6 Şubat 2023’te yaşanan depremler, on binlerce insanın hayatını kaybetmesine, kentlerin haritadan silinmesine neden oldu. O günlerin ardından “bir daha asla” denildi, “bilim rehber olacak” denildi, “ders çıkarıldı” denildi. Aradan geçen üç yıla rağmen bugün gelinen noktada sorulması gereken soru şu: Gerçekten ne değişti?
Depremler anıldı, yıl dönümlerinde mesajlar paylaşıldı, törenler düzenlendi. Ancak bilim insanlarının yıllardır altını çizdiği en temel önlemlerden biri olan mikrobölgeleme çalışmaları, birçok kentte hâlâ yapılmadı. Yapılması gerekenler listesinde ilk sıralarda yer alan bu bilimsel çalışma, depremden sonra da ertelendi. Bugün sorun depremleri hatırlamak değil; hatırladığımızı sanıp aynı hataları sürdürmek.
AYNI SOKAKTA FARKLI YIKIMLAR
6 Şubat depremlerinde kamuoyunun hafızasına kazınan görüntülerden biri şuydu: Aynı sokakta bir bina ayakta kalırken yanındaki bina tamamen çökmüştü. Bu tablo, yapı kalitesi kadar zeminin de belirleyici olduğunu açıkça gösterdi. Uzmanlara göre bu farkın temel nedeni, zemin özelliklerinin bilinmeden yapılan yapılaşma kararlarıydı. İşte tam bu noktada mikrobölgeleme kavramı devreye giriyor. Ancak kamuoyunda yeterince bilinmeyen bu çalışma, deprem gerçeğiyle yaşayan bir ülke için hayati öneme sahip.
MİKROBÖLGELEME NEDİR
Mikrobölgeleme; bir yerleşim alanının zemin yapısını, faylara yakınlığını, yeraltı su seviyesini, sıvılaşma potansiyelini ve zemin büyütme etkilerini ayrıntılı biçimde ortaya koyan bilimsel bir çalışmadır. Jeoloji, jeofizik ve inşaat mühendisliği disiplinlerinin birlikte yürüttüğü bu çalışmalar, imar planlarının bilimsel temelini oluşturur. Klasik zemin etütlerinden farklı olarak mikrobölgeleme, tek tek parselleri değil, mahalle ve kent ölçeğini esas alır. Hangi bölgede kaç katlı yapı yapılabileceği, hangi zemin türünde hangi temel sistemlerinin kullanılacağı bu çalışmalarla belirlenir. Kısacası mikrobölgeleme yapılmadan hazırlanan imar planları, eksik ve risklidir.
OLMADAN ÖNCE BİLMEK
Bilim insanları, yıllardır aynı uyarıyı yapıyor: “Depremin ne zaman olacağı bilinemez ama nerede ve nasıl yıkım yaratacağı büyük ölçüde bilinebilir.” Bu bilginin kaynağı da mikrobölgeleme çalışmalarıdır. Mikrobölgeleme yapılan bölgelerde riskler önceden ortaya konur. Zemin büyütmesi yüksek olan alanlar belirlenir, sıvılaşma riski taşıyan bölgelerde yapılaşma sınırlandırılır ya da özel mühendislik çözümleri zorunlu kılınır. Böylece deprem, sürpriz olmaktan çıkar; etkileri öngörülebilir hale gelir.
NE YAPILDI, NE YAPILMADI?
6 Şubat depremlerinin ardından kamuoyuna verilen mesajlar netti: Bilim esas alınacak, kentler yeniden planlanacak, riskler azaltılacaktı. Ancak aradan geçen üç yıl, bu sözlerin büyük ölçüde kâğıt üzerinde kaldığını gösterdi. Birçok kentte mikrobölgeleme çalışmaları ya hiç başlatılmadı ya da sınırlı alanlarla geçiştirildi. İmar planları, bu veriler olmadan revize edildi. Kentsel dönüşüm projeleri, zemini değil sadece binayı merkeze alan bir anlayışla sürdürüldü. Uzmanlara göre bu yaklaşım, riskleri azaltmak yerine yer değiştirmesine neden oluyor. Sağlam zemine dayalı bütüncül planlama yapılmadıkça, dönüşüm projeleri de beklenen güvenliği sağlamıyor.
