“Seviyorum seni, son soluklarını verene dek / yaşamayı nasıl severse ölümlüler”
Türkiye’de dar bir çevrenin tanıdığı, çağdaş şiirin tartışmasız en büyük şairlerinden biriydi Attila Jozsef, 32 yaşında öldürdü kendini.
Yıl 1914... Birinci Dünya Savaşı yılları... Sırp bir delikanlı, Avusturya-Macaristan İmparatoru’nu öldürür ve dünya hızla bir savaşa tutuşur... Herkes aç... Dokuz yaşındaki Attila, annesine yardım etmek için elinden ne gelirse yapar. Vilag Sineması’nda su satar, ısınabilmek için Ferençvaroş Garı’ndan odun kömür çalar, pazar yerinde paket taşır… Yıl 1919... Dört yıl süren savaş biter ama yine herkes aç... Attila Jozsef ortaokulda. Çamaşır yıkayarak çocuklarına bakmaya çalışan anne Borbala Pöcze çok yorgundur ve çalışamamaktadır artık. Çok zayıflamıştır. Eve gelen yaşlı doktor, yıllardır tanıdığı bu insanlardan hiç para almadan Borbala Pöcze’yi kontrol eder ve hüzünle başını sallar. Borbala’nın hiç şansı yoktur. Rahim kanseri olmuştur Attila Jozsef’in annesi...
“Annemdi, ufak tefek, öldü erkenden / erken ölür çamaşırcı kadınlar çünkü
Titrer ayakları taşıdıkları yükten / ve ağrır ütü yapmaktan başları”
Annesine bakarak ezilen bir sınıfın tragedyasını gören ve verdiği mücadeleyi hayranlıkla izleyen genç Attila, yapayalnız hisseder kendini. Aynı günlerde, ülkesi Macaristan’ın siyasi hayatı da karmakarışıktır. Hükümet değişmiş; ülke, devrimci ve karşı devrimcilerin kavgalarıyla kana bulanmıştır. Neler olduğunu anlamaya çalışır Jozsef. 1919 yılı içinde kurulan ve büyük bir heyecan yaratan Macar Komünü’nün aldığı ağır darbeler sonucu, annesinin kaybından sonra yüreğinde açılmış olan karamsarlık çukuru bu darbeyle daha da büyür.
Yaşamak ve tutunmak için çok çalışır Jozsef. Atlantica Deniz Gemiciliği’nin Vihar (Fırtına) ve Török (Türk) römorkörlerinde temizlikçilik yapar. Bir yandan da, okuduğu okulda lisenin altıncı sınıfına geçmeyi başarır. İşte bu yoğun günlerde, kısacık hayatında her zaman bir sığınak sayacağı şiirle tanışır. Hayranı olduğu Charles Baudelaire ve Walt Whitman’dan etkilenerek şiirler yazmaya başlar. Önce birkaç küçük yerel gazetede yayınlanır şiirleri. Ardından, çağdaş Macar edebiyatının en önemli dergisi sayılan “Nyugat”(Batı)’da yayınlanır şiirleri. Fakat hala çok mutsuzdur. Hiç geçmeyen iç sıkıntısı günden güne derinleşir. Bu dönemi şöyle anlatır:
“…ergenlik çağı bunalımları yüzünden birkaç kez kendimi öldürmeyi denedim. Çünkü ne o sıralar ne de daha önceleri çevremde beni aydınlatacak bir dost yoktu. 17 yaşında yazdığım şiirleri Nyugat dergisi yayınladı. Harika çocuk saydılar beni, oysa ancak öksüzün biriydim.”
O dönemde pek çok yoksul ve yetenekli gencin yaptığı gibi para, yemek ve yatacak yer karşılığında zengin ailelerin çocuklarına dersler verir. Gündelikçi olarak tarlalara mısır bekçiliği yapmaya gider. Tüm bu mutsuzluk içinde, şiir tutunduğu tek şeydir. Daha 17 yaşındayken şiirleri “Güzellik Dilencisi” adıyla yayınlanır. Başlarda çok mutlu olur fakat kitap fazla ilgi uyandırmayınca yine mutsuzluğa ve karamsarlığa kapılır. Yakalandığı ve bir türlü yenemediği bu ruh hali yazdığı şiirlere yansır. Şiirleri birer usturaya dönüşür. Şiir sesi sertleşir, bir isyan ve başkaldırı çığlığına dönüşür. Zamanla kendisi gibi yoksul halkın sesi olacak bu sert dizelerin temeli bu günlerde atılır. Şiirleri kısa süre içinde öylesine çelikleşir ki, lise son sınıftayken yazdığı bir şiir yüzünden başı belaya girer. “Başkaldıran İsa” adındaki şiirinde Tanrı’ya hakaret suçundan hakkında dava bile açılır.
17 yaşında şiir kitabı yayınlanan bu genç, ilginçtir ki; aynı günlerde, Macar Dili ve Edebiyatı dersinden sınıfta kalır. Baş ağrısı bir türlü geçmeyen bu hırçın genç, 20 yaşına bastığında çektiği sıkıntılarını oldukça etkili bir dille anlatacak: bu şiir dünya şiir tarihine geçecektir.
