Nâzım 118 yaşında

Hayrettin FİLİZ
20 Ocak 2020

Altı haftadır sürdürdüğüm Hasan Hüseyin dosyasını bir hafta ertelemek istiyorum. Çünkü 15 Ocak günü Nâzım 118 yaşına girdi. Ona bir yazıyla selam açmadan olmaz diye düşündüm. Okuyucuların anlayışına sığınıyorum.
Ernesto Che Guevara da, Nâzım Hikmet Ran da, dünya sosyalist hareketin belki de en bilinen savaşçılarından ikisidir. Yolları hiç kesişmemiştir ama 1971 yılında yayınlanan bir kitapta açıklanan bir mektup-belge tüm sosyalist tarihin ezberini bozmuştur.
Paco Ignacio Taibo’nun İngilizceye Martin Michael Roberts tarafından çevrilmiş kitabı “Guevara Also Known As CHE” kitabının 71. sayfasında yer alan bu belgede; Che’nin Nâzım’ı okuduğu ve hatta Fidel Castro ve diğer 28 Kübalı devrimci yoldaşıyla birlikte Mexico City’de26 Haziran 1956’dan beri hapiste tutulduğu zamanlar (31 Temmuz 1956’da serbest bırakılacaktır) yazdığı iki mektupta, Nâzım’dan alıntılar yaptığını görürüz. Bu mektuplardan biri ailesine, diğeri henüz doğum yapmış ilk eşi Hilda’ya yazılmıştır. ( Meraklısına Not; İlk eşinden 15.02.1956 günü doğan kızı Hildita Beatriz hâlâ sağdır ve Küba’da babası gibi doktorluk yapmaktadır) Hükümete karşı gizli fesat ve yasadışı yollardan silah temin etmekle suçlanmaktadır tutuklu bulunanlar. 6 Temmuz 1956 günü, Perulu ilk eşi Hilde Galea’ya yazdığı mektupta şöyle yazar Che: “… Eğer herhangi bir nedenle artık yazamaz hale gelir ve aklımı yitirirsem -ki böyle bir şeyin olmasını beklemiyorum- lütfen bu satırları dokunaklı değil, içten bir veda olarak kabul et. Tüm yaşamım süresince, doğruyu aradığım yolda tökezleyerek ilerledim, şimdiyse, benden sonra bu yolculuğu sürdürecek kızımla birlikte ilerliyorum. Tam bir döngüyü tamamladım. Bundan böyle, tıpkı Hikmet’in yaptığı gibi, kendi ölümümü rahatsız edici bir olgudan daha fazlası olarak görmeyeceğim: “Ve yalnız / yarım kalmış bir şarkının acısını toprağa götüreceğim…”
Şimdilerde, Ernesto Che Guevara’nın Havana Körfezi’ne tam karşıdan bakan Casablanca bölgesinin tepesinde yer alan, 20 metre yüksekliğindeki İsa heykelinin yanı başındaki bahçeli evinin girişindeki duvarda, Ernesto Che imzalı olarak bu mektubun son cümlesi asılıdır.“From now on it would not consider my death a frustration, hardly as Hikmet: I will only take to the tomb the regret of an unconsumed song.“ Bundan böyle tıpkı Hikmet’in yaptığı gibi, ölümümü rahatsız edici bir olgudan daha fazlası olarak görmeyeceğim: “Ve yalnız / yarım kalmış bir şarkının acısını toprağa götüreceğim…”
İkinci mektupsa 10 Temmuz 1956 tarihlidir ve ailesine yazılmıştır. Che bu mektubunda; bir kızı olduğunu ailesine bildirirken, halkını ezen, emperyalizm yanlısı diktatörlükten Küba’yı kurtarmak üzere doktorluğu bırakıp, Kübalı devrimci harekete katıldığını da bildirir ailesine… İsterseniz kısacık da olsa, Küba devrim hareketini hatırlayıp, ardından bu kez Nazım’ın dizelerinde Küba Devrimi’nin izlerini sürelim.