BÖLGELER ARASINDAKİ FARK
Mikrobölgeleme yapılan bölgelerde yapılaşma, bilimsel verilere dayanır. Yapı yüksekliği, yapı yoğunluğu ve temel sistemi zeminin taşıma kapasitesine göre belirlenir. Deprem anında hasarın nerede yoğunlaşacağı büyük ölçüde öngörülebilir. Bu da can kayıplarını azaltır, afet sonrası müdahaleyi kolaylaştırır. Mikrobölgeleme yapılmayan bölgelerde ise riskler görünmezdir. İmar kararları çoğu zaman yüzeysel etütlere dayanır. Depremle birlikte ortaya çıkan bu risklerin bedeli, can kaybı ve ağır ekonomik yıkım olarak ödenir. Aynı kent içinde bile bu fark, yıkımın boyutunu belirler.
MEVCUT YAPI STOKU
Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri de mevcut yapı stokudur. Milyonlarca bina, deprem yönetmeliklerinden önce inşa edilmiştir. Uzmanlara göre mikrobölgeleme çalışmaları, hangi mahallelerin öncelikli dönüşüm alanı olması gerektiğini bilimsel olarak ortaya koyar. Bu çalışmalar yapılmadan yürütülen dönüşüm projeleri ise çoğu zaman “yık-yap” anlayışının ötesine geçemiyor. Oysa gerçek güvenlik, zemine dayalı planlama ile mümkün.
SORUMLULUK TARTIŞMASI
Mikrobölgeleme çalışmaları, büyük ölçüde yerel yönetimlerin yetki alanında bulunuyor. Belediyelerin üniversiteler ve meslek odalarıyla iş birliği yaparak bu çalışmaları tamamlaması mümkün. Buna rağmen birçok kentte bu adımlar atılmadı. Bu durum, “kaynak mı yok, irade mi?” sorusunu da beraberinde getiriyor. Uzmanlar, mikrobölgelemenin bir lüks değil, zorunluluk olduğunun altını çiziyor. 6 Şubat depremleri, Türkiye için bir milat olabilirdi. Ancak geçen üç yıl, bu fırsatın büyük ölçüde kaçırıldığını gösteriyor. Depremleri anmak, acıları paylaşmak elbette önemli. Ancak asıl sorumluluk, bir sonraki depreme hazırlanmak. Mikrobölgeleme yapılmadan geçen her yıl, yeni bir felaketin altyapısını oluşturuyor. Uzmanlara göre deprem kader değil; bilimden uzak planlama anlayışı kader haline geliyor.
BİLİM VAR, VERİ VAR;
Türkiye’de mikrobölgeleme konusunda bilimsel bilgi eksikliği yok. Üniversitelerde bu alanda çalışan akademisyenler, meslek odaları ve uzmanlar yıllardır aynı noktaya dikkat çekiyor. Sorun, bilginin üretilmemesi değil; üretilen bilginin planlama süreçlerine yansıtılmaması. Birçok kentte mikrobölgeleme raporları ya hiç hazırlanmadı ya da hazırlandığı halde imar planlarına tam olarak entegre edilmedi. Uzmanlara göre bu durum, deprem riskinin teknik bir sorun olmaktan çıkıp yönetsel bir probleme dönüştüğünü gösteriyor. Bilimsel verilerin siyasi, ekonomik ya da idari gerekçelerle geri plana itilmesi, kentleri kırılgan hale getiriyor. Oysa mikrobölgeleme, yalnızca mühendislerin değil, karar vericilerin de sorumluluk alanında bulunuyor.
NEDEN ERTELENİYOR?
Depremden sonra sıkça dile getirilen “kaynak yetersizliği” gerekçesi, uzmanlar tarafından ikna edici bulunmuyor. Mikrobölgeleme çalışmalarının maliyeti, deprem sonrası oluşan yıkım ve yeniden inşa harcamalarıyla karşılaştırıldığında oldukça düşük kalıyor. Buna rağmen birçok kentte bu çalışmaların ertelenmesi, önceliklerin farklı belirlendiğini ortaya koyuyor.
