“Tanrı’ya, sana benzediği için, bana benzediği için değil, annene benzediği için inanacaksın.”Nodar Dumbadze

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında birçok Gürcü yazar ve şair dünya edebiyatında boy göstermiş olsa da; hiç kuşku yok ki, dilimize de çevrilen Nodar Dumbadze bu yazarların en önemlilerinden biridir. Onun çalışmalarının en belirgin özelliğiyse, hümanist düşünüşleriçermesi ve ince mizah vurgularıdır.
Nodar Dumbadze, 14 Temmuz 1928 günü Tiflis’te doğar. Çocukluğu, İkinci Dünya Savaşı yıllarının sisli ve umutsuz döneminde geçtiğinden olsa gerek; yazdığı neredeyse tüm romanlarında savaş ve savaşla ilgili umut-umutsuzluk çatışmalarına rastlarız. Örneğin, onun dünya çapında tanınan bir yazar olmasını sağlayan, “Me, Bebia, İliko da İlarioni” (Ben, Ninem, İliko ve İlarion) adlı romanının atmosferi savaş ve savaşın yıkıp geçtiği insanlık hikâyeleriyle örülmüşken, diğer ünlü romanlarından biri olan “Güneşli Gece”nin atmosferi de aynı temadan kurulmuştur.
“Senin annen bir Tanrı... Sen Tanrı’yı kim sanıyorsun? Sakallı bir dede mi? Tanrı aslında o kadar yakın, o kadar aşikâr ve o kadar sıradan ki, gördüğünde Tanrı olduğunu anlamıyorsun. (...) Tanrı’ya, sana benzediği için, bana benzediği için değil, annene benzediği için inanacaksın.” (Güneşli Gece’den alıntı)
1950 yılında Tiflis Devlet Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nü bitirir Dumbadze. Aynı yıl Gürcü diliyle yayın yapan gazete ve dergilerde ilk şiirleri ve mizah öyküleri yayımlanır. 1956-1957 yıllarında yayınlanan ilk eserleri mizah hikâyeleri olsa dabeklediği tepkileri alamaz okuyucudan. 1959 yılında “Köy Çocuğu” adıyla bir kitap yayınlar ve yine beklediğidoyuma ulaşamaz yazar. Morali bozulur Dumbadze’nin ve başka iş kollarına yönelir: Çeşitli dergilerin editörlük servislerinde ve Kartuli Pilmi adlı sinema kuruluşunun senaryo bölümünde çalışır yazar. Bu yıllarda edindiği alışkanlık ya da bu işleri sevmesi, onun ünlü bir yazar olduktan sonra da aynı işleri yapmaya yönlendirir. Örneğin 1967 ve 1972 yılları arasında, ünlü gülmece dergisi “Niangi”nin (Timsal) baş editörlüğünü yapar. Aynı yıl, yani 1972’de, Gürcü Yazarlar Birliği ve Sovyet Yazarlar Birliği başkanlığına getirilmişken üstelik... Onun çalışmalarında mizah her zaman ön planda olmuştur. Belki de gülmeceyle, hicivle savaş sonrası umudu kırık insana daha kolay ulaşacağını düşündüğündendir, kim bilir?
Yapıtları basit bir dille yazılmıştır Dumbadze’nin. Yalın, akıcı ve hüzünlü... Düz yazılarında bile şiirsel bir ifade vardır; derin bir melankoli ve dikkat çekici bir iyimserlik... O, sanki tüm insanlığın savaştan çektiklerinin acısını kendi içinde duymaktadır. Bir tek gülümsemesi kalmıştır elinde, onu da kimselere vermek istemez gibidir. İçimizdeki insanı ağlatırken, dışımızdaki duyarsız yanımıza da yüzlerce soru bırakır onun romanları.

