Dalın ucunda olmak kim için korku kaynağı, kim için özgürlüktür?
“Beni şimdi al götür / Şimdi ellerimden şimdi gözlerimden şimdi saçlarımdan / Bu kadar can ayakta bu kadar göz / Ellerim başka zaman yazmaz (...) Atın nalıyla mıhı arasında kalayım / Bir nergisi görsem yeter / Bir çocuk elime vurup kaçsa / Narın bir dişi bir kumrunun ağzında / Bir dişi bana dönük / Ben hepsini aldım denize gidiyorum / Gözümün bir yanı yeşil / Şimdi / Verin benim tabancamı raftan”
Mutahhar Şerif Bey’in tasarlayıp, dünya cezaevleri tarihine geçen İmralı Sosyal Sanatoryumu uygulaması, Ödemişli hemşerisi, dönemin Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nun konuyla ilgilenip, bu genç suçbilimciyi inceleme yapmak üzere yurt dışına göndermesiyle başlar. Az değil; henüz bir yargıç adayı iken; Belçika, Fransa, Almanya, İsviçre, Avustralya, İtalya, Romanya, Yunanistan ve Bulgaristan’da gözlemler yapmak üzere görevlendirilmiştir Mutahhar Şerif. Bu gözlem hem son derece gerçekçi, hem de sinema filmlerine konu olacak kadar ilginçtir: Mutahhar Şerif, her şeyi kendi doğasında gözlemleyebilmek için, hafif suçlar işleyip, kendisini cezaevine sokacak şeyler yapar. İçeri girdiğinde de en dikkatli gözüyle olup biteni izlemeye ve bunlardan insana dair, cezaevlerinde daha iyi koşulların nasıl sağlanabileceğine dair sonuçlar çıkarır kendine. Doğrudan cezaevi iklimine dalar yani. Suçlu olarak! Korkmadan, aşkla, insana duyduğu hasret ve sevgiyle yapar yaptıklarını!
Mutahhar Şerif, cezaevlerinde gördüklerini memleketlisi Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu’na anlatır, ülkemiz cezaevlerindeki ihtiyacın ne olduğunu doğru analiz etmenin başlamak için doğru bir nokta olduğunu ve bu doğruyu uygulama cesareti taşıdığını hissettirir Bakana. Saraçoğlu da, Bakanlık gücünü kullanarak ‘İmralı Adası Sosyal Sanatoryumu’nu uygulamaya koyması için Mutahhar Bey’i destekleyip, ona arka çıkar. Böylece, duvarları olmayan ilk üretime dayalı hapishane fikri, gurur yaratan bir gerçekliğe dönüşür. Üstelik sadece İmralı Sosyal Sanatoryumu da değildir tasarlanan, Edirne Tarım Hapishanesi, Bursa Sınaî Hapishanesi, Isparta, Zonguldak, Ödemiş, Aydın ve diğerleri üstü üstüne gerçek kılınır.
Fikrin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin onlarca devrimci uygulamasının hayatla ne kadar buluştuğunu sınamak istediği ve 1930’lu yıllarda başlatılan reformlar kuşağına denk gelmesi şans değildir. Eğitim, sağlık, iletişim, ulaşım, modernleşme çabaları, sanat yatırımları, kadın hakları, üniversite reformları derken, neredeyse yıllardır kimselerin el atmadığı için toplumsal bir yaraya dönüşmüş olan cezaevlerinin ıslahı da bu devrim kokan günlerde ülke gündemine gelir. Eğitim ve sağlığın ele alındığı bir yerde adalet sisteminin elden geçirilmemesi mümkün müdür? Bunlar birbirinden ayrı düşünülebilir mi? Kim ki eğitim, sağlık ve adalet sistemini birbirinden ayrı düşünür, bunları birbirinden farklı şeylermiş gibi anlatmaya başlar; hiç kuşku duymayın ki, o toplum düşmanı bir sahtekârdır.