Bir diğer sorun ise mikrobölgelemenin kamuoyunda yeterince talep edilmemesi. Vatandaş, yaşadığı bölgenin zemin özelliklerini bilme hakkına sahip olmasına rağmen bu veriler çoğu zaman şeffaf biçimde paylaşılmıyor. Uzmanlar, bu bilgilerin gizli değil, herkesin erişimine açık olması gerektiğini savunuyor.
KAÇIRILAN FIRSAT
6 Şubat depremlerinin ardından hız kazanan kentsel dönüşüm projeleri, mikrobölgeleme yapılmadan yürütüldüğünde önemli bir fırsatın da kaçırılmasına neden oluyor. Yalnızca bina yenilemeye odaklanan projeler, zeminin taşıma kapasitesini ve bölgesel riskleri dikkate almadığında gerçek bir güvenlik sağlamıyor. Bilim insanları, mikrobölgeleme temelli dönüşümün yalnızca deprem riskini azaltmakla kalmayacağını, aynı zamanda kentlerin daha dengeli ve yaşanabilir hale gelmesini sağlayacağını vurguluyor. Plansız yoğunluk artışı yerine, zemine uygun yapılaşma modeli, uzun vadede hem ekonomik hem de toplumsal fayda sağlıyor.
DEPREMİ BEKLEMEDEN
Uzmanlara göre asıl tehlike, “deprem olduktan sonra bakarız” anlayışının sürdürülmesi. Mikrobölgeleme yapılmadan geçen her yıl, riskli yapılaşmanın devam etmesi anlamına geliyor. Bu da bir sonraki depremin yıkıcı etkilerinin bugünden hazırlanması demek. Deprem uzmanları, önümüzdeki yıllarda yaşanacak depremlerin sürpriz olmayacağını, riskli bölgelerin büyük ölçüde bilindiğini ifade ediyor. Buna rağmen gerekli önlemlerin alınmaması, yaşanacak kayıpların da öngörülebilir olduğu anlamına geliyor. Bu dosya, geçmişe dönük bir ağıt değil. 6 Şubat 2023’ten bugüne geçen sürede neden hâlâ aynı risklerle yaşadığımızı sorguluyor. Mikrobölgeleme yapılmadığı sürece, anma törenleri ve iyi niyet açıklamaları gerçek bir güvenlik sağlamıyor. Sorun depremleri hatırlamak değil; hatırladığımızı sanıp bilimsel önlemleri ertelemek. Mikrobölgeleme, bu ertelemenin en somut göstergelerinden biri. Ve her ertelenen yıl, yeni bir yıkımın habercisi olmaya devam ediyor.
BÜYÜK KENTLER
6 Şubat 2023 depremlerinden sonra gözler, İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyük kentlere çevrildi. Çünkü Türkiye nüfusunun önemli bir bölümü bu kentlerde, üstelik yüksek riskli yapı stokları içinde yaşıyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile bazı belediyeler, bu illerde “yapı stoku taraması” yapıldığını açıkladı. Ancak yapılan çalışmaların kapsamı ve sonuçları kamuoyuna net biçimde yansımadı. İstanbul’da bugüne kadar yüz binlerce bina için hızlı tarama yapıldığı ifade ediliyor. Bu taramalarda on binlerce yapının “riskli” ya da “yüksek riskli” sınıfta yer aldığı belirtilmesine rağmen, bu binaların ne kadarının güçlendirildiği ya da boşaltıldığına dair şeffaf ve güncel bir veri paylaşılmış değil. Benzer bir tablo İzmir ve Ankara için de geçerli. Tespit var, ancak tespitin ardından gelen zorlayıcı önlemler sınırlı. Uzmanlara göre yapı stoku çalışmaları, ancak somut yaptırımlarla desteklendiğinde anlamlı hale geliyor. Riskli olduğu belirlenen binaların kullanımına devam edilmesi, depreme karşı gerçek bir hazırlık yapıldığını söylemeyi zorlaştırıyor. Deprem sonrası açıklamalarda sıkça “riskli bina tespiti” vurgusu yapılsa da bu tespitlerin önemli bir kısmı gönüllülük esasına dayanıyor. Yani bina sahipleri başvurmadıkça birçok yapı incelenmiyor. Uzmanlar, bu durumun büyük kentlerde ciddi bir boşluk yarattığını belirtiyor. Riskli olduğu belirlenen binalar için alınan önlemler ise çoğunlukla bina sahiplerinin ekonomik gücüne bırakılmış durumda. Güçlendirme ya da yıkım-karşılığı dönüşüm süreçleri yavaş ilerliyor. Bu da özellikle dar gelirli mahallelerde riskin olduğu gibi kalmasına yol açıyor.
