İmralı Sosyal Sanatoryumu (Duvarsız Hapishane)

“Gece yarısı uyanınca anladım / Elimi kesmişler kanıyor (...) İlk kez omuzundan tutmuştum, hep kaçıyordun / Şiirle kestim sözünü gülümsedin / Birden çınar mı devrildi, fayton mu sarstı / Denizden bir dalga mı vurdu yüzüme / Gözlerini elime bakarken yakaladım / Elime bir şey mi olmuştu, unutmuştum / Sargının üstüne çıkmış kanım / Sana söyleyecektim, saklamayacaktım / Önce kara gözlüklü adamı aradım çalıştığı yerden / Bir meyhanede görevli, rapor hazırlıyor dediler / Kapı arkasında pazarlık yaparken yakaladım, bırakmadım / Üstüne vardıkça küçülüyor / Hain, sinsi, kalleş / Kara gözlüklerinin ardında / Saklandığını sanıyor, dosyayı önüne kapatıyor (...) Ağustos ayında bir pazar / Bir çınar altında yan yana / İlkokulda ders aralığında, zil çalacakmış gibi / Koşar adım coşkuyla gülümseyerek / Gökyüzüne bakıyoruz dalların arasından / Çınarın yaprakları ellerime benziyor / Ellerini tutmak için uzanmış (...) Hepsi birden masanın üstüne düştüler / Masanın üstündeki cam kırıldı / Camlar dosyaya girdi, dosya dağıldı / Adamı bulamadım, adam kayboldu / Döndüm üstü girilmez yazılı buzlu camlara / Bir damlası öldüren zehir saklı camlara / Gerilip gerilip de vurdum / Tam canevine, şah damarına / Uşağına, yanaşmasına / Bıçakçısına çanakçısına / Gerilip gerilip de vurdum / Elim ondan kanıyor… kanasın!”
Ne yazık ki böyle bir şey var; ne yazık ki dünya güzeli işler yapan insanları dehşetli bir cehalet kasırgasına kapılıp, o kasırgaya direnmediğimiz için unutan, kendi güpgüzel değerlerine yabancılaşan, kimliksiz ve saçmasapan bir sürüklenişten utanmayan bir topluma dönüştük. Her gün burun buruna kaldığımız sıkıntıların nedenini bilmiyor, başımızın neden bir türlü dertten kurtulmadığını, neden sonsuz huzursuz, sevmekten ya da sevilmekten korkan ve savunmacı olduğumuzu anlamıyorsak; meraksız olmamız, araştırma yapmaktan ya da okumaktan neden korktuğumuzu düşünmeliyiz belki de, kim bilir? Çünkü bu soru durup dururken tutup hayatı sevdirir birine. Aşkın çağrısıdır bu, çok güvenli hissettiren bi'şey! Bu çağdaş insanın tavrıdır bana kalırsa, başka yolu da yok, ötesi… ötesi çöl!
Bugün şahane işler yapmış Ödemişli bir insandan söz edeceğim sizlere, Mutahhar Şerif Başoğlu’ndan… O ki; ömrü boyunca dünyadaki tüm mahpuslara ‘evladım’ diye seslenebilmiş bir hümanizma örneğidir . Bu nasıl bir şefkat! 
O ki; cezaevi gibi içimizi üşüten bir sözcüğü, ‘sosyal sanatoryum’ gibi yaşayan, özüne insanı sevmeyi koyan, insana inanan bir sistemin kurucusudur. Bu nasıl bir akıl!
O ki; hayata insan kazandırmak için, neleri neleri göze almaktan korkmamayı bizlere öğreten bir hayat insanıdır, güzel bir insan! Hayat gibi güzel, çok güzel bir insan!
