27 Ocak 1832'de İngiltere'de, baba Reverend Charles Dodgson ile eşi Frances Jane Lutwidge'in bir çocukları olur. Adını “Charles Lutwidge” koyarlar. Baba son derece otoriter, sert ve kuralcıdır. (Çocuğuna kendi ismini koyması da bir takım psikolojik sıkıntılar içinde olduğunu getiriyor aklıma.) Oxford mezunu olmakla birlikte yerel kültürüne de son derece bağlı biridir baba. Aynı zamanda bölge kilisesinin de papazıdır. Baskın bir kimlik olan baba Charles Lutwidge'in de ileride Oxford'da okumasını sonra da papaz olmasını istemektedir. Matematiğe verdiği önem ve disipliniyle bilinen bir okula gönderilir küçük Charles...Henüz onlu yaşların başındaki küçük Lutwidge bu ünlü okulda matematiği öğrenmiş ama çekingen, içine kapanık ve utangaç biri de olmuştur aynı zamanda. Yaşamdan beklentisi sınırlıdır ve düşlerini erteleyen bir çocuk olarak direnci çok zayıftır. Bu, yaşamdan uzaklaşan genç adamda bir takım sağlık problemlerine yol açar. Örneğin sıradan bir hastalık olan kabakulak onun sağ kulağında hiç iyileşmeyecek bir tahribat yapar ve bir kulağı sağır olur.

1852'de Oxford'u burslu kazanır. Üç yıl Oxford Üniversitesi'ne bağlı Christ Church'te matematik öğretmenliği yapar. Sonra 1855'teki burs yenileme sınavında başarılı olamaz.Baba tekrar saldırmaya başlar oğluna gelenekçi tutumuyla. Genç adam uğraşır didinir, yeniden kazanır okul bursunu. 1881'e kadar da çalışmalarını sürdürür üniversitede ama... içindeki huzursuzluk ve güvensizlik ona ömrünce taşıyacağı kötü bir armağan da getirir yanında: Kekemelik!

Lutwidge, kuşağı ya da kendinden büyüklerle konuşurken kekelemeye başlamıştır. Kimsenin gözünün içine bakarak konuşamayan bu profesör, bir tek çocuklarla konuşurken rahattır. İşte bizim hikayemiz de bu noktada başlar. Şimdi, bu karakteri biraz analiz edelim. Böylesine tutuk, böylesine ürkek biri doğal olarak sosyal olamaz değil mi? Peki ne yapar? Bireysel eylemlere yönelir. Yalnızlığa kaçar. Çünkü o formülsüz bir özgürlük peşindedir. Fotoğrafçılığa merak sarar Charles; manzara,heykel ve en çok çocuk resimleri çekmeye başlar. Bu çalışmaları için zaten daracık çevresinde model arayacak kadar girişken de değildir. Ders verdiği üniversitedeki bölüm başkanı Henry George Liddell'in kızları bu iş için biçilmiş kaftandır. Onlu yaşlardaki Lorina, Alice ve Edith bizim profesörün modelleri olurlar. Aynı zamanda en iyi dostları da... Profesör onlarla Times Nehri'nde sandal gezileri yapmakta, çocukların canları sıkılmasın, eğlensinler diye de çeşitli, tuhaf hikâyeler anlatmaktadır. Hikâyelerdeki kahraman 10 yaşlarında bir kız çocuğudur. Çocuğun gittiği yeraltı alemindeyse “Hep bir yerlere geç kaldığını” söyleyen beyaz bir tavşan [*Telaşlı ve hayatı iş yapmaktan ibaret olan ve kendisini yaşamayı hep erteleyen insanların eleştirisidir bence], istediği zaman görünüp, istediği zaman yok olan ve sürekli gülen bir kedi [*Her insandaki derin filozofu çağrıştırdığını düşünüyorum], sonra konuşan iskambil kağıtları, “kafasını uçurun” çığlıklarıyla ortalıkta gezen bir kraliçe [*Bence otoriteyi kaybetmek korkusuyla başkalarına sürekli hükmetmek isteyenlerin zavallılığının eleştirisidir], nargile içen bir tırtıl [*Vazgeçmiş ve kendini bir çeşit uyuşturucuya vurmuş, hayat kaçağı karakterlerin eleştirisidir], bilgiç kazlar, uykucu fareler ve daha bir sürü tuhaf yaratık vardır.

