Türk Tiyatrosu Dergisi’nin Ekim-Aralık 1976 tarihli 422. sayısında oldukça ilginç bir yazı yayımlanır. Yazının adı,”Oyunlarım Üstüne”... Yazan ise Nazım Hikmet... Bu yazıyı 1962 yılında yazmış şair. Her ne kadar artık konunun uzmanlarınca ezbere bilinse de, işin heveslileri için bir tat oluşturacağını düşündüğüm için o yazıdaki -bence-bazı ilginç ayrıntıları sizinle paylaşmak istedim.

Yazı oldukça uzun bir yazı ve Nazım’ın tiyatroyla ilişkisinin nerelerden geldiğini ve bu tiyatro serüveninin onu yazdığı sürece hiç terk etmediği üzerine...

“İlk tiyatroyu nerde, ne zaman gördüm? Karagöz de tiyatrodan sayılırsa İstanbul’da gördüm, sünnet düğünümde, sekiz yaşımda. Belki daha önce mahalle kahvesinde Ramazan gecelerinden bir gece seyretmişimdir Karagöz’ü ama aklımda kalmamış. Meddah’ı da ilkönce sünnet düğünümde dinledim. O ilk Karagöz’ümle ilk Meddah’ımdan aklımda kalan bugün? Ak ve avuç içi kadar perdenin öte yanında Karagöz’le Hacivat oynatan incecik değneklerin durup dinlenmeden uzanıp kısalan gölgeleri...”

Bunlar belki kişisel bulunup, tarihi bir değeri olmadığı düşüncesine sürükleyebilir okuyanı ama o yazıda son derece önemli bir ayrıntı vardır. Nazım’ın ilk opera seyredişini anlattığı paragrafta, 1915 yılında ilk kez İstanbul’a gelen bir turne tiyatrosundaki ‘çok tombul iki memesi olan, bıngıl bıngıl bir avrattan söz eder Nazım... Turne topluluğunun başaktrisi Bayan Miloviç’ten... Nazım, bayan Miloviç’i anlatırken, bir yerde bana çok ilginç gelen bir tanımlama yapar:

“On üç on dört yaşımdaydım... Bu Miloviç’e harp zenginleri beş yüzlük bankanotlardan yorganlar diktiler, cıgarasını bin liralıklarla yaktılar. Oysa o sıralarda İstanbul halkı süpürge tohumu unundan ekmek yiyordu. Dört cephede delikanlılar kan revan içinde aç, çıplak dövüştürülüyordu. Belki bundan dolayı, şimdi bile Çardaş operetinden bir parçayı ne zaman dinlesem bir yandan haykırmak, birilerine sövüp saymak gelir içimden, tepeden tırnağa isyan kesilirim, bir yandan da ateş basar yüzümü, Miloviç’in çok tombul iki meme arasını görürüm. Miloviç’i bir kere seyrettim Çardaş’ta, başım döndü ama sevdalanmadım.”

(Meraklısına not; Nazım’ın,‘Çardaş’ opereti adıyla bahsettiği eser, Macar besteci Emmerich Kálmánn’ın 3 perdelik ve orijinal adı “Die Csárdásfürstin” olan operetidir. Dünyadaki ilk gösterimini, Viyana'da bulunan ve bir ‘sanat mabedi’ sayılan Johann Strauss Tiyatrosu’nda, şef Artur Guttmann yönetiminde 17 Kasım 1915 günü yapmıştır. Aynı yıl İstanbul’a gelen ‘Çardaş’ opereti, savaş yıllarında bile sanata nasıl saygı duyulduğu adına son derece dikkat çekicidir.)

Nazım, sanki ‘izlediği her sahne sanatçısına sevdalanılırmış gibi’ Bayan Miloviç’e ‘sevdalanmadığını’ niye yazmış ki diye çok düşündüm... Ardından kime sevdalandığını da yazmış ilk olarak; Türk Tiyatrosu’nun kuruluşunda büyük emeği olan öncü kadın oyuncumuz Eliza Binemeciyan Hanım’a...