Genç Cumhuriyetin ideologları, hem evrensel değerlere saygılı , hem de özdeğerlerine yabancılaşmayan, vatansever, doğa ve hayvansever, insancıl, barışçıl, dünyada saygı gören yepyeni bir ulus inşaa etmek istemektedir. Toplum zararlıları olarak görülen cezaevine düşmüş insanlara karşı bir terkediş, bir arkasını dönme eğiliminin hem mahkûma, hem de dışarıdakine hiçbir yarar sağlamadığını, cezaevlerinin birer ıslah okulu olması gerektiğini düşünen ve suçun olduğu bir yerde kimsenin suçsuz olamayacağına düşünen, üretim lişkilerinden başka toplumsal ıslahın mümkün olamayacağı savıyla başlatılan bu uygulama belki de bu kök anlayışın gücüyle başarıya ulaşmıştır. Çünkü, ekonomik çöküşler bugün olmasa da yarın giderilir. Ancak kültür yozlaşması ya da diğer söylemle sosyal çürüme, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felakettir. Birey toplumdaki yerini, sorumluluk ve haklarını saptayamaz hale geldiğinde, kim orada bir toplum olduğundan / ortada bir toplum kaldığından söz edebilir ki?
İmralı Tarım Cezaevi uygulaması, resmi açılışı olan 1 Ekim 1936 tarihinden, neredeyse bir yıl önce uygulamaya başlamış, alınan olumlu sonuçlara dayanarak, ancak bir yıl sonra ülkeye ve dünyaya ilan edilmiştir.
Arşivimiz bizi yanıltmıyorsa; İmralı girişiminin ilk izlerine, 1935 yılının Ekim ayında, bir gazetenin küçücük bir haber sütununda rastlarız.
“Tüze Bakanlığı mevcut hapishanelerin esaslı bir surette ıslahına karar vermiştir. Bakanlık memurlarından Bay Mutahhar yapılacak ıslahatın temellerini kurmaya yarayacak bir proje hazırlamaya memur edilmiştir (…) Bakanlık, yeni kurulacak hapishane binasının Avrupa hapishaneleri derecesinde asrî olmasına ehemmiyet vermekle beraber bir taraftan da buradaki mahkûmların boş durmamaları gözönüne alındığından bu hapishane daha ziyade ziraî bir hapishane olacaktır. Bunu temin maksadıyla yeni hapishanenin Marmara’daki İmralı adasında yapılması ve mahkûmların burada ziraî işlerde çalıştırılması düşünülmektedir.” (Cumhuriyet gazetesi, 17 Birinciteşrin (*Ekim) 1935, Perşembe, Gazete Yayın no: 4104, Sene: 11)
Bu haberin ardından başka haberler de boy göstermeye başlar basın sütunlarında. Bir gün sonra başka bir gazetede daha karşımıza çıkar bu girişimin haberi:
“Marmara’daki İmralı adasında bulunan eski ve metruk bir manastır tamir edilmiş ve hapishane şekline getirilmiştir. İstanbul hapishanesinde ve başka yerlerdeki bazı hapishanelerde bulunan mahkûmlardan elli kadarı, oraya gönderilmek üzeredir. Bunlar orada tarım işlerinde çalışmak imkânını da elde edeceklerdir. İlk parti olarak elli mahkûm gönderilmek suretiyle yapılacak tecrübe müsbet netice verirse başka kafileler de oraya yollanacaktır (…) Bu işlerle Bay Mutahhar isminde bir zat meşgul oluyor.” (Kurun gazetesi, 18 Birinciteşrin (*Ekim) 1935, Cuma, Gazete Yayın no: 6384-324, Sene: 18-1)
Bir de istatistik bilgiler içerdiğinden ötürü, aynı günlerde yayınlanmış başka bir gazete haberini daha bildirerek, hikâyemizi anlatmaya devam edelim istiyoruz.