DİRİ FAY ARAŞTIRMALARI
6 Şubat depremlerinden sonra kamuoyunda sıkça sorulan sorulardan biri de şuydu: Türkiye’yi tehdit eden diri faylar yalnızca karada mı inceleniyor, yoksa denizlerde de kapsamlı araştırmalar yapıldı mı? Özellikle Marmara Denizi’nde uzanan Kuzey Anadolu Fayı’nın deniz altındaki devamı, uzun yıllardır bilim insanlarının gündeminde. Uzmanların ortak vurgusu şu noktada birleşiyor: Denizlerde diri fay araştırmaları tamamen yapılmadı demek doğru değil; ancak bu çalışmalar süreklilik arz eden, bağlayıcı ve planlamaya yön veren bir bütünlükte yürütülmedi. Türkiye’de deniz tabanı faylarına ilişkin en kapsamlı çalışmalar, üniversiteler, TÜBİTAK destekli projeler ve Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA) tarafından belirli dönemlerde gerçekleştirildi. MTA, özellikle Marmara Denizi ve Ege Denizi’nde deniz jeolojisi ve diri fay haritalama çalışmalarını 2000’li yıllardan itibaren parça parça yürüttü. Bu çalışmalar, Kuzey Anadolu Fayı’nın karada sona ermediğini, Marmara Denizi’nin altından geçtiğini ve birden fazla segment halinde devam ettiğini net biçimde ortaya koydu. Ancak uzmanlara göre bu araştırmalar, tek seferlik seferlerle sınırlı kaldı ve düzenli güncellenen bir ulusal deniz fay haritalama programına dönüşmedi. Bilim insanları şu noktaya özellikle dikkat çekiyor: Kuzey Anadolu Fayı karada “bitmiyor”, denizde “kaybolmuyor”. Tam tersine, Marmara Denizi’nde kırılması beklenen segmentler, Türkiye’nin en büyük nüfus yoğunluğuna sahip kıyı kentlerini doğrudan tehdit ediyor. Buna rağmen deniz altı diri fay verilerinin, kıyı yerleşimleri için bağlayıcı imar kararlarına dönüştürüldüğünü söylemek zor. Uzmanlara göre temel sorun, “araştırma yapıldı mı yapılmadı mı?” sorusundan çok daha derin. Asıl sorun, yapılan araştırmaların imar planlarına, kıyı yapılaşmasına ve afet senaryolarına yeterince yansıtılmaması. Deniz altı faylarına ilişkin bilimsel veriler, akademik raporlarda ve bilimsel yayınlarda kalıyor; ancak bu bilgiler kent planlamasında bağlayıcı hale gelmiyor.
Özellikle tsunami riski, deniz tabanı faylarının ani hareketleriyle doğrudan ilişkili olmasına rağmen, kıyı kentlerinde bu riskin planlama süreçlerinde yeterince dikkate alındığına dair güçlü bir örnek bulunmuyor. Uzmanlar, denizlerdeki diri fay çalışmalarının karadaki mikrobölgeleme ve fay zonu düzenlemeleriyle birlikte ele alınması gerektiğini vurguluyor.