Bu noktada biraz soluk alıp, Nazım’ı dinleyelim:

”İlk sevdalandığım aktris Eliza Benemeciyan’dır. Osmanlı İmparatorluğu yıkılmıştı. İtilaf orduları, donanması İstanbul’u işgal etmişti. Anadolu’da emperyalizme karşı ayaklanmalar başlamıştı. Ben ilk şiirimi çoktan yayımlamıştım. Eliza Darülbedayi tiyatrosunun başaktrisiydi. Türk tiyatro sahnesine aslı Türk olan kadın daha çıkmamıştı. İslâm dini onu sahneye çıkarmıyordu. Eliza aslen Ermeniydi. Ermenilerin modern Türk dramının, komedisinin, opera ve operetinin kuruluşundaki payı çok büyüktür. Türk tiyatro tarihi Mınakyanlarla, Papazyanlarla, Eliza Benemeciyanlarla övünür.”

Nazım çok haklıdır. Türk Tiyatrosu, öncü Ermeni asıllı Türk oyunculara çok şey borçludur. Çünkü bağnaz yaklaşımlar yüzünden fahişe vesikası verdiğimiz Türk kadınına, oyunculuk yapma izni vermemiş bir sanat tarihimiz var bizim. Bu kıyasıya çekişmede, hayatı burnundan getirdiğimiz, cenazesinde sadece 6 kişi bulunan ve bir akıl hastanesinde ölüme terk ettiğimiz Afife Jale’ye kadar hiçbir Türk kadını sahneye çıkamamıştır.

(Meraklısına Not; Afife Jale’nin ilk kez 1920 yılında sahneye çıkışı da dolaylı olarak Eliza Binemeciyan Hanım’la ilgilidir. O yıl Eliza Hanım, Hüseyin Suat Bey’in tek perdelik “Yamalar” adlı oyununda ‘Emel’ adlı birinci kadın karakterini canlandırmaktadır. Oyun, Eliza Hanım’la ilk kez 17 Nisan 1919 günü seyirci karşısına çıkmış ancak nedeni hâlâ bilinemeyen bir ayrılışla Eliza Hanım oyunun gösterimleri sürerken, aynı yılın sonbaharında oyundan ayrılıp yurt dışına gitmiştir. Çok zor durumda kalan “Yamalar” ekibi, bu soruna bir çözüm ararken, 1918 yılında Darülbedayi’ye ‘stajyer oyuncu’ olarak alınan ama hem Türk hem de Müslüman olduğu için sahneye çıkmamış Afife Hanım’ın bu rolü yapabileceğini düşünürler. Yapılan teklifi kabul eden Afife Hanım uzun bir hazırlık sürecinin sonunda, 22 Nisan 1920 günü ‘Jale’ takma ismiyle, sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadın olarak tarihe geçer. Afife Jale bu tarihi geceyi altı yıl sonra Refik Ahmet Sevengil’e anlatırken; “Hayatımda mesut olduğum ilk gece...” diyordu. “ Sanatın ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içindeydim. O piyeste güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi... Orada taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladım... Alkış, alkış, alkış... Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Muharrir Suat Bey kuliste bekliyormuş, ben çıkarkan durdurdu alnımdan öptü: “Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı sen işte o fedaisin.”

Nazım’ın ilk aşkı Eliza Hanım büyük şairi o kadar etkiler ki, Eliza’ya yakın olmak için onun oynayacağı bir oyun yazma fikriyle ayrılır Nazım izlediği oyundan.

“Darülbedayi’de ilkönce hangi piyeste Eliza’yı seyrettiğim aklımda değil. Ama Eliza’yı görür görmez birden vuruldum, bunu çok iyi biliyorum. Türkçeyi yüzde yüz İstanbullu hanımefendiler gibi konuşuyordu. Ömrümde bu kadar iri göz görmedim. Konuşurken yanakları al al oluyordu. Burnu iriceydi. Ak ellerinin, alabildiğine ak ellerinin yumuşak hareketleri hâlâ gözümün önünde. Tiyatrodan çıktım. Piyes yazmalıyım dedim, başka çaresi yok, bir piyes yazmalıyım, ancak bu yolla onu biraz daha yakından görebilirim; belki de elimi sıkar. Ama piyes yazmak bana yeryüzünün en zor işi gibi geliyordu. Bir piyes yazıp Darülbedayi’ye vermek, sonra parterde en ön sırada, hayır, yanda dram yazarı locasında oturup Eliza Benemeciyan’ı seyretmek, benim piyesimi oynarken seyretmek...”