“İstanbul Hapishanesi’nden 20 kadar mahkûm evvelki gün İmralı adasına gönderilmişlerdir. Bunlardan 13’ü İstanbul Hapishanesi’nden, 5’i Üsküdar’dan, 2’si Tekirdağı’ndandır. Bunlara Bursa ne Mudanya’dan daha 30 mahkûm katılacaktır. Mahkûmlar İmralı’da kurulan hapishanede toprak işlerinde çalıştırılacaklardır.” (Akşam gazetesi, 8 Teşrinisani (*Kasım) 1935, Cuma, Gazete Yayın no: 6128, Sene: 18, s. 4)
İmralı’da kurulan ve dünya adalet tarihine geçen duvarsız hapishane girişiminin tüm ayrıntılarını dosyamızın ileriki sayfalarında uzun uzun anlatacağımızdan şimdilik Mutahhar Şerif’in diğer çalışmalarına dönmek istiyoruz yüzümüzü.
Peki bu hummalı günlerde Mutahhar Şerif ne yapmaktadır? Fikrini gerçek kılmak için hiç durmadan inceleme yapmakta, izlemekte, biriktirmekte, düşünmekte ve en doğrusu için gözünü bir an bile aşkla baktığı suçun ıslahı konusundan ayırmamaktadır. Aşıklar birbirine nasıl bakarsa öyle!
Çalışkan müfettiş o günlerde İzmir’dedir. İzmir İlbayı (*Valisi) Fazlı Güleç’le birlikte, Bergama Cezaevi’ni denetlemekte ve gördüğü eksiklikleri gidermek için bakanlığa, önerisiyle birlikte bir rapor hazırlamaktadır.
“Sayın İlbay’la Bergama’ya giderek hapshane işini tetkik ettik (…) İzmir vaziyeti itibarıyla önemli bir merkez olduğundan bir hapishaneye ihtiyaç vardır ve bu yapılacaktır.
İlk meşgul olacağımız ziraî hapishanelerdir. Topraktan gelen ve toprağa dönecek olan mahkûmları topraktan ayırmak istemiyoruz. Bu itibarla ziraî (Tarımsal) hapishanelerde yalnız ziraatçı olanlar bulunacaktır.” (Anadolu gazetesi, 9 İkincikanun (*Ocak) 1936, Perşembe, Gazete Yayın no: 6418, Sene: 25)
“Ziraî hapishanelerde yalnız ziraatçı olanlar bulunacaktır” açıklaması kafamızda “neden ve nasıl” gibi bazı sorular yaratsa da, dönem Türkiyesindeki sosyolojik haritaya baktığımızda, yüzde 86’sının köylerde yaşadığı bir insan kitlesini görünce bu sorular sabun gibi eriyip gider. Bu da Mutahhar Şerif’in, kendi ülke gerçeğinin içinden bir çıkış yolu aradığının kanıtı gibi durur tarih cetvelimizin üstünde. Ne kadar doğru yerden başlamış değil mi? Başkasının yarın elimizden çekip alacağı emanet reçetelere benzeyen palavralardansa, az ama kendine ait olan ülke gerçeğinden yola çıkmak! Bence müthiş!
Denediği çalışmalardan olumlu sonuçlar almaya başladığını gören çalışkan yurtsever, soranlara daha net, daha cesur sözlerle anlatmaya başlar derdini. Çünkü o toplumunu iyi süzmüş, ne yapacağından, bunu nasıl yapacağından emindir artık.
