Eski bilgeler insanın iki dili olduğunu söylerdi: Biri ağızdan dökülen kelimelerin, hecelerin dili; diğeri ise insanın duruşuyla, susuşuyla, bakışıyla ve göğsünde taşıdığı ağırlıkla konuşan "hâl dili".
Gün boyu yüzlerce kelime ile konuşuyoruz... Evde, işte, sokakta, dijital ekranların ışıltılı kalabalığında sürekli bir şeyler anlatma, açıklama, savunma ve haklı çıkma telaşındayız. Oysa insan çoğu zaman en mühim şeyleri söyleyemez; ancak hâliyle fısıldar…
Bir çocuğun kapıyı sertçe kapatışındaki öfke, eşinizin akşam eve girdiğindeki iç çekişi, kalabalık bir sofrada aniden gözlerini kaçıran bir gencin sessizliği ya da kendi içimizde kimseye açamadığımız o görünmez yorgunluk… Bunların hiçbiri tesadüf değildir. Hepsi, anlaşılmayı bekleyen birer hâl dilidir.
Seans odasında danışanlarımla otururken ya da sayfaların arasında insanın karmaşık ruhuna kelimeler ararken hep aynı hakikatle çarpışıyorum: Sözcükler zihnin savunması olabilir ama insanın hâli asla yalan söylemiyor...
Şema terapinin ve nörobiyolojinin bize öğrettiği o derin zemin ile tasavvufun yüzyıllardır kalbe ve insana dair fısıldadığı kadim bilgelik tam da burada el sıkışır. İnsan, görülmek ve anlaşılmak isteyen bir varlıktır; bunun yolu da çoğu zaman söylenenleri değil, kelimelerin ardındaki duygusal iklimi işitmekten, duymaktan geçer.
NEDEN EGE TELGRAF, NEDEN KÖŞE YAZISI?
İzmir ve Ege; rüzgârıyla, insanının yüz yüze bakabilme cesaretiyle, samimiyetiyle ve hayata kök salan o diri nefesiyle her zaman hakiki karşılaşmalara alan açmış bir coğrafyadır. Ege Telgraf’ın bu kentin hafızasındaki köklü yerinde, her Salı günü sizlerin evine, kahve fincanının kenarına, vapurun bir köşesine ya da çalışma masanıza konuk olmayı bu yüzden çok kıymetli buluyorum.
Bu köşenin hızlı tüketilen, yüzeysel tavsiyeler veren ve parmak sallayan bir dilden çok uzakta; birlikte durup nefes alabileceğimiz bir durak olmasını istiyorum...
Burada yalnızca psikolojiyi değil; insanın iç dünyasını kuran felsefeyi, aileyi çevreleyen toplumsal bağları, ilişkilerdeki kör düğümleri, ebeveynliğin o görünmez vicdan yükünü ve en çok da insanın kendisiyle olan o sessiz muhabbetini konuşmaya niyetliyim...
Bu köşede bazen bir çocuğun inatlaşmasında ki kök ihtiyacı arayacağız, bazen çiftlerin aynı kavgayı yüzüncü kez neden tekrarladığının perde arkasına bakacağız…
Bu köşe tek taraflı bir monolog değil; karşılıklı bir hâlleşme alanı olsun isterim.
Sizin evinizde söylenemeyenler, ilişkilerinizde tıkandığınız eşikler, çocuklarınızla kurduğunuz köprülerdeki çatlaklar veya bu köşede birlikte düşünmek istediğiniz her türlü soru ve insan hâli için bana doğrudan yazabilirsiniz.
Instagram hesabım olan @semraaydin.tr adresine DM yazacağınız gibi gazetemiz aracılığıyla ulaştıracağınız her mesaj, bu köşede birlikte büyüteceğimiz yeni yazıların tohumu olacaktır.
Gönüllerin birbirini yormadan anladığı, kelimelerin ötesindeki hâlin hürmet gördüğü bir yolculuk olması dileğiyle…
Hoş bulduk.