Nazım’ın bu düşüne ne kadar sadık kaldığını ve Eliza Hanım’dan dediği gibi ‘çarpılmışçasına’ etkilendiğini, yazdığı oyunda kendisine de bir rol yaratmasından anlarız. Nazım’ın Eliza Hanım’ın oynamasını umduğu oyununun adı aslında “Ocakbaşında” olsa da bizim “Ocakbaşı” diye bildiğimiz oyundur sözü edilen oyun.

“Piyesi şiirle yazacaktım. Ama konu ne olacak? Elbette sevda. İlk piyesim: “Ocakbaşı” böyle doğdu. Çok yaşlı, çok akıllı, çok iyi, çok şair bir adam bir dağ başında yaşıyor. Gecelerden bir karlı gece çok güzel genç bir kadın soluk soluğa çalıyor kapısını. Koca kişi eve alıyor genç kadını. Ocakbaşına oturtuyor. Kadın bir şeylerden korkmaktadır. Koca şair yatıştırıyor korkusunu kadının. Ona ocakbaşında geçirilen uzun kış gecelerinin güzelliklerini anlatıyor. Ona aklın, hikmetin, felsefenin, düşünce ve şiir dünyasının kapılarını açıyor. Bu kapılardan girip mutluluğa kavuşacağına inandırıyor kadını. Ama pencerenin karlı camlarını kırarak bir delikanlı atlıyor içeriye. Genç kadını kovalayandır, genç kadının korkusudur. Ve yürü diyor ona, gel benimle, elimden kurulmanın yolu yok. Koca kişi açıyor kapıyı -pencereden çıkmasınlar diye anlaşılan- ve iki genç, erkeği önde, dişisi arkada gidiyorlar...”

Oyunda dürüstlüğün ve temizliğin sembolü olarak işaret edilen ve elinden geldiği her şefkatli bakışı, her sıcacık anlayışı ve her yardımı ‘gecenin bir yarısı’ dağ başındaki evine gelen ‘çok güzel genç bir kadın’a sunan koca kişi, Nazım’ın hâyalinde kendisidir. Anlaşılacağı üzere, gece yarısı onun evine sığınan genç ve güzel kadın da Eliza Hanım... Peki, sizi bilmem ama bu kadar güzel bir kurgu da neden Eliza’yla koca kişi bir arada kalamıyorlar diye bir soru geliyor benim aklıma? Nazım, nasıl da öngörüsü yüksek bir âşık ve yazardır ki, bu soruyu soracağımızı hissedip, buna yanıtı yazıveriyor hemencecik.

“... on sekiz yaşımdaydım o zaman. Sonraları düşündüm. Kendimi o koca kişi sayışım, Eliza’yla aramda herhangi bir bağın kurulmasının imkânsızlığındandı. Eliza nerde, ben nerde, Eliza kim, ben kim? Ben onu bir saat şiirimle, aklımla piyesimin ocakbaşında tutsam bile, bir saat sonra perde inecek -pencerenin camları kırılacak- Eliza’nın ünlü ve bana o zamanlar her nedense çok zenginmiş gibi gelen hayatı onu alacak benden. “

Ardından başka bir hüzünlü not daha düşmüştür yazısına Nazım; “Ocakbaşı piyesimi bitirdim, ama Darülbedayi’ye veremeden Anadolu’ya kaçmak, Milli Kurtuluş Savaşı’na katılmak gerekti.”

Nazım, Kurtuluş Savaşı yıllarında Vâlâ Nureddin’le Bolu’ya atanır. Öğretmen olarak... O günlerdeki tanıklıklarının da oyun yazarlığı üstünde etki bıraktığını, hatta aynı günlerde pek çoğumuzun bilmediğini sandığım “Taş Yürekli” adlı bir oyun yazdığından söz eder yazısında.

(Meraklısına Not; Oyunun, basit ama Nazım’da ilk sosyal kaygıların harekete geçtiğini göstermesi adına ilginç bir hikâyesi var. Köylü bir deli, bir köy ağasının köy odasına konuk olur. Konuşulanları dinler. Köylüler ağa için ‘taş yürekli herif’ derler. Deli, gece boğar ağayı, göğsünden taş yüreğini çıkarmak ister ama bir şey bulamaz. ‘Tüh’, der haykırır, ‘herifin yüreği yokmuş’.)