Küba’daki ilk devrim hareketi, Fidel Castro ve 134 yoldaşının 26 Temmuz 1953 günü, adanın en büyük askeri karargâhı sayılan Moncada Kışlası’na saldırmasıyla başlar. Bu saldırı başarıya ulaşamaz ama Amerika’nın güdümündeki diktatör Fulgencio Batista’ya karşı bir özgürlük bilinci uyarmasıyla etkili olur yine de… Fidel Castro bu girişim sonucu 16 yıl hapis cezasına çarptırılır. Ancak bu hareketi ciddiye almayan Batista yönetimi Fidel ve diğer yoldaşlarını 21 ay sonra serbest bırakırlar. Fidel Castro ve diğer devrimciler Meksika’da buluşurlar. Amaçları bir devrim gerçekleştirmek ve Küba’yı diktatörlüğün esaretinden kurtarmaktır. Fidel Castro’nun kardeşi Raul Castro bu buluşmaya yanında bir maceracıyla birlikte gelir. Bu kişi kabına sığamayan ve özgürlüğü her şeyin ötesinde tutan bir Arjantinli doktordur. Adı Ernesto Guevara’dır. Toplam 82 kişidirler. Devrim yemini eden yoldaşlar; 1956 yılının, 24 Kasım’ı 25 Kasım’a bağlayan gecesi saat ikide, ışıkları söndürülmüş “Granma” adlı bir gemiyle, Tuxpan’dan denize açılırlar. Hava son derece kötüdür; gemide tam 82 insan, silahlar ve erzak bulunmaktadır. Bu 82 kişiden 20’si, Moncada Kışlası baskınına katılmıştır; dördü Kübalı değildir; Arjantinli doktor Ernesto Guevara, İtalyan Gino Dore, Meksikalı Guillen ve Dominikli pilot Ramon Meyas. “Granma”dakiler, Küba’da bir devrim ateşini yakmak için yeminlidirler. 2 Aralık 1956 günü, güneş henüz henüz doğarken, Granma, Los Colorados kumsalında karaya oturur. Gemidekiler, kendilerini kıyıya atıp sık bitki örtüsü içinde, kendilerine makinalı tüfeklerle ateş açan savaş uçaklarından korunmaya çalışırlar. “Granma”nın varışı gözlenmiştir. Che, sonraları bu sahneyi, “Karaya çıkmadık, karaya oturduk” diye betimleyecektir. 82 yoldaştan sadece 12 tanesi sağ kalır bu baskından sonra ve sağ kalanlar Algeria del Pio kentine yakın, Sierra Maestra dağlarına saklanırlar. Che de yaralıdır. Bu gerilla mücadelesi 2 yıl kadar sürer. Yoldaşları tarafından cesareti ve askerî yeteneği nedeniyle saygı gören Guevara isyancılar arasında bir lider, bir “Comandante” olur. Birçokları için de “acımasızlığı” nedeniyle korkulan kişidir aynı zamanda. Muhbir, kaçak ve casus olarak suçlu bulunan birçok kişinin infazından sorumludur. Guevara, 8. Ciro Redondo Kolu’nun komutanlığına getirilir; kendisine verilen stratejik görev, adayı ortasından ikiye bölmektir. 148 erkek ve kadından oluşan 8. Kolun elinde 6 makinalı tüfek, çok sayıda tüfek, bir de bazuka bulunmaktadır. 16 Aralık 1958’de, Rio Falcon üzerindeki köprüyü havaya uçuran Che, böylece Las Villas ilinin merkezi Santa Clara’ya giden ana yolu keserek ili tecrit eder. 1958 Aralığının son günlerinde devrimin en önemli olaylarından olan Santa Clara’ya saldıran “intihar timi”ni (isyan ordusundaki en tehlikeli işleri bu tim yapmaktaydı) yönetir. Generallerinin ve özellikle de General Cantillo’nun ‘’Central America’’ isimli çalışmayan şeker fabrikasında Castro ile buluştuğunu ve isyan lideriyle ayrı bir barış pazarlığı yaptığını öğrenen diktatör Batista 1 Ocak 1959’da Dominik Cumhuriyeti’ne kaçar. Çatışmalar sırasında Ernesto sol kolundan yara alır. Diktatörün ülkeden kaçmasının ardından