Mutahhar Şerif’i, dünya komünist hareketinin efsane ismi, Türk öncü komünisti Muzaffer Şerif Başoğlu’nun kardeşi olarak tanıyanlar da vardır. Türk komünisti Muzaffer Şerif, 1947 Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi kıyımında, Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav ya da 68 hareketinin fırtına gözlü çocuğu Sinan Cemgil’in babası Adnan Cemgil gibi tarihe yön veren sosyoloji biliminin anıtlarıyla birlikte adı anılan, yaşadığı topluma katkı sağlamış şahane bir adamdır. Çıkarıldığı mahkemede 27 yıl hapis cezası verilen ve ülkeyi terk etmesi koşuluyla hapisten çıkarılıp ülkeden atılan bir adam…Bir akademisyen, devletin görevlendirdiği kürsüden indirilip, yine aynı devletin mahkeme salonuna getirildiğinde 27 yıl gibi neredeyse bir ömür sayılacak cezaya çarptırılacak ne yapmış olabilir ki? Üç tane her şeyi bildiğini sanan yarım akıllı köpoğlunun, iktidarı eline geçirmiş üç kuyruksuz çakal yavrusu hergelenin ürktüğü sorular biriktirmiştir okudukça, başka ne olabilir ki ondan bu kadar korkmalarının nedeni? Herkesin soruyu duymadan yanıt vermeye kalktığı bir yerde soracak sorusunun olması ne şahane bir ayrıcalıktır.
Muzaffer Şerif Başoğlu, başlıbaşına başka bir yazının konusudur. Çalışkan entelektüelin sosyal psikoloji ya da  ırk sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalar hâlâ sıcaklığını korumaktadır çünkü. Onu, Yurt ve Dünya, ardından sadece 12 sayı çıkabilen ama döneme damga vuran Adımlar dergisinin kurucusu olarak da biliriz… Biz onu biliriz de, her nedense unutmak daha çok işimize gelir; kendimizle yüzleşmekten korktuğumuzdan olsa gerek!... Bir gün belki Muzaffer Şerif Başoğlu’nu da konuşuruz ama şimdi en az onun kadar toplumuna karşı görevini sorumluluktan kaçmadan yerine getirmiş, bu uğurda tarihe geçen işler yapmış, bu ilerici / devrimci işleri yaptığı içinse cezalandırılan küçük kardeşi Mutahhar Şerif’i konuşalım istiyoruz. Dilimiz döndüğü, aklımız kestiği kadarıyla elbette… Hatırlayalım istiyoruz; çünkü toplum olarak hafızamızı yitirmeye zorlandığımız bu aklımızın zincirlenmeye çalışıldığı çağda, cehaletin türlü eziyetlerine maruz kaldığımız bugünlerde, başka bir şey yapamamanın zulmüne dayanmak için umut biriktirmek ve korkmamak gerektiğini bir tek onlara bakarak yüreğimize öğretebilir, ancak onların adını içimizden tekrar ederek direnebiliriz.
Keşke, ahh, keşke hatırlamak yerine hiç unutmasaydık!
Mutahhar Şerif Başoğlu’nun Gerçek Kıldığı Bir Rüya: İmralı Sosyal Sanatoryumu
Şöyle yazıyordu döneminin en ünlü gazetecisi Ahmet Emin Yalman:
“Beş sene kadar var, Adliye Vekili Şükrü Saraçoğlu ile Amerika’da bir çay davetinde bulundum. Davetliler yüze yakındı. Az bir zaman içinde garip bir şey oldu: Çay davetlerinde görüldüğü gibi küme küme dağılıp konuşulacak yerde Şükrü Saraçoğlu’nun etrafında bir yarım daire çevrildi. İki saat, üç saat herkes bu vaziyette mıhlı kaldı. Saraçoğlu İngilizce bilmiyordu. Öyle olduğu halde Saraçoğlu, zarif nükteleriyle, buluşlarıyla yüz Amerikalı’nın dikkatini ve alâkasını saatlerce sımsıkı zaptetti. 
Dünkü gazetelerimizde Saraçoğlu’nun çok güzel bir eserine ait tafsilatları okuduk. Amerikan Sefareti Maslahatgüzârı Mister Shaw’un İmralı Adası’nın hatıra defterine yazdığı gibi, Adliye Vekaletimiz bütün dünyaya numune olacak, hayırlı, şerefli bir eser vücuda getirmiştir. 