889Ccbea E9Fa 479D B184 A1Ad47Aa04C0
Dumbadze, 1964'te Komünist Partisi'ne üye olur. Kariyerinde, Sovyet Komünist Partisi Gençlik Örgütü(Komsomol) Ödülü (1966) , Gürcistan'da en yüksek sanat ödülü olan Şota Rustaveli Ödülü (1975), Lenin Ödülü (1980) de dâhil olmak üzere birçok ödül kazanır. Gürcü Yüksek Sovyeti’nde (1971-1978) ve SSCB Yüksek Sovyeti’nde (1979-1984) milletvekili olarak görev yapar. 1974'te Gürcü Yazarlar Birliği sekreterliğine getirilir ve 1981'den ölümüne kadar Birlik Başkanı olarak görev yapar. (Meraklısına Not; “Ben, Ninem, İliko ve İlarion” ve “Güneşi Görüyorum” adlı romanlarıyla Sovyetler Birliği Komsomol Ödülünü, “Korkma Anne”, “Güneşli Gece” ve “Beyaz Bayraklar” adlı romanlarıyla da Şota Rustaveli Ödülünü kazanmıştır Dumbadze. Yazarın son yapıtlarından biri olan “Sonsuzluk Yasak” kitabına da, Sovyetler Birliği'nde en büyük ödül kabul edilen Lenin Ödülü verilmiştir.)
Gürcü edebiyatında 1950’lerin sonunda, farklı bakış açıları olan, entelektüel yapıda şair ve yazarlar yetişmiştir. Guram Rçeulişvili, Arçil Sulakauri, Tamaz Çiladze, Guram Gegeşidze, Otar Çheidze, Merab Eliozaşvili, Reaz Çeişvili, Otia İoseliani, Otar Çiladze, Nodar Tzuleiskiri, Çabua Amirecibi gibi adlardan oluşan bu yeni kuşaktaki yazarlardan biri de Nodar Dumbadze’dir. 1930 ve 1940’lı yılların biçimci ve kısır edebiyat modellerini yıkmak için kalem tutan gençlerdir bunlar. Dünya, savaş yüzünden ekseninden kaymışken, geleneğine sıkı sıkıya bağlı bir edebiyatın, değişen dünyaya uygun olmadığını düşünen, sanatın artık farklı bir ses bulması gerektiğine inanan, değişimden başka yol olamayacağını düşünen bir kuşak... Bu yeni oluşumda, sınırları önceden belirlenmiş edebiyat anlayışının getirdiği engelleri aşmak, dünya edebiyatında söz sahibi olmak isteyen heyecanlı gençler vardır. Onlar bin senelerin yüksek Gürcü edebiyatını dünya vitrinine çıkaracak olan gençlerdir.
İşte bu heyecanlı günlerde ilk romanını yazar Dumbadze: “Ben, Ninem, İliko ve İlarion”... Romanın konusu, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Gürcistan’ın bir köyünde geçer. Köyün tüm erkekleri savaşa gitmiştir. Hepsi cephededir. Köyde yalnızca kadınlar ve yaşlı erkekler kalmıştır. Romanın merkezinde, küçük bir yetim olan Zuriko ya da lakabıyla söylersek Zurikela ve ona bakan büyükannesiyle, çocuğun bakımında büyükanneye yardım eden sivri dilli iki yaşlı komşu vardır. Roman, bu ‘yaşamın kıyısında kalanların’ gözüyle, savaşın insanlığı nasıl alaşağı ettiğini anlatır.
1960'da yayınlanan ve neo-gerçekçilik ruhuyla bezenmiş olan yazarın ilk romanı "Ben, Büyükanne, İliko ve İlarion" okuyucular arasında büyük ilgi uyandırır. Büyük Savaş sırasında, küçücük bir Gürcü köyündeki sıradan yaşantı ve sakinlerinin masum maceralarını anlatmak; ilk bakışta, kolay ve esprili gibi görünse de romanda arkaya gizlenmiş olan derin bir üzüntü vardır. Kahkaha, koruyucu bir maske gibiinsanlığın ağrısını gizler: Ailesi olmayan bir çocuğun yaşamı üzerinden savaşın çirkin yüzünü, insanın vahşiliğini, insan sevgisinin nasıl da yaşamsal derecede önemli olduğunu gün gibi ortaya koyar Dumbadze. Evrensel sorular açar önümüze: Neden savaşa ihtiyacımız var? İnsanlar ne uğruna, niçin ölüyor ya da birbirini öldürüyor? Savaş, genç kuşağın hayatını nasıl etkiliyor? Neden, neden, neden?