hemen bir gün sonra, Che ve diğer devrim liderlerinden Cienfuegos La Habana’ya girerken, Fidel, Santiago de Cuba’ya ulaşır. Küba Devrimi başarılmıştır. Dr. Manuel Urritia Leo devlet başkanlığına, Fidel Castro başbakanlığa getirilir. Yeni Devlet Konseyi Che’yi, aynı yılın Haziran ayında “doğuştan Kübalı” sıfatıyla, Küba yurttaşlığına kabul eder. Che, 18 Ağustos 1955’te evlendiği Hilda Galea’dan boşanmış; vatandaş ilan edildiği gün, 2 Haziran 1959’da, Santa Clara savaşı dâhil, Escambray dağlarındaki bütün savaşlarda yanında yer almış, 26 Temmuz Hareketi’nin Küba doğumlu üyesi ve 1958 sonlarından beri birlikte yaşadığı Aleida March adlı gerillayla evlenir. (Meraklısına Not; Aleida March’tan da 3 çocuğu olur Che’nin… Hepsi sağ olan çocuklarından biri şimdi Küba’da “Che Araştırmaları Vakfı”nın sorumlusudur ve diğer kardeşi gibi avukattır. Diğer çocuksa, bir araştırma havuzunda yunus balıkları üzerine çalışan bir deniz biyoloğudur.)
Che, La Cabaña hapishanesinin komutanlığına atanır ve 2 Ocak 1959’dan 12 Haziran 1959’a kadar altı ay boyunca üstlendiği bu görevdeyken Batista rejiminin memurlarının, BRAC gizli servis (Buró de Represión de Actividades Comunistas/Komünist Eylemlerin Bastırılmasından Sorumlu Servis) mensuplarının, savaş suçlusu olduğu iddia edilenlerin ve siyasî muhaliflerin yargılanması ve infazından sorumlu olur. Daha sonra Ulusal Toprak Reformu Enstitüsü’nün (INRA) üst yöneticisi ve Küba Merkez Bankası’nın(BNC) başkanı olur. Her ne kadar Küba Merkez Bankası’nın Başkanı olsa da; sık sık parayı kınadığı ve yürürlükten kaldırılmasını desteklediği için bu tepkisini ilginç bir yolla dışavurur. Küba paralarını takma adı olan “Che” ile imzalar.
Bu kadar kısa bir açıklamayla geçiştirmek zorunda kaldığım için beni bağışlayınız ama konumuz Che ve Nâzım’ın birbirleri üstüne düşürdükleri gölgeler olduğundan hemen rotamızı o yana çevirelim. Che, devrimden sonra temsilci olarak gittiği ülkelerden birinden bu kez ikinci eşi Aleida’ya bir mektup gönderir. Bu mektupta yine Nâzım’dan izler vardır. Karısına der ki Che; “Birtanem … Bu seslenişi “yaşlı Hikmet’ten” ödünç aldım… Bu aşk dolu tek mısrayı sevgimin gerçek boyutunu sana göstermek için gizlice Hikmet’in dolabından aldım…”
Şimdi biraz da Nâzım’da Küba Devrimi’nin izlerini sürelim isterseniz. Nâzım Hikmet, Moskova’da tanıştığı ve onu “Türk kardeşi” olarak benimsemiş şair Nicolas Guillen’ın daveti üzerine (Devrimci hükümetin davetlisi olarak) 1961`in Mayıs ayında, yeni adı “Vaclav Havel” olan, eski Prag Ruzyně Havaalanı’ndan yola çıkıp, 12 Mayıs 1961’de, Havana José Martí Havaalanı’na varır. 13 Mayıs 1961 tarihli Küba gazetelerinde Nâzım’ın ziyareti haber olur.
“otuzumda asılmamı istediler / kırk sekizimde barış madalyasının bana verilmesini / verdiler de / otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu / elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ’dan Havana’ya” (Otobiyografi, 11.9.’61 – Doğu Berlin)
Gullien, Nâzım`ı karşılamaya gelir ve beyaz bir Cadillac taksiyle şehri gezmeye başlarlar. Bu gezinin sonunda, Nâzım’ı karşılamaya hazırlanan Ulusal Yazarlar ve Sanatçılar Birliği’nin(UNEAC) binasına gideceklerdir.