Saraçoğlu büyük bir tevazuu ile bu eserin şerefini arkadaşlarna dağıtıyor: Duvarsız hapishane fikrini!”
Sonra da bu insansever projenin ardındaki isimleri anıyor.
“Bu fikri evvela şimdiki İzmir Valisi Fazlı Güleç, İmralı Adası’nın bu teşebbüse ne kadar elverişli olduğunu hatırlatmış, adadaki hayatı bir hapisane mütehassımız fikretmiş, kurmuş ve  işletmiştir…”  (Tan gazetesi, 28 Eylül 1936, Pazartesi, Gazete Yayın no: 529, Yıl: 2, s. 1)
Bu noktada biraz duralım. Çünkü “bir hapisane mütehassısı” diye anılan bu kişiyi tanımak istiyoruz.
O kişi, hukuk eğitimi almış, yargıç olmaya hazırlanırken ve henüz 26 yaşında olduğu halde, Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu tarafından Ceza ve Tutukevleri Genel Müdür Muavini ve sorumlu müfettiş olarak göreve çağrılan Mutahhar Şerif Başoğlu’dur. Bir eğitim devrimcisi… Ya da devrim eğitimcisi, aynı şey! İmralı Sosyal Sanatoryumu adıyla dünya tarihine geçen duvarsız tutukevi fikrinin sahibi ve uygulayıcısı!
Mutahhar Şerif’in yaptığı şey için şöyle yazar dönem gazetecileri: “Orada jandarma bir arkadaş, kelepçe maziye ait acıklı bir hatıradır!”  
Peki nasıl? Bu nasıl olabilir?
“Adliye Vekili’nin hususi motorundayız. Türkiye’de ilk defa kurulan İmralı Açık Hava Hapishanesi’ni görmeye gidiyoruz. Hapishane olduğu günden beri, bütün kara parçalarıyla alâkasını kesen engin Marmara’nın bu mini mini adası, bana keşfedilmemiş bir iklim gibi geliyor. Kendimi Jules Verne’nin romanlarındaki hayali sergüzeşt kahramanlarına benzetiyorum. Biz de biraz sonra Robenson gibi boş bir adaya düşecek değil miyiz? Bir ada ki içinde (sadece) 80 kişi var. Ve bunların hepsi de işledikleri suçun cezasını çeken insanlar… 
Adliye Vekili Saraçoğlu’nun yanına yaklaşıyorum.
-    Adada inzibat kolaylıkla temin edilebiliyor mu?
-    İnzibati tedbir ele avuca sığmayan kimselere karşı alınır. Bizim İmralı’da mahkûmlara, birazdan göreceksiniz ya, adanın her tarafını kendileri için serbest bıraktık. İstedikleri gibi gezer, yürür, eğlenirler. Ancak bütün bunları, iş saatleri dışında yapmaya mecburdurlar. Vazife çanı çaldı mı, hiç kimse dışarıda kalamaz.
Bu sırada alçakgönüllü bir ses karışır muhabbete, dipdiri bir ses, Mutahhar Şerif’in sesi:
-    Bir gün suçlulardan biri yanıma geldi. “Bay Mutahhar” dedi,  “Burada mahkûm kimdir, bize söyler misiniz?” İlkin ne demek istediğini anlamadım. Sonra izah etti ve karakol içinde nöbet bekleyen jandarma neferini göstererek: “Asıl mahkûm o, buradaki jandarma” dedi. “Biz sabahtan akşama kadar dağda, bayırda dolaşıyoruz, jandarma ise kulübesinden dışarı çıkamıyor. Bizimki nasıl mahkûmluk, onunki nasıl serbestlik?”
Mutahhar devam ediyor:
-    Ben, suçluları büsbütün başka bir gözle görenlerdenim. Hakikatte cürüm işleyen kimseler, birer hastadırlar. Kabahat tamamıyla kendilerinde değil, biraz da onlara yolunu şaşırtan cemiyettedir. (*Ne dedi, bir daha mı okusak burayı?)