Bu noktada yazarın pek az bilinen çocukluğuna dönelim isterseniz. Dönelim debir çocuğun tragedyası üzerinden anlatılan romanının neden bu kadar etki bıraktığını anlamaya çalışalım.
Yazarın Sovyetler Birliği işgali altındaki çocukluğu son derece acıklıdır. Dumbadze’nin babası Vladimir Dumbadze, Gürcistan Komünist Partisi’nin Mayakovski (bugünkü adıyla Bağdati) İlçesi komitesinin birinci sekreteri, annesi Ana Bahtadze ise bir ev kadınıdır. 1937 yılında, Stalin’in tüm muhaliflerine karşı uyguladığı "Büyük Temizlik" sırasında, Dumbadze Tiflis’te henüz ilkokula gitmektedir. Aynı günlerde, bu zehirli rüzgârdan ötürü babası tutuklanır; annesiyse sürgüne gönderilir. Babası 22 Kasım 1937'de kurşuna dizilir. Kimsesiz kalan Nodar Dumbadze, Çohatauri ilçesine bağlı Zenobani köyüne, ninesinin yanına gitmek ve orada okula devam etmek zorunda kalır. Yazar, bu trajik geçmişini, büyük yankılar yapan ilk romanı "Ben, Büyükanne, İliko ve İlarion"da işlediği gibi, yakın zamanda dilimize kazandırılan “Güneşli Gece” adlı otobiyografik romanında da anlatır. Güneşli Gece’de, romanın başkişisi olan Temo’nun sürgünden döndüğünü okuruz; ama sürgüne gönderilişinin hiçbir ayrıntısı yoktur kitapta. Yazarın Sovyet rejiminde bunu yazması da mümkün değildir zaten. Belki de bu yüzden, Sovyet dönemi ansiklopedilerinde Nodar Dumbadze’nin çocukluğundan hiç söz edilmez.

E7A3B032 8713 4A7A 9A5C 10E7659000Ee
Nodar Dumbadze’nin ilk romanı “Ben, Ninem, İliko ve İlarion”da Zuriko'nun çocukluğu anlatılır. Zuriko’nun ne annesi vardır, ne de babası ama onlara ne olduğunu romandan öğrenemiyoruz. Ama romanın bir bölümündeki konuşma hayli dokunaklıdır: Biri “Peki, sen kimin oğlusun?” diye sorar Zuriko’ya. O da “Ben, Olga Ninemin oğluyum ayrıca İlarion ile İliko’nun...” diye yanıt verir.
Dumbadze tarafından yazılan bu ilk roman, yazıldıktan sadece 2 yıl sonra, 1962’de, Yönetmen Tengiz Abuladz ve Dumbadze tarafından senaryolaştırılıp, sinema filmi olarak çekilir. Aynı yıl, artık neredeyse tüm dünya dillerine çevrilmiş olan yeni romanını da bitirip yayınlamıştır Dumbadze. Bizim dilimize “Güneşi Görüyorum” adıyla çevrilen roman da en az ilk romanı kadar etki bırakmıştır. Bizim çağdaş Gürcü edebiyatını tanıdığımız ilk roman da budur edebiyattarihimizde.
Gürcü edebiyatıyla ilişkilerimiz 1960 yılından sonra gelişmiştir diyebiliriz. Bu ilişkilenmede, 1968 yılında Ahmet Özkan Melaşvili’nin yayınladığı “Gürcistan” adlı kitabın katkısı büyüktür. Çünkü ilk kez bu kitapta Türk okuyucular Gürcistan ve Gürcü edebiyatıyla ilgili bilgileri öğrenir. Çok geçmez, 1969 yılında Gürcü yazar Nodar Dumbadze’nin “Güneşi Görüyorum” romanı, yazıldığından 7 yıl sonra, Mehçure Karaören tarafından Türkçeye çevrilir.(Meraklısına Not; Mehçure Karaören daha sonra Gürcü dilinden çevrilen Nodar Dumbadze’nin diğer eserlerinin Türkçesi üzerine de çalışmıştır. Bunlardan “Sonsuzluk Yasası” ve “Kukuraça” 1990 yılında yayınlanmıştır.)