“Biz bu dakika yeni bir işe başlıyoruz (…) Şimdi bütün alâkamızı ziraî cezaevleri üzerine çevirmiş bulunuyoruz. Hapishanelerde ağır mahkûmlardan hemen ekserisinin zürra (*Tarımla uğraşan / Çiftçi) olması bizi ziraî hapishaneler üzerinde uğraşmaya teşvik eden saiklerin başında gelir (…) Yeniden inşa edilecek hapishanelerin esasları yakında hazırlanacaktır. Harç kanunu mucibince tahsil edilen para yeni hapishaneler inşaatına hasredilecektir. Bundan önemli bir yekün elde edileceğini umuyoruz.” (Yeni Asır gazetesi, 9 İkincikanun (*Ocak) 1936, Perşembe, Gazete Yayın no: 9136, Sene: 41)
İzmir’de yaptığı incelemelerini tamamlayan Mutahhar Şerif, koltuğunun altında sonuç raporuyla Ankara’ya döner. İzmir ili için 3 yeni hapishane yapılması gerektiğine dair bir rapordur bu! Bunlar İzmir Merkez (Torbalı), Bergama ve Ödemiş’te yapılacaktır. Ancak her hapishanenin de, çevre koşulları, iklim ve insan potansiyelinin becerileri gözönüne alınarak yapılmasını önermektedir müfettiş. Adalet Bakanlığı bu raporlara harfiyen uyar ve basına dağıtılan haberde bu ayrıntılar tüm ülkeye ilan edilir:
“Adliye Vekâleti, yeni yapılacak hapishaneler için üç tip (yapılanmayı) kabul etmektedir.
1- Ziraî hapishaneler
2- Sınaî hapishaneler
3- Şimdiki hapishaneler
Ziraî hapishaneler; toprakla meşgul olan yuttaşlarımızdan taliin sevkiyle hapishanelere düşenleri topraktan ayırmayarak müstahsil (*Üretici) sahada çalışmakta devam etmelerini temin için yaptırılacaktır.
Bunlardan birincisi Torbalı kazasında kurutulmakta olan Cellat Gölü arazisi üzerinde (Mıntıka hapishanesi) olarak inşa edilecektir.Mahkûmlar bu hapishanenin geniş arazisinde çiftçilik yapacaklardır. Kendilerine ziraat mütehassısları fennî ziraati öğreteceklerdir.
Fakat Adliye Vekâleti bu tip hapishanelerden ziyade “Sınaî hapishanelere” ehemmiyet vermektedir ve memlekette ilk defa bu nevi hapishanelerin inşaası kabul edilmiştir.
İstanbul ve İzmir umumî hapishanelerinin birer sınaî hapishane haline getirilmesine imkân görülmemektedir. Ancak Bursa hapishane binasının buna çok elverişli olduğu anlaşılmıştır (…) Bunun için yapılacak atölyelere ve tesisata beş bin lira harcanacaktır. Bursa’dan sonra diğer mühim merkezlerde de sıra ile bu nevi hapishaneler yaptırılacaktır. İzmir ve Bergama’da yaptırılacak olan hapishaneler de (Sınaî hapishanelerden) olacaktır. İstanbul’un yeni bir hapishane binasına ihtiyacı esas olarak kabul edilmiştir. İstanbul hapishane binası da her türlü tesisat ihtiva etmek üzere bir sınaî hapishane olacaktır.” (Akşam gazetesi, 13 Kanunusani (*Ocak) 1936, Pazartesi, Gazete Yayın no: 6192, Sene: 18, ss. 1 ve 4)
Şahane bir proje (İnsana dair olan her proje şahanedir) efil efil ülkeye yayılmaktadır şimdi.
Aynı günlerde Mutahhar Şerif’in bir telaşı vardır: Edirne’de açılmak üzere olan ziraî hapishanenin başarılı sonuç vermesi için harıl harıl kafa patlatmaktadır çalışkan müfettiş.