FAY DENİZDE BAŞLAMIYOR
Bilimsel gerçek şu: Fay hatları idari sınır tanımıyor. Kuzey Anadolu Fayı karada bitmediği gibi, denizde de göz ardı edilemez. Denizlerde yapılan diri fay araştırmaları var; ancak yetersiz, düzensiz ve planlamadan kopuk. 6 Şubat’tan sonra da bu alanda köklü ve bütüncül bir değişim yaşandığını söylemek zor. Uzmanlara göre asıl ihtiyaç, denizleri de kapsayan ulusal ölçekte, sürekli güncellenen ve bağlayıcı bir diri fay ve risk haritalama sisteminin oluşturulması. Aksi halde faylar denizde sessizce beklemeye, kentler ise hazırlıksız yakalanmaya devam edecek.
DERE KENARLARINDA YAPILAŞMA
6 Şubat depremleri doğrudan bir sel felaketi yaratmadı ancak afet yönetiminin bütüncül olması gerektiğini bir kez daha gösterdi. Buna rağmen dere yatakları ve taşkın alanlarındaki yapılaşma konusunda ciddi bir ilerleme kaydedildiğini söylemek zor.
Birçok kentte dere kenarlarında bulunan yapıların durumu hâlâ belirsiz. Mevzuat gereği taşkın alanlarında yapılaşma sınırlandırılsa da geçmişte verilen ruhsatlar ve fiili durumlar nedeniyle bu alanlarda yaşam devam ediyor. Uzmanlara göre deprem sonrası süreçte bu konuda kapsamlı bir tarama ve tahliye politikası geliştirilmedi.
FAY YASASI GEREKLİ Mİ?
Deprem uzmanlarının uzun süredir dile getirdiği “Fay Yasası” tartışması, 6 Şubat’tan sonra yeniden gündeme geldi. Aktif fay hatlarının geçtiği alanlarda yapılaşmayı net biçimde düzenleyecek, bilimsel verileri bağlayıcı hale getirecek özel bir yasanın eksikliği dikkat çekiyor. Mevcut mevzuat, fay hatlarına yakın yapılaşmayı dolaylı biçimde ele alıyor. Ancak uzmanlara göre bu yeterli değil. Fay Yasası; fay zonlarının açıkça tanımlanmasını, bu alanlarda yapılaşmanın kesin sınırlarla belirlenmesini ve mevcut yapıların durumunun yeniden değerlendirilmesini sağlayabilir.
SORUMLULUK KİMİN?
Deprem güvenliği yalnızca devletin omuzlarına bırakılabilecek bir konu değil. Evet, kamunun denetim ve planlama sorumluluğu var. Ancak vatandaşın da kendi can güvenliği konusunda sorumluluk alması gerekiyor. “Devlet her şeyi yapsın” yaklaşımı, afet gerçeğiyle yaşayan bir ülkede sürdürülebilir değil. Özellikle İmar Barışı süreci, bu tartışmayı daha da görünür hale getirdi. Yapı kayıt belgesiyle birçok bina tapu aldı, resmî statü kazandı. Ancak bu süreçte binaların depreme dayanıklılığına dair kapsamlı bir teknik inceleme yapılmadı. Tapu verilmesi, güvenli yapı anlamına gelmedi; ama toplumda böyle bir algı oluştu. Uzmanlara göre en büyük sorun, tapu alındıktan sonra “devlet izin verdiğine göre güvenlidir” düşüncesinin yerleşmesi. Oysa yapı kayıt belgesi, binanın depreme dayanıklı olduğunu gösteren bir belge değil. Buna rağmen riskli yapılar olduğu gibi kullanılmaya devam etti. Devletin her binayı ücretsiz incelemesi, her yapıyı güçlendirmesi veya dönüştürmesi ekonomik olarak mümkün değil. Bu noktada vatandaşın da sorumluluk alması, binasının durumunu öğrenmesi ve gereken adımları atması gerekiyor. Aksi halde riskler erteleniyor, faturası ise her depremde yeniden ortaya çıkıyor. Bu nedenle uzmanlar, deprem güvenliğini bir “yardım” meselesi değil, ortak sorumluluk meselesi olarak tanımlıyor. Devletin görevi çerçeveyi çizmek, bilimi planlara yansıtmak ve denetlemek; vatandaşın görevi ise bu çerçeve içinde kendi yaşam alanının güvenliğini sağlamak.