Yeri gelmişken, 5 Temmuz 1980 günü, Bursa’davurularak öldürülen ve şu an İnegöl’de bir mezarlıkta yatan ve kendisine “Türkiye Gürcülerinin Çavçavadzesi” denen Ahmet Melaşvili’den de söz etmeden geçmemeliyiz. Gürcü-Türk edebiyat ilişkilerini geliştirme girişimi Çveneburi dergisiyle başlar. Çveneburi, “Bizden” anlamına gelir ve Gürcistan’da yaşayan Müslüman Gürcüler için kullanılır. Türkiye’de yayınlanan, Türkiye’de yaşayan Gürcüler ve Gürcistan’la ilgilenen Türkler için iki ayda bir yayınlanan bir dergidir Çveneburi. İlk sayısı 1977 yılında Türkçe olarak ve Türkiye’de yaşayan Gürcü kültür temsilcileri önderliğinde Stockholm’de yayınlanmıştır. İşte bu derginin editörüdür Ahmet Özkan Melaşvili’dir.(Meraklısına Not; Melaşvili, 1922'de, Balıkesir'de doğar. Dedeleri, '93 Harbi' sonrası Artvin'den göçetmişlerdir. Orta öğrenimini Bandırma ve Balıkesir'de yapar. 1943'te İzmir İnönü Lisesi'ni bitirir. 1944'te girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nden 1962'de mezun olabilir ancak. 1955'te evlenir. 1963'te yaşadığı yerde, örgütlü kooperatifler kurulmasına önderlik eder. 1975 ve 1977'de eşiyle birlikte Gürcistan'a gider. Uzun yıllar TMMOB Mimarlar Odası Bursa İl Temsilciliğini yapan Melaşvili, aynı zamanda İTÜ Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Enstitüsü üyesidir.)
Güneşi Görüyorum, dilimize çevrilen ilk Dumbadze kitabıdır. Bu kitabın da temel bakışı savaşın felaketleri üzerinedir. Savaş yıllarında geçen romanda yazar, cephedeki yakınlarını kaybetme korkusuyla yaşayan köylüleri yazmıştır bu kez. Sossia’yla, Kör Khatia’nın imkânsız aşkını... NodarDumbadze’nin1967’de kaleme aldığı üçüncü romanı “Güneşli Gece” de,İkinci Dünya Savaşı sonrasında Tiflis’te geçen bir hikâyeye dayanır. Roman, ana kahraman Temo’nun yaşadıkları üzerine gelişir. 12 yıllık bir sürgünden dönen Temo(Teimuraz Baramidze) annesini bulur ama onunla ilişki kuracak kapıları ararken çok yabancılık çeker. Savaştan sonra her şeyin anlamı değişmiştir sanki... Duygularından bile emin değildir Temo. Duygusal bocalamalar yaşar. Ama asıl mücadeleyi, ailesine yıkım yaşatan suçluyla yüzleşince verecektir. Sürgünden döndüğü o ilk anlarda “Merhaba oğlum!” diyen annesine, soğuk bir sesle ve gözyaşları içinde, “Merhaba hanımefendi!” diyebilir ancak. Sonra Temo’nun en yakın arkadaşı Guram çıkar karşımıza; hayatın arsız, aykırı, kaygısız halini temsil eden Guram. Churchill’e, “silah gösterip kullanmayan adama adam demem” diyecek kadar duyarlı ama bir o kadar yılmış... Değil mi ki;“savaş değil, dünya yerle bir olsun” diyen... savaşıçıkaranın insan olduğu metaforuyla göndermeler yapan... Sonra hikâyeye başkaları da girer. Guliko, Lia,Tavera, Dursun Dayı, Abiba Amca, diğerleri...Temo, hayatı seven biridir. Güneşi, denizi ve sevgilisi Guliko’yu. Sonra Lia’yla tanışır, onu da sever Temo. Yıllar sonra annesine de kavuşmuştur, daha ne olsun ki? Ama ince bir hüzün içimizi oyar okudukça. Hayat mükemmel değildir artık, bıraktığı gibi hiç değildir. Değerler silinmiş, yerini kara, kapkara endişeler ve korkular almıştır. O çok sevdiği güneş acımasızca yakar olmuştur; deniz bile cazip değildir. Seyrine doyamadığı vadi hep sisli görünür gözüne ve hüzünlü. Sevgilisi Gluko’yu bile özlememektedir Temo. Hayattan korkmaktadır artık. Korkmakta ama yine de vazgeçmemektedir. Başına