“Ne babam var, ne annem /Ne Tanrım var, ne ülkem
Ne beşiğim var, ne kefenim / Ne öpücüğüm var, ne sevgilim
Üç gündür bir şey yediğim yok / Ne az yerim, ne çok
Yirmi yaşım güç kaynağı / Satıyorum yirmi yaşımı
Alan kimse çıkmazsa / Bende satarım şeytana
Hırsızlık ederim bozmadan yüreğimi / Gerekirse hatta vururum birini
Yakalayıp beni asarlar / Kutsal toprağa atarlar
Ve güzelin güzeli yüreğimden / Bir ot biter, yiyeni öldüren.”
Bu şiir, onu şiir tarihine sonsuza kadar çivileyen “Temiz Yürekle” şiiridir. (Meraklısına Not; “Böyle şeyler yazan bir adama çocuk teslim edilmez” denilerek öğretmen olmasını engelleyen şiirdir bu aynı zamanda). ‘Temiz Yürekle’ şiiri nedeniyle üniversiteden uzaklaştırılır. Paris’e gider. Üniversiteye burada yazılır. Yalnızlık ve mutsuzluk sanki onun peşinde dolaşan bir gölgedir. Huzursuzdur hayattan ve hayatından. Uzun uzun düşünür tren yolculuklarında. Başının bitmeyen ağrısı, kalbinde ince bir sızıya, sanki etini kesiyorlarmış gibi bir ince sızıya dönüşür. Halkı seyreder. Ezilmiş, yoksul, çaresiz halkı. Pyotor Kropotkin ve Karl Marx’ı bu günlerde daha çok okur. Ablasına gönderdiği mektuplarda emperyalizmden, olması gerektiğine çok inandığı devrimden söz eder hiç durmadan. “Bağıran ben değilim, homurdanan toprak” der mektuplarında. Git gide bu düzenin kökten değişmesi gerektiğini, bunun için savaşmak ve insanları bilinçlendirmek gerektiğini anlatır.
Tam da bu günlerde üniversitede Marta Vago adlı güzel bir kızla tanışıp ona aşık olur. Kız çok zengin bir aileden gelmektedir. Yaşamları çok farklıdır. Her ne kadar sevgili olsalar da, Jozsef’in siyasi duruşu ve yoksulluğu, kızın ailesinin baskıları peşlerini bırakmaz. İyice sıkılmaktadır Jozsef. Ama ne olursa olsun, şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar tutkuyla sever Marta Vago’yu...Vago, bir süre sonra vazgeçiverir Jozsef’ten. Jozsef’i sevse de ailesinin baskılarına dayanamaz ve aniden Attila Jozsef’i terk eder .
“Zengin bir kıza vuruldum / Sınıfı yüzünden kapıp kaçırdılar benden”
Bu son darbe, ondaki ruhsal çöküntüyü yeniden tetikler ve bir sağlık evinde bakım altına alınır.
1930’lu yıllarda hiç bir şey eskisi gibi değildir. Toplumlar, inanışlar, gelenekler ve dünyayı yorumlama biçimleri birbiri üstüne çatırdamaya başlar. Macaristan’da da durum farklı değildir. Tarım işçilerinin grevi ve diğer işçilerin gösterileri ülkeyi sallamaktadır. Jozsef’te bu coşku havasının içinde yerini alır. 20 Mayıs günü, Attila Jozsef’in, Miklos Bartha Grubu’nun yayınları arasında, “Köylere” adında bir broşürü yayınlanır. Kışkırtıcı bir davetiyedir bu . Aynı günlerde Macaristan Komünist Partisi’ne üye olur. İşçilere kurslar ve konferanslar vermeye başlar. Bu toplantılardan birinde, “hem yemek yapmasını, hem de öpmesini bilen bir kadın” dediği büyük yoldaşı Judit Szanto’yu tanır Attila Jozsef... Judit Szanto; şemsiye fabrikasında çalışan bir parti üyesidir. Tam bir halk kadınıdır. Direnmeyi bilen, savaşçı bir kadındır. Devrime inancı tamdır. Jozsef’in karamsarlığına ve arada bir ortaya çıkan hastalıklarına rağmen, sabırlı bir sevgiyle onun üstüne eğilip, ona çalışmalarında yardım eder.
“Her şiir bir yaratmadır ve genel olarak şiir okuyucularının bilmediğini ortaya çıkarır. Yalnız kalmak istemeyen, ama aynı zamanda da yüzeysel insan ilişkilerini de istemeyen bir insandır şair. Bir şeye ait olduğunu bildiğinde yazar yalnızca. Yalnızlığın şairleri, başka yalnızlarla bağlı olduklarını hissederler. Kendini tamamen yalnız gören ve diğer yalnızlarla ilişki kuramayanlar da şiir falan yazamazlar.”
