Çok uzun yıllardır, bizler, yaşadığımız toplum içinde birey olmak, dünyamız, değişen iklimler, kıtlık ve susuzlukla ilgili tehditler, sağlıklı yaşam alanları gibi başlıklarda öğrendiklerimizi siz okuyucularımızla paylaşmaya devam ediyoruz. Yine de bireyde başlayan ve aslında bireyde biten çevre şuurunun oluşması için daha çokça yolumuz var gibi gözüküyor. 

Eğlenmeye, iyi beslenmeye, sosyalleşmeye dahi vakit ayıramayan bir popülasyon için elbet ki çevre bilincine haiz olmak ne denli mümkün olabilir? Yine de toplumumuz içinde, hali vakti yerinde, belli bir standardın üstü olan hatırı sayılır bir kesim bulunmaktadır. Yerel yönetimlerin içinde var olmaya çabalamak en çok bu konfor alanını sağlamış kişiler için mümkündür. 

Yerel yönetimi seçmek için oy kullanmak değildir tek ödevimiz. Evet oy vermek, bireyin vatandaşlık sorumluluğudur. Ancak pek çok görev aslında bu andan itibaren başlar. Kaç kişi yaşadığı ilçenin aylık meclis toplantılarına katılır? İlçesinde mahallesinde yapılacak olanlardan birinci ağızdan haberdar olur? Meclis toplantılarının gününü, halka açık olduğunu dahi bilmez çoğu vatandaş. Alınmış bir kararı çok sonra evine gelen tebligattan öğrenir. 

Panikle muhtara veya avukata koşar. Oysa meclislerin çoğu sosyal medyadan bile canlı olarak yayınlanır. Alınan kararlar, belediye ilan tablolarına asılır. Birçoğuna kişilerin itiraz hakları olabilir ve bunlar için yasal itiraz süreleri vardır. Eğer ki süresinde kimse itiraz etmemiş, o karar geçerlilik kazanır. Bunlar bireyin neredeyse hiç bitmeyen ödevleri arasında bulunur. 

Yaşadığımız bölgenin, yaşam alanlarımızın şekillenmesi, çoğu zaman hiç haberimiz olmaksızın devam eder. Ve sonunda, geri alınamaz şekilde deforme edilmiş olur. İzmir şehir merkezi, bu betimleme için en müstesna örnektir. Körfezi çevreleyen kıyı bandı, 70 yıl öncesinden başlatılarak, en yüksek apartmanların yan yana dizilerek Çin Seddi oluşumunu açığa çıkarmış, dünyanın en kötü hatta sakıncalı şehir planlarından birini hayata geçirmiştir. 

Kıyıda oluşturulan bu set, şehri denizden koparmış, ilk sıranın hemen ardında karasal iklim bölgesinde bulunuyor gibi bir mikro klima oluşturmuştur. Sanki denizi seyretmeye, havasını koklamaya, melteminde serinlemeye yalnızca ön sırada oturanların hakkı varmış gibi bir düzenleme yapılmıştır. 

Daracık sokakların yanında yükselen bu çok katlı bloklar için ne araç trafiği ne otopark ihtiyacı ne de yeşil alan düşünülmemiştir. Gelinen noktada, artık geri dönülemez şekliyle bir deformasyon ortamı meydana gelmiş, şehir içi yaşam, sağlıksız, işlevsiz, sorunlu ve çekilmez hal almıştır. Oysa, o gün, belediye meclisinde alınan o ilk karara karşı çıkan, kararın iptali için müracaat eden ve bu hatanın önüne geçen birileri olsaydı, İzmir bugün halen kıta Avrupası’nın hatta dünyanın en güzel şehirlerinden biri olma şansına sahip olacaktı. 

1950 yıllarına kadar Egenin incisi, Akdeniz’in İncisi olarak anılıyordu. Mahvedilen bir yaşam alanı olarak tarihe geçti. Günümüzde, yol yetersizliği, otopark yetersizliği, ulaşım sorunları, yeşil alan ihtiyaçları, sürekli olarak deniz doldurarak giderilmeye çabalanan, ancak her hamlede daha içinden çıkılmaz hale gelen bir enkaza dönmüştür. 

Aynı trajedinin başka bir yerde yaşanmaması, başka bir cennet köşenin mahvedilmemesi için, belki de bu yüzden, en çok İzmir aydınlarının gayret etmesi gerekir. İzmir önderleri, ileri gelenleri, akademisyenleri, emekli bürokratları, odaları ve sivil toplum kuruluşlarıyla iyi eğitim almış gençlerine diğer şehirlerdeki kimselerden daha fazla görev düşer.