Bu hikâyeler çocukların öyle hoşuna gider ki diğerlerine göre bir parça daha coşkulu olan Alice, hikâyedeki tavşanın peşinden yeraltındaki o tuhaf dünyaya giden çocuğun kendisi olması için profesörü baskı altına almaya başlar. Yalvarır, bütün sevimliliğini kullanır. Bu sevimli çocuk, sonuçta profesör Lutwidge'i o sandal gezisinde, başkahramanı Alice olan bu tuhaf hikâyeyi yazmaya ikna eder. Hikâye, profesör tarafından 1862'yi 1863'e bağlayan yılbaşı günü yazarın el yazısı ve resimlerle süslediği bir şekilde ve “Alice's Adventures Underground” (Alice'in Yeraltındaki Serüvenleri) adıyla, küçük Alice'e Noel armağanı olarak verilir.

Az zaman sonra, Liddell’lerin yakın dostu yayıncı yazar Henry Kingsley, Alice'lere ziyarete gelir ve şans eseri, el yazması bu kitabı görür. Alice'in izniyle bu kitabı okur ve çok etkilenir. Uzatmayalım, hemen profesör Dodgson'u bulur ve kitabı yayınlatmak için izin ister. Profesör utancından ne yapacağını bilmez bir halde saklanacak delik arar önceleri.Çünkü Dodgson, 1860'ta "Öklid'in İlk Kitabı", 1861'de "Uçak Trigonometrisinin Formülü" gibi matematikte devrim sayılacak mesleki kitapların yazarıdır. Kitaplar, üniversitede ders kitabı olarak okutulmaktadır. Şimdi düşünsenize bir yanda tavşanlar, konuşan iskambil kâğıtları, diğer yanda uçak trigonometrisinin formülü... Biraz garip değil mi?

ÜÇ GÜN DAYANMIŞ

Ünlü matematikçi, yayıncının baskısına üç gün dayanabilmiş, en sonunda takma bir isimle bu kitabın basılmasına izin vermiştir. Artık matematik profesörünün yazarlık takma adı “Lewis Carroll”, kitabının adıysa “Alice's Adventures in Wonderland” (Alice Harikalar Diyarında)' dır. Yıl 1865. Kitap bomba etkisi yapmış ve aynı yıl yabancı dillere çevrilmiştir. 1886'da da Galler Prensi Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir.

Charles Lutwidge Dodgson yani daha çok bildiğimiz adıyla Lewis Carroll, bu beklenmedik şöhret karşısında bir parça da olsa mutlu olmuş ve yazmaya cesaretlenmiştir. 1879'da Dodgson adıyla yazdığı “Öklid ve Modern Rakipleri” adlı matematik kitabı, mesleki çevrelerde çok tartışıldığı gibi, bir yandan da Caroll imzasıyla “Aynanın İçinden” (Jabberwocky) adlı bir kitap yayınlamıştır. 1871'de yayınlanan bu kitap, içerdiği konu ve bu konuyu anlatım biçimiyle çocuklar kadar büyükleri de gülmekten kırıp geçirmiştir. Bu kitapta da başkahraman Alice'in maceraları vardır. Ardından 1876'da “Snark'ın Avı” ve en sonunda da pek bilinmeyen “Sylvie ile Bruno” gelir. Bu son kitap birçok kaynakta bile yok sayılır.

Dünyaya mal olmuş bir kitabın ortaya çıkış hikâyesini anlattıktan sonra biraz da gerçek Alice'ten söz edelim. Alice Pleasance Liddell 4 Mayıs 1852 günü Westminster'de doğmuş, 15 Kasım 1934'te, 82 yaşında ölmüş, bir akademisyenin üç kızından biridir. Girişken ve biraz da şımarıktır. Bakın Lewis Carroll, Alice ve kardeşleriyle yaptığı sandal gezisini “Güneşin Yaldızlı Parıltısındaki Sandal” adlı şiirinde nasıl anlatır:

“Güneşli bir temmuz ikindisinde /Parlak gök altında, bir düş içinde /Bir ırmak, bir sandal ve içinde biz.