1 Eylül 1930’da, Attila Jozsef’in de içinde olduğu, yüzbinlerce insan sokakları doldurur. Bu beklenmedik bir şeydir. Macar işçisi bir devrimin yakın olduğunu haykırır o gün tüm dünyaya. Yüreği umutla dolan Attila Jozsef’te gelmekte olan devrimin broşürünü yazmakta gecikmez. “Kalabalık” şiirini bu yıl yazar. Ancak, aynı senenin sonunda hastalığı artan Attila Jozsef , psikolojik tedavi almaya başlar.
Gelecek birkaç sene Jozsef için yıkım üstüne yıkım getirir. Macaristan’ın Mussolini’si diye tanınan ırkçı Gyulo Gömbös, Meclis Başkanı seçilir. Ülkede faşizmin ve Alman yandaşlığının güçlenmesi anlamına gelen bu gelişme Attila Jozsef ve diğer devrimcilerde tedirginlik yaratır. (Meraklısına Not; Hitler Almanya’da iktidarı ele geçirdiğinde onu ilk olarak kutlamaya giden devlet başkanı, Macar Bakanlar Kurulu Başkanı Gyula Gömbös’tür.) Gömbös derhal eyleme geçer. 1932 yazında komünist liderler tutuklanır. Bunlardan İmre Sallai ve Sandor Fürst ölüm cezasına çarptırılır. Ülke birbirine girer. İdamların durması için milyonlarca insan sokağa dökülür. Bu arada Gyulo Gömbös sıkıyönetim ilan eder. Attila Jozsef’se idamların durması için bir broşür hazırlamakla uğraşır. Tüm çabalara rağmen liderler öldürülür. Viyana’daki işçilerin başkaldırısı kanlı bir şekilde bastırılır. Attila Jozsef sayısız makale ve broşür yazarak faşizme karşı mücadeleye çağırır Macar halkını. Ama artık çalışması oldukça zorlaşmıştır. Faşizmin işbirlikçilerinin baskısı bir yandan, sosyalist gurupların içinde başgösteren sapmalar bir yandan yeni kavgalar getirir. Attila Jozsef partinin bazı kollarıyla anlaşmazlığa düşer. Kavga büyür ve 1934 yılında Jozsef ve parti arasındaki organik bağ kopar. Kitaplarının toplanması işleri daha da zora sokar. Karşı karşıya kaldığı sefalet, bir türlü kurtulamadığı karamsarlık ve umutsuzluk hastalığını yeniden kışkırtır. İdeoloji yanlısı burjuva edebiyat çevrelerine yaptığı saldırılar nedeniyle bütün kapılar tek tek kapanır yüzüne. Gençliğinde ona “altın çocuk” diyen Nyugat dergisi bile artık düşmanca bakar ona…
Artan rahatsızlığına şizofreni tanısı konur. Bir durgunluk, bir isteksizlik hakimdir içine. Sanki yaşından yüz yıl daha büyüktür. Umudu bitmiştir artık...
“Derken beklenmedik bir adam çıktı karşıma
Ama yürüyüp gitti ağır ağır/Baktım arkasından
İstese soyabilirdi beni, canım kendimi korumak bile istemiyor
O kadar yoksulum ki” diye yazar bir şiirinde o günlerdeki ruh halini...
3 Aralık 1937 günü, başı deli gibi zonklarken ve içinde yaprak kıpırdamazken, yakınlardaki bir tren yoluna çıkıp, rayların üzerine oturur. Uzaklardan yaklaşan bir trenin sesini duyar Attila Jozsef. Ayağa kalkıp, beklemeye başlar. Tren yaklaştıkça rüzgarını hisseder yüzünde. Yaklaşır tren, yaklaştıkça daha çok öttürür düdüğünü. Sonra biraz daha yaklaşır tren, sonra biraz daha, biraz daha… Ezip geçer Attila Jozsef’i...
Şairin 32 yıllık genç ömrü trenin altında kalarak bitse ne olacak; bugün bile tüylerimizi ürperten dizelerini hiçbir tren çiğneyemez ki! Onlar ki, sonsuza kadar yaşayacaktır: Aşk güvenle ilgili bir şeydir, aşk güvenmektir; önce kendine, sonra gözlerine baktığın karşındakinin kalbine diyen sesler, çığlıklar bütün evreni doldurmaya, ve alçak şairler, bizi kendimizle burun buruna getirmeye devam edecektir. Anlamlar anlamlarnı yitirmediği sürece…
Soru basittir: Uçurtmasının ipi bir kere koptu diye, gökyüzüne mi küsmeli insan?
“Seni sevdiler ama aldattılar / Aldattın ve sevemeyeceksin artık / Dolu silahı şimdi, daya bomboş yüreğine / ya da sağduyuyu at bir yana / umut besle sevgi için / çünkü kim güvendiyse sana / sen de bir köpek gibi güveneceksin!”
Bugün Macaristan’da birçok Attila Jozsef heykeli vardır. Macar banknotlarına, pullarına fotoğrafı konduğu gibi, ülkedeki üniversitelerinden birine de şairin adı verilmiştir.