gelenleri düşündükçe, hayatının, tıpkı güneşin batışı gibi yavaş yavaş karardığını fark eder Temo.Bir doğum günü partisinde yeniden dünyaya gelir. Direngen umudunu tazeleyerek, canlı, soluk alıp veren, düşünebilen, hayal kuran, kaybolmuşya da yolunu kaybeden herkesin acılarının ve sevinçlerinin karşılığını aradığı, devasa bir yıldız karmaşası olarak yansıyan, Tiflis’in o batmayan güneşi ve güneşli gecesinde bulur yolunu. Umutta!Yalın, akıcı, soylu bir mizah, lirik bir nesir, iyimser bir hüzün, katışıksız bir hümanizm, umut dolu duygular içiçe akıp gider romanın sayfalarıyla birlikte...
Bir sonraki romanı “Korkma, Anne!” 1971 yılında yayımlanır Dumbadze’nin. Sovyet sınırındaki askerlerin yaşamları romanın temasını oluşturur. Eril dostluklar, bir yoldaşı kaybetme tragedyası ve karşılıksız sevginin acısı Dumbadze'ye özgü lirik bir tarzda ele alınır. (Meraklısına Not; Bu romanı hazırlarken Dumbadze, sınır devriyesinde görev yapmak üzere hükümetten özel izin almıştır.)
“Beyaz Bayraklar” 1973 yılında çıkar kitapçı vitrinlerine. Haksız yere cinayetle suçlanmış bir adamın yazgısının izini sürer Dumbadze.Karakterlerin birçoğu toplumla olan ilişkilerinde suçlu olmakla birlikte, kendileriyle ilgili anlayışlarıyla da suçludur yazara göre. İlginç bir ruh fotoğrafçısı gibi, insanı kendiyle yüzleşmeye çağırır Dumbadze.
Dumbadze'nin son romanı, 1978'de yayımlanan “Sonsuzluk Yasası” ya da “Sonsuzluk Yasak” adıyla bilinen romanıdır. Romanın başkişisi olan yazar Baçana Ramişvili, kalp krizi geçirince hastaneye düşer. Burada bütün hayatını anımsar ve sonsuzluk yasasını keşfeder.“Kavramların, değerlerin altüst olduğu bir dönemin ya da değişen toplumsal yapının yarattığı insan yüzünü kaybetmiş "insancıkların" gerçek portreleri güçlü bir kalemle çizilmiştir” der kitabın Türkçe çevirisini yapan Ali Altun ve devamla şöyle tanıtır kitabı:“Romanın başkahramanı Baçana Ramişvili'nin babası ve annesi, birçok Sovyet vatandaşı gibi, Sovyetler Birliği'nde 1937 yılında başlatılan ve toplumun çok değişik sınıflarındaki insanları, özellikle aydınları "burjuva kalıntıları, burjuva kültür savunucuları, vatan hainleri" gibi değişik suçlarla çoğu kez sahte kanıt ve tanıklarla, yargılamaya bile gerek görmeyen "Temizlik Kampanyası" adlı, genelde dikta rejimlerine özgü "devlet terörü"nün kurbanlarıdır. NodarDumbadze'nin özgeçmişini iyi bilen bir kişi, Sonsuzluk Yasak'taki başkahramanın, yazarın kendisi olduğunu hemen anlar. Sonsuzluk Yasak'ın en önemli iki kahramanı olan komünist yazar Baçana Ramişvili ve papaz İoram Kandelaki iki karşıt dünya görüşünde olmalarına rağmen bağnazlık göstermeden aynı düşüncede birleşirler: İnsanlığın yüzyıllardan beri uğraş verip ulaşmak istediği yüksek ve güçlü insan sevgisi, adalet, kardeşlik ve barış... Böyle kahramanların ikisini bir arada vermek, Türk edebiyatında olduğu gibi Gürcü edebiyatında da çok az rastlanır. Sonsuzluk Yasak'ın başkahramanı Baçana Ramişvili Sovyet devlet terörü yüzünden suçsuz ana ve babasını kaybederek en büyük darbeyi yiyenlerden biridir. Buna karşılık, kin ve intikam gibi duygulardan uzak durur ve bir aydın olarak bu tarihsel çelişkinin çözümlenmesi ve böyle hataların yinelenmemesi için Sovyet yönetim kadrolarına girer. Bu davranışı bir anlamda sağduyunun ve hümanizmin doruk noktasıdır.”
