harekete geçmiş. Tetkik ediyor…. Düşünün bir kere. Yüz elli sene evveli bugünkü Türkiye’de takibe uğruyor!... O zamandan bu zamana, bütün siyasi doktrinler değişmiş. Komünistler sosyalizme, sosyalistler komünizme kaymış. Hatta liberalizm, hemen hemen, tamamen ortadan kaybolmuş. Artık, 150 sene evvelki zavallı Baböf’ün takibi kalır mı?.. Ha gayret. Mesela Kral Öidipüs dramını da sahnelerimizden kaldırmalı. Malûm ya, üstad annesine aşık olmuştu. Yani, bu kafayla, bal gibi, müstehcen sayılır!..

8 Kasım 1964 Vatan... Mehmet Kemal’in “Tescil Edilsin” adlı yazısı.

“…Türkiye’nin dışarıda övündüğü yazarları, şairleri, sanatçıları bir gün sabaha karşı evlerinden bir kaçakçı gibi alınmışlar ve karakolların karanlık rutubetli dehlizlerine atılmışlardı. Sebep? 170 – 180 yıl önce yazılmış bir kitabı niye toplatıyorsunuz diye fikir özgürlüğünü savunmaları ve Atatürk’ün anıtına çelenk koymak istemeleri. Çağımızda bir savcının gücü buna bir süre yeter ama çağ boyunca yetemez… Babeuf olayı fikir tarihimizde bir rezalet örneği olarak tescil edilecektir.”

11 Kasım 1964 Vatan... Oktay Akbal’ın “Babeuf Derken” yazısı.

“… Bir Babeuf’tür gidiyor… Babeuf, Babeuf!.. Neyse bir buçuk yüzyıl sonra Türk kamuoyu bu devrimcinin adını duydu. Buna da şükür! Zaten bizde mahkemeye düşeceksin, hapse gireceksin ki adın duyulsun. Bakın Türk Edebiyatçılar Birliği’nin adı da Babeuf olayını protesto etmek için bir yürüyüş yapmak istemişler. Taksim anıtına protesto pankartlarını koyacaklarmış. Kimler? Şair Melih Cevdet, romancı Yaşar Kemal, eleştirmeci Memet Fuat, Vedat Günyol vs. Tehlikeli kişiler! Yazar bunlar, şair bunlar, eleştirmeciler de var, tamam! Şimdi hepsi yargıç katında! Suçları mı? Büyük suçları: Babeuf’ü koruyorlar! Babeuf giyotine giderken kendini bıçaklamış. Babeuf’e bir şey yapamayız. Ama Babeuf’ten yana olanları yakalarız!.. Düşünceler, fikirler yasalarla önlenseydi dünya ortaçağdan kopup bugünkü uygarlığa erişebilir miydi? Bunu anlatamıyoruz… Yüzyılların gerisinde kalan bir tutumla serçe parmak boyu ilerlemeye imkan yoktur. Hani, kim ilerlemek istiyor zaten desenize!...”

11 Kasım 1964 Tercüman... Kadircan Kaflı’nın “Niçin Babeuf?” yazısı.

“…Bu adam tam bir “siyasi tahrikçi” idi, gerek şahsiyeti, gerek yazıları bakımından ancak siyasi tahriklerde kullanılmağa elverişlidir. Bu sebeple ölümünden yüz altmış yedi sene sonra Türkiye’de de başka maksatla kullanılmasına imkan yoktur. Babeuf klasik bir muharrir midir? Hayır… Babeuf klasik bir fikir adamı mıdır? Hayır… Babeuf dünya ölçüsünde parlak ve mükemmel bir eser vermiş midir? Hayır… Onun yazıları yıkıcı bir siyasi çetenin hükümeti devirmek ve iktidarı ele geçirmek için tutulacak usulleri anlatmaktadır. Hal böyle iken niçin çok meşhur ve yüksek vasıflı şahsiyetlerin eserleri yerine onun yazıları tercüme edilir ve bu işi ancak kimler yapar?