Bu basit kurgulu oyun için Nazım’ın, oyun yazmak isteyenler için asla unutmamaları gereken bir saptaması vardır ve çok doğrudur.

” ... piyesin bana büyük bir yararlığı dokundu: köylü dilini, daha doğrusu Bolu köylüklerinde konuşulan dili inceledim, bu incelemeden genellikle halk diline atlamam sonraları zor olmadı.”

Nazım’ın, ‘yazamadan öleceğimden korktuğum bir piyes var’ diye andığı bir başka ayrıntı daha vardır yazıda. Karl Marx’ın hayatını yazmak... Nazım, birçok oyun yazmıştır ama bu ‘yazamadan öleceğinden korktuğu’ piyesi ne yazık ki yazamadan göçüp gitmiştir dünyadan. O günlerde, Nazım’ın Sovyetler Birliği’nde öğrenciliği ve hemen ardından da düşünceleri için, sıkı bir komünist olduğu için yasaklı günleri başlar. Hayatı, hapisler ve çok sevdiği memleketinden uzaklarda geçecek olsa da Nazım, hayatı boyunca umuda dair yazmıştır. Bakın o zor günlerde, Sovyetler Birliği’nde ne yaptığını, nasıl da gururla anlatıyor;

“Ben, Stanislavski’nin, Meyerhold’un, Vahtangof’un, Tairof’un ellerinden taze çıkmış, dumanı üstünde buram buram hayat, devrim, güzellik, kahramanlık, iyilik, akıl, zekâ kokan oyunlar seyrettim. Ben 922’de MHAT’ta “Ayaktakımı Arasında”yı , ben Meyerhold’ta “Traelkin’in Ölümü”nü, “Fırtına”yı, “Müfettiş”i, ben Kamerni’de “Fedra”yı , ben Vahtangof’ta “Turandot”u seyretmiş adamım... Bütün bunları seyredersin de donmuş, hareketsiz sanat anlayışın altüst olmaz mı? Karşında birbirinden geniş ufuklar açılmaz mı? Halkın için, halklar için, insan için umutlu, aydınlık, ileriye, haklıya, doğruya, güzele, hürriyete, kardeşliğe çağıran eserler yazmak için yanıp tutuşmaz mısın?”

(Meraklısına Not; Nazım’ın söz ettiği (MHAT), Rusça tam adıyla söylersek, ‘Moskovski Hudojestvenni Akademiçeski Teatr’ olan ama tüm dünyanın kısaca Moskova Sanat Tiyatrosu olarak bildiği yerdir. Yine sözünü ettiği ‘Ayaktakımı Arasında’ adlı oyun ünlü yazar Maksim Gorki’ye, ‘Traelkin’in Ölümü’ Rus yazar Suhovo- Kobilin’e, ‘Fırtına’ Ostrovoski’ye, ‘Müfettiş’ Gogol’e, Nazım’ın ‘Fedra’ diye bahsettiği ve bir tiyatro klasiği sayılan ‘Phedre’, Fransızların ünlü kalemi Jean Racine’e ve ‘Turandot’, İtalyan yazar Carlo Gotsi’ye ait dünyaca ünlü tiyatro eserleridir.)

Nazım, bu ‘sanatsal yüklenmenin’ kendi oyun yazarlığını nasıl etkilediğini de tüm dürüstlüğüyle anlatır. Onları ustası sayar bir çeşit...

“Kafatası piyesimin yapısında Meyerhold mektebinin etkisi büyüktür. “Unutulan Adam”da Stanislavski’nin, “İvan İvanoviç var mıydı, yok muydu?”da Turandot’un.O zamanlardaki Moskova tiyatroları bende, dramatiği incelemek, derinlere inmek ve genelleştirmeler yapabilmek ihtiyacını doğurdu. Hem yalnız sanatta değil. Böylelikle ideolojik gelişmeme yardım ettiler.”