“Şimdi bizi meşgul eden en mühim mesele Edirne’de açılacak olan cezaevidir. Nisan ayında açılması takarrür etmiştir.Küşat (*Açılış) töreninin günü de tespit edilmek üzeredir. Edirne Cezaevi’ne diğer hapishanelerimizden üç yüz mahkûmun nakli için çalışmalarımız daha şimdiden başlamıştır. Edirne’ye kabul edilecek mahkûmların zürra olmaları şarttır. Orada pancar ziraati yapmak isteğindeyiz. İzmir Cezaevi’ndeki zürra mahkûmlara tevzi edilmek üzere fişler hazırlanmıştır. Mahkûmlar bunları doldurarak en kısa zamanda bakanlığa göndereceklerdir. Bunlar arasından Edirne’deki cezaevine nakledilecek mahkûmları seçeceğiz.” (Yeni Asır gazetesi, 8 Mart 1936, Pazar, Gazete Yayın no: 9184, Sene: 41, s. 2)
Yeni Asır’ın bu haberi yayınlamasının üstünden henüz 12 gün geçmişken, yapılmak istenen girişimin büyük cazibesi gazetelere yansır. Suç ve ıslah ilişkisinin sosyolojik temellerini konuşmaya başlar ülkedeki herkes.
Cezaevleri neden vardır?
Suç denilen şey, anayasa ile sınırlandırılmış bir toplumsözleşmesi ya da üst kültürden süzülüp gelmiş, geçerliliğini yitirmemiş kurallar bütünü müdür? Suçlu, topluma aykırı davrandığı, kendisine ve bütün insanlığa tehdit olduğu için mi cezalandırılır? Herkes aynı şeyi yaparsa, temelinde çelişki olan ilerleme nasıl sağlanacaktır o zaman? Dalın ucu gerçekten kim için korku kaynağı, kim için özgürlüktür? Cezaevleri suçluları toplumdan tecrit ederek, o insanları bir başına bırakarak, suçu oluşturan nedeni ortadan kaldırabilir mi ya da o kişiyi “ıslah etmeyi” başarabilir mi?
Aynı soruyu bir başka şekilde de sorabiliriz: Diyelim ki, cinayet gibi, hırsızlık gibi, özgürlüğe gasp gibi her toplumda suç olan bir belaya bulaşmış birini, tecritin her türlü yoluyla ya da işkenceyle ıslah etmek mümkün müdür? Asılmış bir katil, ıslah edilmiş olur mu? Aslolan o kişiyi, topluma ve kendisine yararlı ve üreten bir hale getirmek midir, yoksa intikamcı ve erki elinde bulunduran iktidarların, o kişiyi daracık, soğuk, saygı görmediği bir yere tıkarak, toplum adına ondan öç alması mıdır?
Cezaevleri neden vardır?
“Adliye Bakanlığı’nın yeni bir kararı bütün ağır cezalı mahkûmları sevinç ve ümit içinde bıraktı. Türk Ceza Kanunu’nun on altıncı maddesiyle ceza kanununun tatbikatına ait kanunun bir maddesi, cezaevinde kaldıkları yıllar içinde nefislerini ıslah eden mahkûmların cezalarının dörtte birinin affı salâhiyetini Adliye Vekâleti’ne vermektedir. Ancak Adliye Vekâleti’nin bu salâhiyeti kullanması için yeni cezaevleri inşaası ve mahkûmların cezaevlerinde tam bir şekilde kontrolü suretiyle mümkün olabilirdi. Şimdiye kadar, mevcut cezaevlerinde mahkûmların durumu gereken şekilde kontrol edilemediği için mahkûmlar bu haktan istifade edemiyorlardı.
Nisan ayının ortasında muhtelif hapishanelerden Edirne hapishanesine nakledilecek mahkûmların bu haktan istifade ettirilmeleri kararlaştırılmıştır.(*Bu kararın arkasında kim vardır dersiniz?)
İstanbul Cezaevi’nden 85, İzmir Cezaevi’nden 65, diğer cezaevlerinden de 150 kişi Edirne Cezaevi’ne nakledilecektir. Bakanlık bütün hapishane direktörlüklerine, doldurulmak üzere 550 fiş göndermiştir. Bunlar ziraatçı mahkûmlar tarafından doldurularak bakanlığa iade edilecektir. 300 mahkûm bu fişler arasından ayrılacaktır. Cezaevi mütehassısıs Mutahhar Şerif garbî Anadolu hapishanelerini tetkike başlamıştır.