Babeuf’ün bir kargaşalık devrinde, sayısız siyasi cinayetlerin işlendiği senelerde, siyasi eşkiyalığın usullerini anlatan yazılarından Türk gençliği, Türk aydını ve Türk halkı ne öğrenecek? O yazılar Türkiye’nin meselelerinden hangisine ışık tutacak? Olsa olsa Demokratik Anayasa nizamını yıkmak için neler yapmak gerektiğini öğretecek.”

2 Nisan 1965 Le Monde

Fransız İhtilal tarihi mütehassıslardan müteşekkil bir profesörler grubu, 1760 – 1797 seneleri arasında yaşamış olan Gracchus Babeuf’ün bir eserinin bazı parçalarını Türkiye’de tercüme ve neşrettiklerinden dolayı İstanbul Teknik Üniversitesi profesörlerinden Sabahattin Eyüboğlu ile, yazar Günyol ve gazeteci Bartınlıoğlu’nun haklarında girişilmiş olan tahkikatı bir beyanname ile protesto etmişlerdir. Bu üç kişi hakkında üç ile on yıl hapis cezası istenmekte idi… Fransız İhtilali mütehassısları olarak üzerinden 150 sene geçerek insanlığın malı olmuş tarihi metinlerin neşri dolayısı ile takibat açılmış olmasını hayretle karşılamaktayız. Tarih kültürü adına bu aydınlar hakkında açılmış olan takibatın kaldırılmasını hararetle istemekteyiz. Beyannameyi imzalayan şahıslar şunlardır. Richard Conn (Oxford Üniversitesi), Alessandro Galante (Torino Üniversitesi), Ernest Laborusse (Sorbonne Üniversitesi), George Rude (Adllaide Üniversitesi), Armendo Saitto (Pisa Üniversitesi), Albert Saboul (Clermont Ferrand Üniversitesi), Kohachiro Takahashi (Tokyo Üniversitesi).”

17 Temmuz 1966 Yön Dergisi. Fakir Baykurt’un “Bizdeki Düşünce İklimi” adlı yazısı.

“…Sabahattin Eyüboğlu ile Vedat Günyol ve Aziz Nesin, Babeuf çevirisinden dolayı yargılanıyorlar. Aynı konudan Atilla Bartınlıoğlu yedi buçuk yıl giymişti. Babeuf bunca zamandır dünyanın pek çok ülkesinde çevrilir, okunur, ama o ülkelerin hiç biri yıkılmaz, üstelik düşüncelerde yeni ufuklar bildirmesinden dolayı yararlanırlar, birkaç parmak ileri giderler. Çan Yayınları arasında çıkan küçücük çevirinin de Türkiye için böyle bir amacı vardı… Kitap yasaklamak, sanatçıları, düşünürleri hapse atmak, düşünceyi boğmaya çalışmak yöneticileri tarihe kötü kişiler olarak yazdırır. Bakın, Yeni Ufuklar dergisinin Haziran 1966 sayısında Sabahattin Eyüboğlu ne diyor: “Düşünce suç olmaz ya, olursa eğer en büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olabileceğini düşünmektir… Kitap zehir de olsa panzehiri yine kitaptır yalnız… En kötü kitabı yazan bile kitap yasaklayandan daha saygılı ve daha az zararlıdır insanlığa.”

8 Şubat 1965 Yeni İstanbul... Necip Fazıl Kısakürek “Günün Uyuz Hastalığı” adlı yazısında şöyle diyor.

“…son zamanların şu (Baböf) hikâyesini ele alalım: Savcılığın son derece yerinde bilgili bir ölçüyle hakkında kovuşturma açtığı eserin sahibi (François Emile Babeuf), sosyalizmin saf doktrinlerini ortaya koyan bir ilim adamı değil, doğrudan doğruya komünizmanın ilk dayanaklarını getiren bir ihtilalcidir… Böyle bir hengaâmede bu adamdan herhangi bir eser tercümesi, gizli bir komünizma fideliği kurmak niyetinden başka ne olabilir?”