Sonraki yıllarda, yazdıklarını Meyerhold’a götürdüğünü ama bu yazdıklarının oynanmadığını anlatır Nazım tatlı bir sitemle... Oysaki o, yepyeni bir teknik keşfetmiştir ve herkes bayılacaktır. Gerisini Nazım anlatsın:

” Bir şiir-piyes yazdım: “Ayın on dördü”... Bir Atlantik gemisindeki isyanı anlatıyordu. Ama aslına bakarsan gemi, ocak ve makina daireleriyle, ateşçileri, tayfaları güverte, ikinci, birinci ve lüks mevki yolcularıyla, kaptanlarıyla bu Atlantik gemisi kapitalist cemiyetin stilize edilmiş bir maketiydi. Piyesi bitiremedim. Oynanmadı. Ama bir çok parçalarını “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?” isimli şiir - romanımda kullandım (...)1938’de hapse düştüm... Beş piyes yazdım içerde: “Ferhat’la Şirin Yahut Bir Sevda Masalı”, “Yusuf’la Zeliha Yahut Yusuf ve Kardeşleri”, “İstasyon”, “Fitnat”, “Yerdepremi”(...) “Yerdepremi”yle “Fıtnat”ın müsveddeleri bile kalmadı, kayıplara karıştı ikisi de. “İstasyon”u, konunun temelini ele alarak yeniden yazdım. Hiçbir yerde oynanmadı. Amerika’yı yeniden keşfetmek diye bir iş var, komik bir iş çok kere. Ama kimi kere de, Amerika’nın keşfedilmediğini gerçekten bilmeyip de bunu büyük bir ciddiyetle yaparsan, keşfettim diye de dehşetli sevinirsin, sonra karaya çıkıp da Amerika’da Avrupalıların çoktandır toprağı sürdüklerini görürsen durumun yalnız komik değil, azıcık da acıklıdır. Benim başıma işte böyle bir kâşiflik işi geldi dramyazarlığı alanında(...)Çağdaş piyeslerde monologların hemen hemen ortadan kalktığını düşündüm. Monologların geliştirilmesiyle, yeni bir açıdan işlenmesiyle iç dünyamızın sahnede baş rollerden birini oynayabileceğini keşfettim. “Ferhat’la Şirin”de bu icadımı gerçekleştirmeye çalıştım. “Yusuf’la Zeliha”da da aynı keşfin sevincini duydum. Ferhat’la Şirin’de, kahramanlar bir yandan birbirleriyle konuşuyor, bir yandan da akıllarından geçenleri birbirlerine değil, seyircilere söylüyordu. Kimi kere de uzun bir süre, her biri yüksek sesle düşünüyordu. Sonra, kimi kere, kahramanlar, bir başlarına konuşuyorlardı kendi kendileriyle, yani klâsik monolog. Sonra Yusuf’la Zeliha’da, Zeliha’nın üç tonda sesi, iç dünyasının üç ayrı monoloğunu söylüyor, Zeliha ağzını açmadan pantomima oynuyordu. O zamanlar daha magnetofon yoktu, belki vardı da benim haberim yoktu. Bundan dolayı bu üç sesi gramofon plağına yazdırmayı düşündüm. Bu keşiflerimden o kadar memnundum ki, hapisten çıkar çıkmaz ilk işim arkadaşlara bu iki piyesi okumak oldu. Okudum ve “Hafifçe sırıtarak” yüzlerine böbürlene böbürlene baktım. Birisi:” İyi ama” dedi, “bu senin marifeti, hem de âlâsını Sartre çoktan yaptı.”

“En kötüsü” diye bağlar sözünü Nazım,; “dram yazarı için,(en kötüsü) dünyada, dram yazarlığı alanında olup bitenlerden haber alamaması”... Sonra bizim Nazım, dünyalar tatlısı sesiyle, genç oyun yazarlarına muhteşem bir öğütle bitirir yazısını...

“ ... sonra bir sürü piyes yazdım: “Türkiye’de”, “Enayi”, “İvan İvanoviç Var mıydı, yok muydu?”, “İnek”, “İki inatçı”, “Tartüf 59”, “Her şeye rağmen”, “Prag Saatleri”, “Demokles’in Kılıcı”... Çoğu oynanmadı. Bence iyi de oldu. Ömrüm boyunca hep tiyatronun etkisi altında kaldım ama üçüncü derecede bir dram yazarından daha yükseklere çıkamadım. Ama ne de olsa bu meselede kötümser değilim. İyi bir dram yazarı olabileceğimi umuyorum. Can çıkmadan umut çıkmıyor derler.”

Ne denir ki bu sempati bombası seslenişe? Sen çok yaşa Nâzım...