Bu sırada dümen başındaki kaptan, uzaktan boz renkli bir ufuk parçasını eliyle gösterdi.
-    İşte İmralı Adası!
Muhattar hemen yerinden fırladı. Sevgilisine kavuşmak üzere olan bir âşık ancak bu kadar heyecan hissedebilirdi. Adliye Vekili gülümseyerek:
-    Ne sabırsızlık bu Mutahhar? Hani elinde olsa bütün ömrünü hapishane köşelerinde geçireceksin?
Mutahhar gülümsedi:
-    Onu da yapmadım mı Bakanım? Belçika, İsviçre hapishanelerinde haftalarca mahkûmlar arasında yaşamadım mı? Burada da fırsat buldukça öyle yapmıyor muyum? 
-    Yani, dediğin nedir?
-    Dediğim o ki; mahkûm cemiyetin dışında kalmış adam değildir. Bilâkis hayatın, hem de hakiki hayatın içindedir… İmralı’da herkes işinin adamıdır. Kapıları ardına kadar açık bıraktığımız halde, buradan kaçmayı kimse aklına getirmez. Vasıta da yok değildir ha! Koskoca bir sandal bütün gün iskelede bağlı durur. Bizim çocuklar arasıra bu sandala biner, adanın etrafını dolaşır, yine dönerler. İsteseler kaçamazlar mı? Kaçmıyorlar. Çünkü buradan daha rahat bir yer bulamayacaklarından emindirler. İmralı’da jandarma bir arkadaş, kelepçe maziye ait acıklı bir hatıradır. Çocuklarımızdan son derece memnunuz.
Mutahhar’ın mahkûmlardan söz ederken ‘Çocuklarım’ , ‘Bizim çocuklar’ demesi tuhafıma gitmişti.  Sordum:
-    Evli misiniz ?
-    Hayır, dedi, evli değilim fakat tastamam 30 bin 400 çocuk sahibi bir babayım! Hangi hapishaneye gitsem, orada kendi çocuklarımı buluyorum… Bu saadet de bana yetiyor.
Evet, Türkiye’de tastamam 30 bin 400 küsur mahkûm var. Bunlar ani bir tehevvürün kurbanlarıdır. Bir dakikalık bir hırs, zaptedilemeyen bir feveranla uçuruma yuvarlanmış bedbaht insanlar…” (Tan gazetesi, 28 Eylül 1936, Salâhaddin Güngör’ün ‘Mahkûmlar Cenneti: İmralı’ başlıklı söyleşisinden alıntı, Gazete Yayın no: 529, Yıl: 2, s. 6) 
Sanki aklımızı uyuşturan bir masal kitabının içine düşmüş gibiyiz, değil mi? Ama hayır, neredeyse 100 yıl önce, böyle inanılmaz insanlar yaşamış ülkemizde; insana hayran, hayata âşık ve üretmeyeni ihanet içinde gören, yolunu şaşıranı, geride kalanı, eksik olanı aşağılamadan / yargılamadan /  hep severek iyleştireceğine inanan yeşil parmaklı, sıcak yürekli insanlar… Bugün onların hikâyelerini okurken iç çekerek kalbimizden utanıyorsak ne acı bir durumdur bu! Ve daha da acısı varsa, içimizi dağlayan bu acıyı duyduğumuz halde bir şeylerden korkarak kenarda durmaya devam etmektir! Ahhh!
Mutahhar Şerif’in mucizevî hikâyesi ilginizi çektiyse;  ayrıntılarına, döneme ve dünyadaki etkilerine ve en sonra da sonuçlarına göz atmakta fayda olacağına inanıyoruz. İyi bir insanın planladığı bu hümanist ve üretici zihnin ortaya koyduğu girişim, dönemi içinde Türk adalet sistemini, dünya koşut sistemleri içinde haklı olarak gururlu bir yere taşımıştı, hâlâ da öyle ya, unutmasaydık keşke! 