Mahkeme, toplumun politik ya da apolitik tartışmaları eşliğinde sürmektedir. Türk Edebiyatçılar Birliği üyeleri hemen aklanırken, iktidarın çevirmen Vedat Günyol ve Sabahattin Eyüboğlu’yla işi henüz bitmemiştir. Ocak 1965 günlü duruşmada, izinli olan yargıcın yerine Yargıç Alâettin Dehrioğlu isimli yeni, genç bir yargıç görevlendirilmiştir. Vekil olarak… Salon, hıncahınç doludur. Gazeteciler, aydınlar, sanat camiası, öğrenciler, bilim adamları ve diğerleri… Savunma adına avukat Orhan Arsal söz alıyor: “Olacak şey değil bu” diyor. “Yüz yetmiş yıl öncesinde yazılmış bir takım gazete makalelerinin çevirisi dolayısıyla, biz, huzurunuzda bulunuyoruz. Akıl almayacak, garip bir olaydır bu.” Yargıç kürsüsünde bulunan Dehrioğlu, olayın bütün gülünçlüğünü kavramış, uyanık ve namuslu bir yargıç bilinciyle, Vedat Günyol’u göstererek “Evet, öyle garip bir olay ki bu, ben bu kürsüden, öğretmenimi yargılamak durumunda bulunuyorum” diyor.

*(Vedat Günyol yıllar sonra, bir söyleşisinde, öğrencisi olan Alaettin Dehrioğlu’nu hiç hatırlamadığını söyleyecektir. Ama 1940’lı yıllarda Hukuk Fakültesi’ndeki asistanlık günlerini hatırlatan biri olmalı diye düşünecektir.)

Aman Allahım, sağcı basının eline ne sıkı bir malzeme geçmiştir. Ertesi gün, sağcı gazetelerin tümü duruşmaların taraflı olduğundan, insan kayırıcılığından söz eden yazılar yayınlarlar. Bu kışkırtmalar, yargıç Dehrioğlu’nun başını yer ve tepeden inme bir kararla Dehrioğlu Gaziosmanpaşa’da bir ücra mahkemeye atanır ceza olarak…

Mahkeme mahkeme üstüne süredursun; 24 Mayıs 1965 günkü Ağır Ceza Mahkemesi’nde “Komünizm propagandası yapmak” suçlamasıyla hem Vedat Günyol’a hem de Sabahattin Eyüboğlu’na 7,5 yılla 15 yıl arası hapis cezası istenir. *(Not; Sabahattin Eyüboğlu o günlerde Bodrum’da mavi yolculuktadır.) Bu sıra Aziz Nesin de çeviriyi yani Devrim Yazıları’nı okuyucuya salık vermekle suçlanarak, aynı davanın sanığı olarak bizimkilerin yanına konur. Vedat Günyol o günleri anarken diyor ki; “Aziz Nesin mahkemelerde pişmiş bir adam. Bizi teselli ediyor. Korkmayın, bu pek basit bir şey…”

Prof. Dr. Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu, Prof. Dr. Hıfzı Timur, Prof. Dr. Mümtaz Turhan’dan oluşan bilirkişi kurulunun sanıkları suçlayan raporuna itiraz eden sanık avukatlarının istemini yerinde bulan mahkeme ikinci bir bilirkişi kurulu belirler. Bu kez Prof. Dr. Sabri Esat Siyavuşgil, Prof. Dr. Sahir Erman ve gazeteci-yazar Ecvet Güresin’den oluşan bilirkişi raporunda; “Fransız Devrimi döneminde yaşamış olan Babeuf’ün doktrin sahibi bir düşünür değil; yoksul halkın çektiği acılardan etkilenerek daha adil bir düzen kurulması için çalışan bir halk önderi olduğu; bugünkü anlamda bir komünizm anlayışına sahip bulunamayacağı…” doğrultusunda görüş belirtir. Dava yaklaşık bir buçuk yıldan sonra 23 Haziran 1966’da beraatle sonuçlanır:

Sanıkların fiillerinde komünizm propagandası suçunun unsurları mevcut olmadığı…”