“ak bir kadillakla gidik havana’ya / otomobilin böylesine ömrümde ilk biniyorum / araba değil okyanus / milyoneri miami’ye kaçmış / çarın tahtı geldi aklıma / on dokuzumda kremlin’de üstüne oturup resim çektirdimdi kılıflıydı”
Nâzım bu ziyaretten o kadar etkilenir ki, bu yolculuğun onda yarattığı duyguları bir kaç şiirinde konu yapar. Hiç kuşkusuz “Havana Röportajı” adlı upuzuuuunnn şiirindeki coşku diğerlerinden daha farklı, diğerlerinden daha eşsizdir.
“ve orospuların yalnız bir Havana’da on beş bin / ve karaya vurmuş bir köpek balığı gibi çürüyenin / ve baygın ağır çiçek kokularıyla karışık leş kokusunun generali Batista / tümü altı milyon nüfusunun dört milyonu aç / ve yüz bini verem / ve Yankilere son on yılda bir milyar dolardan çok kâr getiren Küba’da / Birleşik Amerika Devletleri elçisinin / Birleşik Amerika Devletleri kara hava ve deniz kuvvetlerinin / Birleşik Amerika Devletleri dolarının yıllardır kulluğundaydı / 956’nin Kasımında / Fidel de içlerinde / 82 kişi Granma gemisinden denize indi / 956’nın Kasımında Küba kıyılarına sokulan Granma gemisinden denize inip yarı bellerine kadar suya gömülü / ve silâhlarını başlarının üstüne tutarak / ve ansızın / ve bir anda açılan top ve mitralyöz ateşi altında karaya çıktı / ve karanlıkları polis köpekleri gibi koklayan araştıran ışıldaklardan sakınarak / ve sarıldınız teslim olun seslerini / ve iri kurbağaları çiğneyip bataklıklarda / ve şekerkamışı tarlalarına dalarak / ve palmiyelerle hindistancevizi ağaçlarının ardı sıra tepeleri tırmananlar / Sierra dağında buluştu / Fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı / Fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56’nın Kasımında / Fidel de içlerinde 150 kişiydiler Aralığında 56’nın / Fidel de içlerinde 500 kişiydiler Şubatında 57’nin / Fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular / Fidel de içlerinde / Fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular / yıktılar Batista’yı 959’un Ocağında / ve 50 binlik orduyu / ve şekerkamışı milyonerlerini / yerlisini de Yankisini de / ve tütün ve kahve milyonerlerinin / yerlisini de Yankisini de / ve kışlaları / ve önlerinde cesetler çürüyen karakolları / ve eroin toptancılarını / ve kumarhaneleri / ve Birleşik Amerika Devletleri dolarını / Ve Küba’nın havasında ağır çiçek kokularına karışık leş kokusu dağıldı / yani Birleşik Amerika Devletleri korkusu…”
Bu şiirin şairinin Havana’ya varışından sadece 25 gün önce Amerika, Küba’ya bir saldırı yapar ve Havana Havaalanı’nı bombalar. 16 Nisan 1961’de, CIA tarafından bombalanan Küba havaalanında ölenlerin cenaze töreninde Fidel Castro, Küba Devrimi’nin sosyalist bir devrim olduğunu ilan eder. Bir gün sonra ise paralı askeri birlikler, tarihe“Domuzlar Körfezi Çıkarması” diye geçen saldırıyı yaparlar. Ancak bu saldırı, ulusal milisler tarafından 66 saatte yenilgiye uğratılır.
Nâzım, iki haftalık Küba gezisi sırasında devrimci hareketlenmeleri sıcağı sıcağına yerinde izlerken; Che, emperyalizmin Latin Amerika politikasını mahkûm edeceği, Uruguay`da gerçekleştirilecek bir toplantıya hazırlanmaktadır ve Nâzım ile Che ile hiç karşılaşmaz.