Nodar Dumbadze’nin kısa roman sınıfındaki tek çalışmasıysa, 1981 yılında kaleme aldığı,1990 yılında Türkçeye de çevrilen, “Kukuraça” adlı kitabıdır. İnga, Murtalo ve doğallığıyla, sevecenliğiyle bizi şaşırtan ama iyi ve saf yanıyla kendi ölümüne neden olan toplum görevlisi Kukuraça’nın; hazin, gülünç ve kucağımıza binlerce soru bırakan üçlü aşk ilişkisini anlatan “Kukuraça”... Kitapta, suç ve aşk kavramları tartışıldığı gibi, iyi insanın tragedyası da gözler önüne serilir. Tragedya dedim; çünkü kirlenen çağ, iyi insanın kazanacağı düşleri bıçaklamaktadır artık. Nodar Dumbadze'nin kitaplarında doğa, insanların hayranlıkla seyrettikleri manzara değil, kahramanların duygularına, eylemlerine katılan bir öğedir. Kahramanlar, doğanın bağrında doğup büyüyen, doğayla iç içe yaşayan ve doğa gibi saf, temiz insanlardır. Aynı Kukuraça gibi... Ancak doğaya saygısını kaybetmiş vahşi çağ, doğa gibi Kukuraça’yı da bu çemberin dışına atacak, kötüler yaşamı kirletmeye devam ederken, arada kalmışlara sadece kişiliksiz bir hayıflanma düşecektir. Rezilce ve kendini dünyanın merkezine koyan bir küstahlıkla... Oysaki yüreği sızlayanın yapması gereken şeyler vardır ve kendiyle yüzleşmeyi göze alanların sayısı artmazsa, daha çok Kukuraça ölecek demektir. Kitabın özü, iyi insanın, kötü dünya düzeninde ölmeye mahkûm olduğudur. Kitap, kendileri için iyi duygular biriktirmeye; böylece yalandan ve çağın her türlü pisliğinden korunmaya davet eder arka fonunda okuyanını. Bu denli etkileyici kitapların dilimize kazandırılmış olması büyük bir sevinç kaynağıdır Türk edebiyatı adına.
Türkçe’ye en çok yapıtı çevrilen (Güneşi Görüyorum, 1969; Sonsuzluk Yasası, 1990; Kukuraça 1990) Gürcü yazar Dumbadze, 4 Eylül 1984 günü, doğduğu kentte, Tiflis’te hayata veda eder. Tiflis’de bulunan "Mziuri" adlı çocuk parkında toprağa verilir ilkin. Eylül 2009’da naaşı buradan alınarak, büyük Gürcü yazarlarının; Çavçavadze’nin, Niko Nikoladze’nin, Vaşa-Pşavela’nın, büyük oyun yazarı Alexander Griboyedov’un da yattığı Mtatsminda Panteonu’na nakledilir.