Karar, Yargıtay tarafından da onanınca bu gülünç dava sonra erer. Mahkeme sona ermesine erer ancak yankıları bir sonra ki darbeye, 12 Mart 1971’e kadar sürer. 1971 yılındaki darbenin sıkıyönetimli günlerinde, Vedat Günyol gizli bir komünist örgüt kurmakla suçlanıp, yeniden yargıç önüne çıkacaktır. Yanında yine yoldaşı ve kader arkadaşı Sabahattin Eyüboğlu, Eyüboğlu’nun eşi, Azra Erhat, Yaşar Kemal ve Tilda Kemal vardır bu kez. Önce toplam 5 kişi suçlanır. Sonra 23 kişi alınır içeri. Dört ay hapisten sonra serbest bırakılırlar. Vedat Günyol diyor ki; “… serbest bırakıldık. Çünkü gizli komünist parti kuracak diye hepsi hepsi 28 kişiyi bir araya getirmişler. Biz ancak 5 - 6 kişi birbirimizi tanıyoruz. Peki, tanımadığımız insanlarla bir parti, komünist parti nasıl kurulur?...”

İnsanı kölelikten kurtaran yeni toplumda sanatlar, edebiyat ve bilimler gelişecek. Eski düzenin yarattığı kötülükler bu toplumda ortadan kalkacak… bu yeni devletle neler neler kalkmayacak ortadan: Sınırlar, çitler, duvarlar, kapı kilitleri, kavgalar, davalar, hırsızlık, adam öldürmeler, bütün cinayetler; mahkemeler, cezaevleri, idam sehpaları, işkenceler, bütün bu belaların yarattığı umutsuzluk; kıskançlık, gözü doymazlık, kendini beğenmişlik, aldatmacalar, iki yüzlülükler ve bütün ahlâksızlıklar; ve hele belaların belası, durmadan içimizi kemiren o kurt, o yarın, gelecek ay, gelecek yıl, ne olacağımız kaygısı yaşlanınca ne olacağımız, çocuklarımız, çocuklarımızın çocuklarının ne olacağı kaygısı…”(Babeuf, Le Tribun de Peuple, 30 Aralık 1795)

(Meraklısına not; 1971 yargılamalarında, savcı, Vedat Günyol’a; “Babeuf davasından mahkum olup, nasılsa bir yolunu bularak Yargıtay’dan aklanma kararı” elde ettiğini hatırlatıp, iktidar yanlılarının korkularının henüz geçmediğine dair ilginç bir anekdot bırakmıştır tarihe.)

Şimdi hikâyelerimizi toplayıp, yazımızı bitirelim.

* “Devrim Yazıları” kitabı ilk kez, Vedat Günyol’un 1962’de kurduğu Çan Yayınları’ndan çıktı. (26) numaralı yayın olarak, İstanbul’da, Gün Basımevi’nde basıldı. Kitap 96 sayfa v e 3 ana bölümden oluşmaktaydı. 1. Bölüm; Babeuf’ün Hayatı, 2. Bölüm; Babeuf’ün Politikası Halkın Hizmetinde, 3. Bölüm; Babeuf, Sosyalizm Kuramcısı adıyla açılmıştı.

* Devrim Yazıları kitabını bilmeyerek de olsa ünlü yapan Albay Talat Aydemir’in, başarısız 20 Şubat 1962 darbesi, her ne kadar kansız bir darbe girişimi sanılsa da, 8 askerin öldüğünü biliyoruz. Albay Talat Aydemir’in darbe girişimi 22 Şubat 1962’de bastırıldı ve darbeye katılan 3 albay, 69 subay ve 4 astsubay ordudan atıldı.