Edirne’ye gidecek mahkûmlar, kendi kendilerini ıslah ettiklerini gösterir şekilde çalıştıkları taktirde Adliye Vekâleti, ceza kanununun on altıncı maddesiyle kendisine verilen “meşruten tahliye” salâhiyetini kullanacaktır.” (Son Posta gazetesi, 20 Mart 1936, Cuma, Gazete Yayın no: 2021, Sene: 6, s. 1 ve 11)
Bir masal kitabında kaybolduk sanki! Bunlar yüz sene önce ülkemizde mi olmuş? Evet, olmuş. Olmuş ama biz unutmuşuz! O yüzden topluma karşı suç oranının dağların boyunu aştığı halde, orada kalmayıp kendimize karşı bile işlediğimiz suçların altında inim inim inliyorsak bugün, üretimin parçası olmadığımız içindir! Basit bilgidir: Üretmezsen, tüketimin ortağı olursun, bitti! Selden, depremden, şimşekten, hırsızdan, uğursuzdan korkarız da, çamur gibi, sümük gibi her yerimize bulaşan kapkara cehaletten neden hiç korkmayız, asla anlayamadığım zavallı bir durum! Ahhh!
7 Mayıs 1936 Çarşamba günü Tarıma Dayalı (Ziraî) Edirne Hapishanesi açılır. Çalışkan müfettiş, İstanbul Cezaevi’nden yanına aldığı 100 kadar mahkûmla birlikte Edrne’ye gider. Açılıştan sonra, gazeteciler bir mucizeyi gerçeğe dönüştüren Mutahhar Şerif’in başına toplanırlar. Soruları heyecanlıdır. Şimdi ne olacak? Buradan nereye? Mutahhar Şerif’in yanıtı, gazetecilerin sorularından da heyecanlıdır. Kendine güvenen alçakgönüllü ama çelik gibi bir sesle konuşur çalışkan uzman:
“Elimizde büyük bir insan kütlesi, muattal (*İşlevsiz, kullanılamaz durumda) olarak duruyor. Halbuki bizim kol kuvvetine ihtiyaç gösteren birçok işimiz var. Hiçbir istifade temin etmeyen bu kuvvetleri birleştirerek kendilerinden mümkün olan randımanı alacağız. Bu suretle hapishanelerimiz tedricen (*Azar azar) devlet bütçesine yük olmaktan kurtulmuş olacaklardır.
Hapishane denen müesseseler dünden bugüne intikal eden kötü mirasların başındadır. Bu kötü mirastan kurtulmak için mümkün olan yapılacaktır.
İmralı Cezaevi’nde birtakım yeni binalar yapılması karar altına alınmıştır. İnşaata temmuzda başlanabileceğini umuyorum. Şimdilik İmralı adasında 70 mahkûm var. Bunlardan 50’si devamlı olarak ekin işinde çalıştırılıyor. Geri kalan 20 mahkûm da mevsim münasebetiyle bahçelerde çalıştırılmak üzere getirtilmişlerdir. Bu ilk tecrübeden alınan netice ümidimizin fevkindedir. Bu yüzden adada ekin faaliyeti artmıştır. Mahpusların çalışması, adada meşhur olan soğancılığın yeniden canlanmasına yardım edecektir.” (Tan gazetesi, 6 Mayıs 1936, Çarşamba, Gazete Yayın no: 375, Sene: 2)
Üreten bir Türkiye, yüzünü kendi özdeğerlerine dönerek, dünya hukuk tarihine geçecek bir eserin ilmek ilmek örüldüğüne tanıklık etmektedir. Hedef suçluyu toplumun dışına itmek değil, onu gerçekten insan yerine koyup, haklarını tanımak ve onu üretimin bir parçası haline getirerek yeniden toplumununa iade etmektir… Başka türlü de olabilirmiş demek ki? Olur muymuş? Yaparsak olurmuş! (DEVAM EDECEK)