Üç çocuk sokulmuş yanı başıma /Gözler dört açık, kulak kirişte /Masalımı dinliyorlar kıvançla

Çoktan rengi uçtu o parlak göğün /Anılar bitince yankılar susar/Temmuzu öldürmüş karlı soğuklar.

Gene de hayali çıkmaz aklımdan /Ölümlü gözlerin göremediği .../Alice,bir anıdır o yazdan.

Ne zaman anlatsam ben bu masalı /Üşüşecek başıma çocuklar,şakrak /Kulaklar kirişte,gözler fal taşı.

Harikalar dünyası onların yeri /Aynalar içinde geçer günleri

Bir düş gibi başlar ve biter yazlar /Bir sandal hep kayar ırmak boyunda

Güneşin yaldızlı parıltısında /Yaşamak nedir ki bir düşten başka? (Çeviren: Nihal Yeğinobalı )

Bu şiirin bir özelliği var.Bu şiir orijinal haliyle, yani İngilizce okunduğunda, akrostiş kullanan Carroll, Alice adlı çocuğa duyduğu büyük sevgiyi anlatır. Belki de ihtiraslı bir babanın, çocukluğunu yaşatmamasının bir hayıflanması, bir çeşit öç almasıdır Alice'e yazılan bu şiir. Oysa “yaşamak nedir ki düşlerden başka?”... Belki de çocukluğun o aynalar içindeki masumiyetinin kutsallığını anlatmıştır yetişkinlere profesör, kim bilir? Belki de bu kitabı en çok ve öncelikle anne babalar okumalıdır. Belki de ... Alice bizim çocuğumuzdur, niye olmasın? İşte o şiir...

A BOAT BENEATH A SUNNY SKY

A boat beneath a sunny sky,

L ingering onward dreamily

I n an evening of July—

C hildren three that nestle near,

E ager eye and willing ear,

P leased a simple tale to hear—

L ong has paled that sunny sky:

E choes fade and memories die:

A utumn frosts have slain July.

Still she haunts me, phantomwise,

A lice moving under skies

N ever seen by waking eyes.

C hildren yet,the tale to hear,

E ager eye and willing ear,

L ovingly shall nestle near.

I n a Wonderland they lie,

D reaming as the days go by,

D reaming as the summers die:

E ver drifting down the stream—

L ingering in the golden dream—

L ife, what is it but a dream?

John Tenniel'e de hakkını vermek gerek bence. Tenniel, Alice Harikalar Diyarında kitabının illüstrasyonlarını çizmiş, Alice'i o tek parça elbisesi ve dağınık saçlarıyla hafızalarımıza işlemiş kalemin sahibidir. Bana kalırsa Tenniel'in edebiyat dünyasına en büyük katkısı çizdiği yaratıklarla, sertleşmeye başlayan dünyamıza bir hoşgörü, bir çocuksuluk katmasıdır. Resimlere dikkatle bakalım. Artık nesli tükenmiş olan yaşlı dodo kuşu elindeki bastonla ne kadar da şirin! Ya da borazan üfleyen tavşanın gözlerindeki ifade bence karanlığımızdan çıkmak için bir sevimli bahane gibi geliyor bana... Kuşlardan oluşan mahkeme, ağustos böceği, uşak kurbağa, kedi ve diğerleri, John Tenniel'in tarihe bir armağanıdır bence.

Ne tuhaf değil mi, bir yazarın kendi adıyla yayınlamaya utandığı bir kitabın elde kalan son altı nüshasından biri, ilk yayınlandığı günden 133 yıl sonra, 1998'de “19. yüzyılda yazılmış bir eser için elde edilen en yüksek fiyat”a, tam 470 milyar liraya satılmış. Ne diyelim; biz 470 milyar verip, orijinal kitaplar alamasak da o kitabı okumak özgürlüğümüzü kullanabiliriz. Hadi çocuklar, Alice'in hikâyesini anneye, babaya ve öğretmenlerimize okutmaya! Hadi, çocukluğumuzu yaşamaya!