Yazımızı, Nazım’ın, Küba ziyaretinden döndükten hemen sonra kaleme aldığı “Saman Sarısı” şiirinde de Küba’dan söz ettiğini belirterek bitirelim. Nâzım’ın, ressam dostu Abidin Dino’ya seslenerek yazdığı bu şiir, artık ilgili ilgisiz herkesin diline dolanmış olan bu şiirdeki bir dize, işte bu etkilenim sonucu yazılmıştır.
“sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin / işin kolayına kaçmadan ama / gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil /ne de ak örtüde elmaların / ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini / sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin / 1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilir misin / çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat / yazık yazık Havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin”
Peki sonra ne oldu bu büyük savaşçılara? Che Guevara 9 Ekim 1967 günü bir CİA ajanı tarafından Bolivya dağlarında vurularak öldürüldü. (Kaynaklar Bolivya ordusundan bir çavuşun ( Çavuş Mario Terán) onu öldürdüğünü söyleseler de artık herkes “o bilinmeyen sivil takım elbiseli adamın” kim olduğunu bilmektedir. Guevara’yı Bolivya’da takip etmekten sorumlu olan, Félix Rodríguez adında bir CIA ajanıdır. Çarpışmada öldüğü izlenimi vermek ve yüzünden isabet almayarak tanınmasını kolaylaştırmak için ayaklarına defalarca ateş edilir Che’nin… Öldüğünden emin olunduktan sonra, cesedi bir helikopterin iniş takımlarına sıkıca bağlanır ve yakınlardaki Vallegrande’ye götürülür. Buradaki bir hastanede cesedi bir küvetin içinde basına gösterilir. Bu sırada çekilen fotoğraflar San Ernesto de La Higuera ve El Cristo de Vallegrande (Vallegrande İsası Efsanesi)nin doğmasına sebep olur. Askerî bir doktor tarafından elleri kesildikten sonra Bolivya Ordusu subayları tarafından bilinmeyen bir yere götürülür.
Félix Rodríguez adlı bu ajan daha önce Escambray Dağları’ndaki isyancılarla ve Havana’daki Castro karşıtı gizli gruplarla bağlantı kurmak için Domuzlar Körfezi istilası öncesi gizlice Küba’ya sızmış, istiladan sonra da başarılı bir şekilde geri çıkarılmıştır. Hatta bu Rodriguez denen kişi, Guevara’nın Rolex saati ve başka bazı kişisel eşyasını almış ve sonraki yıllarda bunları röportaj yaptığı gazetecilere gururla göstermiştir. İçlerinde el feneri de bulunan bu eşyalardan bir kısmı şimdilerde, CIA’de sergilenmektedir. 1997 yılında Guevara’nın elleri olmayan cesedinden kalan kemikler Vallegrande yakınlarındaki bir uçak pistinin altından kazılarak çıkarılır. DNA testiyle kimliği tespit edilip, Küba’ya geri getirilir. 17 Ekim 1997’de cesedinden kalanlar, Bolivya’daki gerilla harekâtı sırasında ölen yoldaşlarından altısıyla birlikte, 39 yıl önce Küba Devrimi’nin başarısını belirleyen savaşı kazandığı Santa Clara’da özel olarak hazırlanmış bir anıtmezara askerî törenle gömülür.
Nâzım Hikmet, Che Guevara’dan önce ölür. 3 Haziran 1963’te. Moskova’da sabah gazetelerini almak için eğildiği ve bir daha kalkamadığı evinin kapısında geçirdiği kalp krizi sonucu…
Birbirini hiç tanımayan bu iki kavgacı adam şimdi bir yerlerde birbirlerine şiir okuyor olmalılar… Che, “Gerçekçi ol, imkansızı iste” derken, Nâzım belki de;“ Sorma bana ne kadar seviyorsun diye. O kadar işte! Tavanı kadar sokağın, dibi kadar cehennemin” diyordur Che’ye…

narlidere-guzelbahce-su-kesintisi

Türkiye’de musluklardan hastalık akıyor!

Kış gecelerini sağlıklı geçirmenin yolları