Hadi en başından anlatmaya başlayalım.
Ülkemizdeki ceza ve tutukevleri tarihçesine baktığımızda, Mutahhar Şerif Başoğlu’nun 1 Ekim 1936’da resmi olarak “İmralı Sosyal Sanatoryumu” adıyla açılan ilk duvarsız cezaevi fikrine benzer , daha sonra Edirne’de, Zonguldak’ta, Ödemiş ve Isparta’da denediği bu tip özgün uygulamaları göremiyoruz ne yazık ki. Görmeyi bırakın, yakınından geçen bir sisteme bile denk gelemiyoruz. 
Adalet Bakanlığı’nın resmi sitesinde şöyle bir bilgi vardır konuyla ilgili:
“1911 yılında Dahiliye Nezareti’ne bağlı Hapishaneler Müdüriyeti’nin kurulması ile ceza infaz kurumlarının merkezî bir idare altında alınması için ilk adım atılmıştır. 22 Aralık 1913 yılında Hapishaneler Müdüriyet-i Umumiyyesi adını alan bu kurum, 1 Haziran 1929 yılında Adalet Bakanlığı’na bağlanan bugünkü Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’nün temelini oluşturmaktadır.  Bu geçiş sırasında umum müdürlük yapan Efdaleddin Bey (Tekiner), Türkiye’nin ilk bilimsel tarihçilerinden biri olmasının yanı sıra, ceza infaz tarihimizde de kendine hususi bir yer edinecek çalışmalara öncülük etmiştir.
1916 yılında Alman uzman Dr. Paul Pollitz’in Osmanlı Hapishaneleri Umum Müfettişliği’ne atanmasıyla birlikte, ceza infaz kurumlarının mimarisi ve idaresinde Avrupa’daki örnekler resmen model alınmaya başlanmıştır. Cumhuriyet döneminde Avrupa’daki ceza infaz kurumlarını yerinde incelemek üzere görevlendirilen ilk yetkili olan hakim namzedi Mutahhar Şerif Başoğlu’nun Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğe’ne getirilmesi sonrasında, Adliye Vekili Şükrü Saraçoğlu döneminde tedrici serbestlik (systeme progressif) sistemine geçilmesi kararlaştırılmıştır. Bu kapsamda, 1 Ekim 1936 yılında açılan "İmralı Adası Sosyal Sanatoryumu" ile birlikte iş esaslı ceza infazına geçilmiş ve  765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 13. maddesinde 1937 tarihinde yapılan değişiklikle infazın ilk aşamasında altı aydan üç yıla kadar değişebilen sürelerde geceli gündüzlü hücre hapsi uygulaması benimsenmiştir. Hemen akabinde de, 3408 sayılı ve 06.06.1938 tarihli Kanun ile Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü kurulmuştur. II. Dünya Savaşı yılları sırasında bu reform çabalarına devam edilmiş ve sırasıyla 1941 yılında Ceza ve Tevkif Evleri Nizamnamesi, 1943 yılında ise Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü Teşkilatı Kanunu çıkarılmıştır. Ayrıca aşamalı ceza infaz sisteminin uygulanabilmesi için 1945 yılında Dalaman’da, 1948 yılında ise Edirne’de, iş esaslı açık tarım cezaevleri inşa edilerek kullanıma sokulmuştur. II. Dünya Savaşı’nın seferberlik yıllarında, erkek nüfusun sivil üretimden orduya kaydırılmasıyla doğan işgücü boşluğu, kısmen de olsa mahkum emeği ile giderilmeye çalışılmıştır.”
Bu iş esasına dayalı, tarım ya da sınaî hapisaneleri size de, çok kısa sürede ulaştığı başarılı ve kendine yeten insanlar yetiştirerek, dünyanın on parmağını ağzına sokturan dünyada eşine rastlanmayan bir eğitim uygulamasını, Köy Enstitüleri sistemini hatırlatmadı mı?

DEVAM EDECEK