DEPREM KÜLTÜRÜ
Türkiye, büyük depremleri unutacak bir ülke değil. Ancak yaşanan her büyük yıkıma rağmen kalıcı bir deprem kültürünün oluştuğunu söylemek zor. Uzmanlara göre bunun nedeni tek bir eksiklik değil; yıllara yayılan yapısal bir sorunlar zinciri.
İlk neden, depremin hâlâ bir “olağanüstü durum” olarak algılanması. Deprem, günlük yaşamın ve kent planlamasının doğal bir parçası olarak değil, nadiren yaşanan bir felaket gibi görülüyor. Oysa bilim insanları Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğunu ve bu gerçeğin değişmeyeceğini yıllardır vurguluyor.
İkinci neden, güvenlik algısının tapu ve ruhsat üzerinden kurulması. Yapı kayıt belgesi, iskan ya da tapu gibi belgeler, toplumda “devlet izin verdiyse güvenlidir” düşüncesini güçlendirdi. Bu belgelerin teknik güvenlik belgesi olmadığı yeterince anlatılmadı. Böylece insanlar, binasının durumunu sorgulamak yerine belgeye güvenmeyi tercih etti.
Üçüncü neden, riskin öğrenilmesinin mali ve sosyal bedelleri. Depreme dayanıklılık tespiti ücretli; riskli çıkarsa güçlendirme, taşınma ve komşularla anlaşma gibi zorlu süreçler başlıyor. Bu durum, birçok insanı “bilmeme” yolunu seçmeye itiyor. Risk, bilinmediğinde yok olmuyor ama erteleniyor.
Bir diğer önemli etken ise eğitimin ve kamusal bilgilendirmenin süreklilik göstermemesi. Deprem eğitimi çoğu zaman büyük felaketlerden sonra gündeme geliyor, sonra yavaşça unutuluyor. Okullarda, mahallelerde ve yerel düzeyde sürekli bir deprem bilinci oluşturulamıyor. Vatandaş, devletten; devlet, vatandaştan beklenti içinde. Ortak bir sorumluluk anlayışı oluşmadığında herkes bir adım geri çekiliyor. Bu da riskli yapıların yıllarca kullanılmaya devam etmesine yol açıyor. Sonuçta toplumsal deprem kültürü, yalnızca korkuyla ya da acıyla oluşmuyor. Bilgi, sorumluluk ve süreklilik gerektiriyor. Depremi anmak, bu kültürün başlangıcı olabilir; ancak onu yaşama yerleştirmeden gerçek bir güvenlik sağlamak mümkün olmuyor.
HİPERSPEKTRAL DRONLAR
Hiperspektral dronlar, bir binanın ve bulunduğu zeminin adeta röntgenini çeken ileri teknoloji sistemlerdir. Bu dronlar, insan gözünün algılayamadığı yüzlerce farklı ışık bandını analiz ederek zemindeki nem değişimlerini, dolgu alanları, mikro çatlakları ve yapısal gerilimleri ortaya koyar; yani betonun içine girmez ama binayı taşıyan zeminin ne kadar sağlıklı olduğunu gösterir. Klasik karot, yalnızca betonun kalitesini noktasal olarak ölçerken, hiperspektral dronlar binayı çevresiyle birlikte değerlendirir ve özellikle sıvılaşma riski taşıyan alanları erken aşamada işaret eder. Uzmanların ifadesiyle bu teknoloji, “binanın röntgenini çekmek” gibidir; görünmeyeni görünür kılar ve depremden önce riskin yerini söyler.
KARARLILIK ZAYIF
6 Şubat’tan sonra bazı adımlar atıldı, bazı çalışmalar başlatıldı. Ancak büyük kentlerde yapı stoku, denizlerdeki diri faylar, dere kenarları ve fay zonları gibi kritik başlıklarda bütüncül ve bağlayıcı bir politika ortaya konmuş değil. Uzmanlara göre sorun, bilgi eksikliği değil; karar alma cesareti. Bilimsel veriler yıllardır ortada. Ancak bu veriler, güçlü ve zorlayıcı önlemlere dönüşmediği sürece, riskler de olduğu gibi kalmaya devam ediyor. (BİTTİ)