* Albay Talat Aydemir, 20 Mayıs 1963 gecesi ikinci bir darbeye yeltenir. Bu girişimi Alpaslan Türkeş tarafından Başbakan İnönü’ye bildirilir. Bu kez Harp Okulu öğrencisi olan Talat Aydemir’in damadı Atilla Altugan 3 tankla Radyoevi’ni basar ve ihtilal bildirisini üsteğmen İlhan Baş’a okutur. Darbe 23:00 da başlar ve aynı gece bastırılır. Bu kez Talat Aydemir ve 7 darbeci arkadaşı idam cezasına çarptırılır. Suçları, anayasal rejimi silah zoruyla değiştirmek çabasıdır. Mamak Askeri Mahkemesi’nden çıkan 7 idamdan biri de Binbaşı Fethi Gürcan’a verilen idam cezasıdır. Fethi Gürcan 27 Haziran 1964 Cuma günü, Talat Aydemir 5 Temmuz 1964 Cumartesi günü sabaha karşı idam edilirler.

* Gracchus Babeuf, ölüm cezasına çarptırıldığını öğrendiğinde mahkemede kendi canına kıymaya kalkar. Yaralanır. Bir gün sonra yaralı haliyle idam edilir.

* Vedat Günyol 9 Temmuz 2004’te İstanbul’da ölür. Daha çok Fransızcadan yaptığı çevirileri, 1962’de kurduğu Çan Yayınları ve 275 sayı süren Yeni Ufuklar dergisinde yazdığı yazılarıyla tanınır. 1989 yılında Sedat Simavi Edebiyat Ödülü, 1993 yılında Edebiyatçılar Derneği Onur Madalyası, yine 1995 yılında Çınar Yayınları’nca kendisine onur ödülü verilir. 1998’deyse 16. TÜYAP Kitap Fuarı’nın onur yazarı seçilir. Nisan 2002’de İnsan Hakları ve Demokrasi dersleri verdiği Maltepe Üniversitesi tarafından fahri doktorluk ünvanıyla onurlandırılır. Aynı üniversitenin Cevizli Kampusu’nda 2 Mayıs 1998’de Vedat Günyol’un bağışlarıyla açılan bir Vedat Günyol Kitaplığı da bulunuyor.

* En tanınmış kitapları; deneme dalında, Dile Gelseler, Yaza Yaza Yaşarken, Gün Ola Harman Ola, Çalakalem, Güne Gün Katmak, Güleryüzlü Ciddilik… Çeviri dalında; Kafka’dan Değişim, Rebelais’ten Gargantua (Azra Erhat ve S. Eyüboğlu’yla birlikte) Rousseau’dan Toplum Sözleşmesi, Thomas More’dan Ütopya ve Albert Camus’den Yabancı sayılabilir.

* Büyük usta, “Edebiyatımızın Cumhurbaşkanı” Vedat Günyol ölümünden 2 gün önce bir mektup yazar. Bu mektup, cenaze töreninde, oğlum dediği Türker Gedik tarafından okunur:

“… “Hiçbir mülküm yok zamandan başka” diyor şair Süreyya Berfe; bu dizeler benim yaşamımı özetliyor. Evet, bugüne dek hiçbir mülküm olmadı beni 94 yaşıma taşıyan zamandan başka… Her ne kadar o sözünü ettiğim zaman kimi kez benliğimi elimden alıp beni yüzüstü bırakıyorsa da, bugün 94 yaşımı, tek mülküm olan zamana borçluyum. Sizlere sesleniyorum; zaman denen mülkümüzü iyi kullanın, çünkü onun kaypaklığını ancak dirençle önleyebilirsiniz benim gibi. Hepinizi mülkünüz olan zamana sarılmaya çağırıyorum. Çünkü, gün olur, zamanın kendisi gibi hayali de cihan değer. Sevgiler(im)le. Bana uğurlar ola…”

Işıklar içinde uyuEdebiyatın Cumhurbaşkanı. Bütün gece seninleydim. Yağmur yağmadı yağmasına ya… yazımı bitirirken gecenin ışıklarına baktım yeniden. Nemli bir bulanıklık var yıldız manzarasında. Gözlerim mi nemlenmiş ne? Niye ki acaba?... Oysa yüreğimde Babeuf’ün inancı, gözlerimde edebiyatımızın 22 yıldır özlediği Vedat öğretmenin huzurlu sessizliği var.

Gün doğuyor Vedat hocam… Günaydın!

(BİTTİ)