Hayatın görünmez ve yazısız bir takvimi var sanki. Belli yaşlarda belli şeyleri başarmamız, hayallerimizi zaman kaybetmeden gerçekleştirmemiz ve toplumun onayladığı net bir yol çizmemiz bekleniyor. Gençken cesur ve atılgan, orta yaşlarda kariyer sahibi ve başarılı, ilerleyen yaşlarda ise artık hayatı olduğu gibi kabullenmiş bir sükûnet içinde olmamız gerektiğine inanıyoruz. Peki, kim koydu bu sınırları çizen kuralları? Kim söyledi bize hayallerin bir son kullanma tarihi olduğunu ve belli bir yaştan sonra yeni adımlar atılamayacağını? Oysa insanın yaşı ilerledikçe yalnızca geçip giden yılları çoğalmıyor. Yıllarla birlikte biriktirdikleri, tecrübeleri ve içsel zenginlikleri de katlanarak çoğalıyor. Yaşanmışlıklar, hayal kırıklıkları, acı tatlı kayıplar, derin sevinçler ve hayatın içinden süzülerek gelen tüm dersler insanı zamanla şekillendiriyor. Ve belki de en önemlisi, zaman geçtikçe insanın kendini tanıma, sınırlarını ve gerçek isteklerini keşfetme becerisi gelişiyor. Gençlik yıllarında başkalarının beklentilerine, elalem ne der kaygısına göre biçimlendirdiğimiz hayatımızı, yıllar geçtikçe kendi doğrularımızla ve özgürce yaşamayı öğreniyoruz. Yaş ilerledikçe toplum tarafından beğenilme ve onaylanma ihtiyacımız azalıyor, kendi benliğimizle barışıp kendimiz olma cesaretimiz yükseliyor. İşte tam da bu yüzden, hayatın ikinci yarısı bazen ilk yarısından çok daha anlamlı, doyurucu ve huzurlu olabiliyor.

GEÇ KALDIM

Ama ne yazık ki çoğumuz içimizde tutkuyla taşıdığımız hayalleri yaşımızın ve takvimlerin arkasına saklıyoruz. Kendimize sürekli "Bu yaştan sonra mı?", "Artık geç kaldım", "Keşke bu adımı yıllar önce atsaydım" gibi engelleyici sorular soruyoruz. Bu olumsuz cümlelerle yalnız geçmişimize üzülmekle kalmıyor, önümüzde uzanan geleceğimizden ve yaşayabileceğimiz güzel günlerden de çalıyoruz. Oysa elli yaşında bir insan yepyeni bir enstrüman çalmayı öğrenebilir, altmışında tuvalin başına geçip resim yapmaya başlayabilir, yetmişinde hayat tecrübelerini aktardığı bir kitap yazabilir. Yeni bir meslek edinmek, bambaşka bir şehre yerleşmek, derin dostluklar kurmak, hatta yepyeni bir hayata adım atmak her zaman mümkündür. Çünkü insanın yeniden başlaması ve hayallerinin peşinden koşması için genç olması değil, içinde hâlâ o heyecanı ve isteği taşıması yeterlidir. Üstelik geçmişte yaşadıklarımız sırtımızda taşıdığımız bir yük olmak zorunda da değildir. Bazen en büyük gücümüz, tam da o yaşanmış yılların bize öğrettiği olgunlukta saklıdır. Belki bugün cesaretle atacağımız bir adımı yirmi yıl önce atsaydık aynı derinlikle, aynı kararlılıkla yürüyemeyecektik. Belki de bazı hayallerin tam anlamıyla gerçekleşmesi için önce bizim de pişmemiz, olgunlaşmamız gerekiyordu. Hayat bir yarış kulvarı değildir. Herkesin aynı anda başladığı, aynı hızda koştuğu ve aynı bitiş çizgisinde tamamladığı bir yolculuk hiç değildir. Bu yüzden kendimize bir iyilik yapalım; geçmişin pişmanlıklarını geleceğimizin önüne aşılmaz duvarlar olarak örmeyelim. İçimizde hâlâ kıpırdayan, bizi heyecanlandıran bir hayal varsa onu suskunluğa mahkûm etmeyelim. Unutmayalım ki insan yaşlandığı için hayallerinden vazgeçmez; aksine hayallerinden vazgeçtiği için yaşlanır. Bir şeye başlamak için en güzel yaş, hâlâ nefes aldığımız ve başlayabildiğimiz yaştır. Ve belki de hayatımızın en güzel, en anlamlı hikâyesi henüz yazılmadı.